Eren Keskin: Olayları Bu Hale Getiren Siyasi İradedir…

İnsan Hakları

🔴 İHD Eş Genel Başkanı Keskin, ”Tutuklamalar, topluma, özellikle de ailelere korku salmak için yapıldı. Bize gelen duyumlara göre cezaevlerinde hiç yer kalmadığı için artık ev hapsi uygulamaya başlamışlar.” diyor.

Aslıhan Gençay Platform24 için yazdı:

İnsan Hakları Derneği genel başkanı avukat Eren Keskin’le, İBB eski başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibinin tutuklanmasının ardından ülkede gerçekleştirilen protesto eylemlerini, bu eylemlere katılan gençlere uygulanan orantısız şiddeti ve haksız tutuklamaları konuştuk.

Sorularımızı cevaplayan Keskin, haklı temelde gelişmiş olsalar da bu eylemleri domine eden sağcı muhtevaya ve ırkçı Zafer Partisi’nin oy oranındaki yükselişin tehlikesine de değindi.

“Yazılı hukuk uygulanmıyor”

Kamuoyunu aydınlatmak açısından soruyorum; şu anda Türkiye’de geçerli olan anayasa ve hukuki normlara göre –tabii uygulandıkları takdirde–  hangi eylem ve protestolar yasaldır, hangileri için izin almak gerekir ve hangi eylemler suç teşkil eder?

Hem anayasaya hem de Türkiye’deki siyasal iradenin anayasanın üstünde kabul ettiği uluslararası sözleşmelere göre; her türlü barışçıl gösteri, önceden izin alınmaksızın yapılabilir. Bu hak, yazılı hukukla garanti altına alınmış olsa da maalesef ki bizim coğrafyamızda engelleniyor. Örneğin dünyada da artık kabul edilmiş en meşru sivil itaatsizlik eylemlerinden biri olan Cumartesi Anneleri, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yasaklandı. Bu durum tamamen Türkiye’nin hukuk devleti olamamasıyla ilgili. Yazılı hukukla uygulama arasında her zaman büyük farklar var. Yazılı hukuka göre birçok hak garanti altında olmasına rağmen her türlü barışçıl gösteri ve basın açıklaması, polis saldırısıyla karşı karşıya kalabiliyor.

Mesela, trafik kapatılmadığı sürece bir protesto yürüyüşünün yapılması yasal mı?

Anayasayla teminat altına alınmış hukuka göre evet yasal.

“Gençlerin tutuklanmasının dayanağı yok”

İmamoğlu ve ekibine yapılan operasyonun ardından başlayan protestolar sonucu ülke genelinde yüzlerce genç tutuklandı, bırakılanlara ise ev hapsi ve adli kontrol tedbiri uygulandı. Bir kısmının tutuklanma gerekçesini ve sorgu tutanaklarını okudum, isnat edilen suç sadece izinsiz gösteri. Alt ve üst sınırı belli bir suçlama için gençlerin tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sorun sadece izinsiz gösteri mi yoksa ülkedeki eylemleri bitirmek için uygulanan bir politika mı söz konusu?

Türkiye Cumhuriyeti devleti, çok uzun bir süredir korkuyla yönetiliyor. Tutuklamalar, korkuyla yönetmenin başka bir göstergesi. Bu aslında Kürt coğrafyasında bilindik bir durum. İlk defa coğrafyanın bir diğer tarafında da yoğunluklu olarak uygulanınca, insanlar birtakım şeylerin çok net farkına vardı. 2911’in zaten yatarı yok, bu maddeden tutuklama olmaz çünkü denetimli serbestlik süresi cezayı kapsıyor. Bu akıl dışı bir şey. Topluma, özellikle de ailelere korku salmak için yapıldı. Bize gelen duyumlara göre cezaevlerinde hiç yer kalmadığı için artık ev hapsi uygulamaya başlamışlar. Akıl dışı, hukuk dışı, vicdan dışı, etik dışı ve hakikaten dayanağı olmayan bir tutuklama şekli.

Peki, eylemler bittiği takdirde çocuklar tahliye edilir sonucunu da çıkarabilir miyiz?

Çok uzun süre tutamayacaklarını düşünüyorum. Avukatlar taleplerde bulunacaklar ve Anayasa Mahkemesi’yle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları var. Bu yüzden tutuklamayı devam ettiremezler. Ama tepkiler sürekli olmalı – bence olacaktır da zaten. Tepkinin duracağını zannetmiyorum.

“İşkence uzun zamandır bir devlet politikası”

Sokak protestolarına katılan gençlerin polisin orantısız müdahalesiyle karşı karşıya kaldıklarını, işkence ve kötü muameleye maruz bırakıldıklarını izledik. Sokaklardaki işkenceye karşı açıklama yaptınız ve tepki gösterdiniz. Nasıl değerlendiriyorsunuz kameralar önünde gerçekleşen işkenceyi, bu topluma yönelik de bir gözdağı mı?

Ben işkence yeniymiş gibi konuşulmasından rahatsızım. Biz çok uzun yıllardır söylüyoruz; Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana işkence bir devlet politikasıdır bu coğrafyada. Evet, şimdi çok göze çarpıyor çünkü toplumun daha önce bunları hiç yaşamamış olan bir kesimine de uygulanmaya başlandı. Bugün, aynı işkenceye uğrayan solcu çocuklar da var, İYİ Partililer de Zafer Partililer de. Gösterilere katılan herkese sokakta kötü muamele ve işkence uygulandı. Ama bu yeni bir şey değil ve çok yerleşik bir uygulama. Toplumun bir kesimi maalesef ki birilerine işkence yapıldığı zaman görmezden gelip, diğerlerine yapıldığında görüyor. Bu çok sorunlu bir bakış açısı ama yaygın.

Son dönemde bize gelen cinsel taciz, ters kelepçe ve kaba dayak iddiaları çok fazla. Bunların hepsi çok yoğun olarak uygulanmış.

Gezi döneminde birçok insan “Biz şimdi anlıyoruz Kürtlere, solculara neler yapıldığını, aydınlandık.” demişti. Aradan yıllar geçti, aydınlanma bitti, hafıza sıfırlandı. İşkenceye karşı çıkarken kamuoyunda en sık kullanılan argümanın “terörist mi bunlar?” olduğunu da gördük. Şimdi Z kuşağının yaşadıklarıyla tekrar aydınlanma yaşandı mı peki?

Bence hâlâ neler yaşandığını anlamayan bir halk var. Çünkü eğer gördükleri işkence ve kötü muamele karşısında “Biz terörist miyiz?” sorusu soruluyorsa hiçbir şey anlaşılmamıştır. “Onlar hak ediyor, onlar terörist” derken kastedilenin Kürtler olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Keşke anlaşılsa.

Bu eylemlerin, Gezi’yle bir farkı olduğunu da düşünüyorum. Gezi’de daha örgütlü bir halk kitlesi söz konusuydu. Bir grup “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” derken, diğer tarafta “Kimsenin askeri olmayacağız.” diyenler vardı. Bu eylemlerde böyle bir durum yok.

Yıllardan beri söylüyorum ama ne yazık ki tekrarlamak zorundayım; bu coğrafya resmî ideolojinin iki tarafını oluşturan Türk ve Sünni Müslüman kimliği tarafından yönetiliyor her zaman. Bu iki kesimin birbiriyle olan kavgası arasında sıkışmış bir toplumuz biz. Aradan demokratik seslerin çıkmasına çok izin verilmiyor. Biz ne kadar sesimizi çıkartmaya çalışsak da hep arada kalıyoruz. Ama tavrımız çok net. Biz “işkenceciye de işkence yapılamaz” anlayışına sahibiz.

Burada bence sorun şu, evet kitleler çok kızgın, ekonomik sorunlar çok fazla, baskı ortamı çok yoğun, ifade ve örgütlenme özgürlüğü hiç olmadığı kadar baskı altında ama buna karşı çıkışı örgütleyecek doğru bir siyaset yok. CHP’nin bunu tek başına başarabileceği inancında değilim. Bu durumu örgütlemek için bence daha feminist, daha sol, her türlü ayrımcılığa karşı güçlü bir harekete ihtiyaç var.

“Sağcı, erkek egemen, militer bir toplum var”

Protesto eylemlerine katılanlar arasında Ekrem İmamoğlu destekçileri de vardı, adalet, barış, demokrasi taleplerini öne çıkaranlar da. Fakat Saraçhane’den oldukça faşist, ırkçı pankartlar, dövizler ve sloganlar da yansıdı kamuoyuna. Bu olumsuz yaklaşımın hedefi Kürtler ve sığınmacılardı genellikle. Siz bu duruma da tepkinizi gösterdiniz. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu ırkçılığı, Avrupa’dan yükselen sağcı dalganın da etkisi var mı bunda yoksa ulusalcı kafa yapısının genel yansıması mı?

Özellikle sığınmacılar konusunda ulusalcı kafa yapısının yansımaları söz konusu. Bu konuda CHP’nin, Zafer Partisi’nden çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Mesela Zafer Partisi’yle aynı dili kullanan iki belediye başkanı var CHP’nin. Uluslararası düzeyde savaşların artmasıyla birlikte, savaştan kaçan insanların sayısı çoğalıyor ve sığınmacılar dünyanın birçok yerine yayılıyor. Sığınmacı sayısının çoğalması da öfke ve nefreti körüklüyor. Tüm dünyada sağcılığın gelişmesinin en büyük nedeni bu.

Bizim coğrafyamız ise uluslararası anlamda yükselen sağcılaşmadan tabii ki nasibini alıyor ama böyle bir şeye ihtiyaç da yok aslında. Zaten sağcılık yeterince gelişmiş ve Türkiye’nin sağı da solu da –soldaki istisnaları tabii ki ayırıyorum–  aynı kaynaktan besleniyor. Genel olarak sağcı, erkek egemen, militer bir toplum var.

Sokak protestolarını domine etmeye çalışan sağcı ve ırkçı akımların, solcu ve demokrat kamuoyu tarafından görmezden gelinmesi risk taşıyor mu sizce?

Aslında bu eylemler, muhalefeti sadece Tayyip Erdoğan’a karşıtlık olarak tanımlayan kesimlerin eylemi ve sisteme muhalefet içermiyorlar. Bu nedenle birçok sosyalist grup ve Kürtler, kendilerini bu eylemlere ait hissetmediler. Kalabalıklar doğru bir siyasetle yönlendirilmedikçe sonuç alınabilecek bir eylemlilik olarak görmüyorum.

Mesela Zafer Partisi’ndeki yükseliş beni çok rahatsız ediyor ve çok tehlikeli geliyor bana. Evet, bir yandan Erdoğan’a muhalefet artıyor olabilir ama bir yandan da milliyetçilik artıyor. Bunun da tartışılması gerekir.  Ben bazı kesimler gibi toz pembe bakmıyorum bu olaya. Evet, bir risk var.

“Her iki tarafı da eleştirebilen bir azınlığız”

Eylemlerin ihtivasına yönelik eleştiriler getirildiğinde direkt “AKP’lisiniz” şeklinde saldırgan, etiketçi bir tutum da örgütleniyor yukarıdan aşağıya. Dolayısıyla normalde muhalefetin savunması gereken fikir, ifade ve eleştiri özgürlüğüne, demokrasi anlayışına, kendini “muhalif” diye tanımlayan kesimler tepki gösteriyor, engel oluyor, hatta linç kampanyaları başlatıyorlar. Siz de eylemlerdeki ırkçılığı eleştirdiniz ve sosyal medyada linçlendiniz. Bu tutumun normalleşmesi de bir risk değil mi?

Gerçi ben kendi adıma alıştım artık, çok da umurumda değil. Sonuçta ben, Seyit Rıza’nın, Şeyh Sait’in asılmış fotoğraflarının, “Biz çayı demli değil, sallama severiz.” pankartının taşındığı bir yerde bulunamam. Hiçbir Kürt kendini ait hissedip orada bulunamaz. Buna karşı çıkmayı AKP’li olmak sananlar, asıl kendilerini değerlendirmeli. Şunu çok açık söyleyeyim; ben bir ülkücüye fikir olarak sonuna kadar karşıyım, Ümit Özdağ’a da. Ama Ümit Özdağ’a cezaevinde işkence yapılırsa bir insan hakları savunucusu olarak bununla ilgilenirim. Fakat çok iyi biliyorum ki onlar bunu yapmazlar. Aramızdaki fark bence bu.

Bana göre muhalefet etmek, bu coğrafyada yerleşik olan kuruluş ideolojisinin ayrımcılık ve nefret üreten yapısına muhalif olmaktır. Muhalif olmak derken kavga etmeyi, yok etmeyi, bitirmeyi kastetmiyorum, tartışmaya açmamıza bile izin verilmiyor. Irkçılar çok rahat propaganda yapıyorlar ama biz düşüncemizi söylediğimiz anda kendimizi cezaevinde buluyoruz. Sistemin temel unsurları olan 1915 soykırımı, 1938 soykırımı, Kürt coğrafyasındaki katliamlar, Kıbrıs’taki askerî varlık ya da erkek egemen devletin erkek egemen yapısı gibi konular söz konusu olduğunda, tüm siyasi partiler arasında çok büyük farklar olduğunu düşünmüyorum. Bu coğrafyada tüm bunları tartışanlar olarak %15 kadarız ve azınlık olan zaten biziz. Diğer taraflar birbirleriyle kavga etseler de çoğunluklar ve onlara bir şey olmuyor. Her iki kesimin de sosyal medya paylaşımları korkunç, gerçekten akıl almaz. Hakaretler ediliyor, son derece erkek egemen ve faşizan bir dil kullanılıyor. Mesela Sevda Türküsev adlı kişinin paylaşımı ve altına yazılanlar akıl almaz. Bu bir siyasi karşı çıkış değil kötülük, saf kötülük. Biz gerçekten bütün bunları söyleyebilen, her iki tarafı da eleştirebilen bir azınlığız ve bunları söylemenin her zaman gerekli olduğunu düşünüyorum.

“Olayları bu noktaya getiren siyasal irade”

Kitlesel eylemlerde istisnai durumlar da yaşanabileceğini biliyoruz. Bu koşullarda Cumhurbaşkanı’nın annesine küfür edilmesinden ve camiye saygısızlık yapılmasından eylemlere katılan tüm kitle sorumlu tutulabilir mi?

Örneğin Ekrem İmamoğlu’yla hiçbir konuda aynı düşünen bir insan değilim ama bu iddialarla insanlar tutuklanmaz. Kaçacak insanlar değiller ve bir yolsuzluk iddiası varsa tutuksuz yargılanabilirler. 35 yıl sonra diplomasının iptal edilmesi de akıl alır bir şey değil. Kitleler bu yaşananlardan dolayı dolmuş vaziyette. Her şey bir yana CHP’liler açısından haklı bir neden var ortada.

Eren Keskin

Karşı taraf ise bunu yok sayıp kendini haklı çıkaracak bir neden buluyor. Eyleme katılanlar böyle şeyler yaptılarsa yapılan, çok ayıp ve çok çirkindir. Fakat bunları bu kadar öne çıkarmak da yanlış. Olayları bu noktaya getiren de siyasal irade. Bu kadar baskı, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün bu derece engellenmesi, kabul edilecek şeyler değil.

“Hastalık ve tahliye siyaset aracı yapılmamalı”

Cezaevleri hasta mahpuslar ve işkence mağdurlarıyla doluyken, İmamoğlu operasyonunda tutuklananlarla sınırlı tutulan hasta mahpuslara özgürlük taleplerinin, mağdur seçicilik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Öncelikle Mahir Polat’ın sağlık sorunları nedeniyle derhal tahliye edilmesi gerekir diyorum. Ama evet, burada da her konuda olduğu gibi büyük bir çifte standart ve mağdur seçicilik var. Cezaevlerinde 1700 civarında ağır hasta mahpus bulunuyor ve hepsinin hastalıkları ölümcül. Mesela müvekkilimiz Fatma Tokmak, yıllardır ağır kalp hastası. İnsan Hakları Vakfı tarafından cezaevinde kalamayacağına dair rapor da verildi. Fakat Adli Tıp rapor vermediği için cezaevinde. Bence tartışılması gereken esas mesele Adli Tıp. Çünkü bir tutuklu ve hükümlünün, hasta olması halinde tahliye edilebilmesi için Adli Tıp’ın cezaevinde kalamaz raporu vermesi gerekiyor. Adli Tıp, siyasal iradeye bağlı resmî bilirkişi kurumu olduğundan ancak siyasal irade isterse rapor veriyor. Bu tıp ettiğine çok aykırı bir durum.

Eğer hastaysa bir Hizbullahçı da tahliye edilir. Bu durumun Hizbullahçısı, sağcısı, solcusu yoktur. Sorun, sadece Hizbullahçılar ve sağcıların tahliye edilmesi.

Hizbullahçılar öne çıksa da afla tahliye edilen kişilerin arasında PKK davasından ve cemaat davasından iki kişi de yer alıyordu.

Her iki taraf da hastalığı ve tahliyeyi bile siyaset aracı yapıyor. Bu çok yanlış. Hasta ve cezaevinde kalamayacak durumda olan herkes çıkarılabilir. Sorun çifte standart uygulanması. Ayrıca bu çifte standartlar bazen bizim cenahımızda da yaşanıyor. Bazen bizim tarafta olanları da eleştiriyorum. Bunları aşmak gerekiyor. Dedim ya; işkenceciye bile işkence yapılamaz. Hayır o işkenceci, ben de ona işkence yaparım, mantığı kabul edilemez. İnsan hakları mücadelesi, siyasetten tamamen bağımsız, farklı bir mücadele alanıdır. Bu nedenle hastanın kimliğine bakılmaz. Bir doktor önüne gelen ölümcül hastaya, senin siyasetin ne diye sorabilir mi?

Mahir Polat, bu coğrafyanın ana muhalefet partisinin üyelerinden biri. Tabii ki ona sahip çıkacaklar. Ama aynı zamanda diğer hasta mahpuslara da sahip çıkmaları gerekir. Mesela Gülen davasından aranan Akın İpek’in 79 yaşındaki annesi cezaevinde. Bu kadın hasta. Biz gittik, onunla da görüştük. Onu konuşan kimse var mı? Yok. Konuştuğun anda gelecek saldırıları düşünebiliyor musun? Yine cemaatten yargılananlar arasında işkence görmüş ve kanser olan birçok insan var. Onları dile getiren var mı? Yok. Siyasetine göre bakılırsa bu sorun hiçbir zaman çözülmez. Bu nedenle hastanın veya işkence görenin kim olduğuna bakmayacaksın. Bunlar ayrıdır, siyasi mücadele ayrı.

“Barışın konuşulması bile iyi”

Her şeye rağmen ilerleyen ve ilerleyecek olan bir barış süreci söz konusu. Taraflar ısrarlılar ve yürütülmesi yönünde mutabıklar. Suriye’deki gelişmeler, bu sürecin bir parçası. Siz de yakından takip ediyorsunuz. Türkiye, barış süreci kapsamında öncelikli olarak hangi reform adımlarını atmalı sizce?

İnsan hakları savunucuları olarak biz, her zaman barışçıl çözümleri destekledik. Silahlı mücadelenin bitmesini, bu meselenin özgürce her yönüyle konuşulmasını ve barışçıl bir çözüm bulunmasını hep savunduk. Bu nedenle barış adına atılan her adımı destekleriz ve bu konuda farklı bir görüş ileri sürmemiz mümkün değil.

Şunu ayrıca söylemek gerekir; Kürt coğrafyası, dört ayrı devletin sınırları içinde ve her parçadaki gelişme bir diğerini etkiliyor. Bugün Kürtlerin kazanımları ve mücadeleleri açısından Rojava’nın büyük bir önemi var. Kendi coğrafyamızda yaşanan bu sürecin kesinlikle Rojava’daki durumla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Yine de neyle bağlantılı olursa olsun bu sürecin konuşuluyor olması önemlidir.

Şimdi artık devletin yapması gereken şeyler var ama devletin yüksek sesle talep edilmedikçe hiçbir şeyi kolay yapmayacağını biliyoruz. Bence öncelikle siyasi mahpusların ve hasta mahpusların serbest bırakılması gerekiyor. İfade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki baskılar da son bulmalı. Aslında bizim bu haklarımız sözleşmelerle garanti altında ama pratikte uygulanmıyor. Bu nedenle toplumdan bu taleplerin yükselmesi gerekiyor. Zor bir süreç, uzun olacak. Her şey hemen istendiği gibi de olmayacak ama bence barışın konuşulması bile iyi.

İlginizi Çekebilir

İstanbul Barosu, Fırat Epözdemir’in tahliyesi için toplu dilekçe sunacak
Hakan Tahmaz: İktidar panikte

Öne Çıkanlar