Mecit Zapsu: İran, Kürtler ve Ortadoğu’nun kanlı dönemeci

Genel

Masumiyetin yanılsaması; Ya da İran devleti, Kürt halkı ve Ortadoğu’nun kanlı dönemeci üzerine birkaç söz…

Masumiyet, yalnızca bir suç işlememekle tanımlanamaz. Masumiyet, başkasına yapılan suça karşı takınılan tavırla sınanır. Felsefi olarak masumiyet, kötülüğe karşı edilgen değil, etkin bir duruşu gerektirir. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, insanların sistematik kötülüklere nasıl kolayca uyum sağladığını, otoriteye boyun eğerek nasıl suç ortağı haline geldiklerini çarpıcı biçimde gösterir.

İran toplumunun önemli bir kısmı, rejimin uyguladığı baskıcı politikaları sadece izlemekle kalmamış, yer yer bu baskıya alkış tutmuştur. İnsanların vinçlerde infaz edilmesini cep telefonlarıyla kayda almak, bazı şehirlerde idamlara sevinç gösterileri düzenlemek bu durumun trajik örnekleridir. Bu noktada soru şudur: Seyreden ama karşı çıkmayan bir topluluk, masum olabilir mi?

İran Devleti’nin Kurumsal Şiddeti ve Kürtlere Yönelik Politikaları

İran rejiminin kuruluşundan itibaren Kürtlere yönelik uygulamaları, sistematik bir asimilasyon ve yok sayma siyasetidir. Bu süreç yalnızca İslam Cumhuriyeti’ne özgü değildir. Safevîler döneminden başlayarak, özellikle Şah Abbas döneminde Kürtler tarihsel soykırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Erep Şemo’nun Qela Dımdımé (Dımdım Kalesi) adlı romanı, bu tarihin edebi ve tarihi bir tanıklığıdır.

Kürtler, Dımdım Kalesi’nde yalnızca fiziksel olarak değil, tarihsel hafızaları, toplumsal örgütlenmeleri ve siyasi temsil iddialarıyla da hedef alınmıştır. Şah Abbas, bu kuşatmayı yalnızca askeri bir zafer olarak değil, “bir halkın diz çöktürülmesi” olarak görmüş ve Kürtlerin otonom taleplerine asla müsamaha göstermemiştir.

Modern dönemde ise Mollalar rejimi, 1979 sonrası İran İslam Cumhuriyeti’nin “tek millet” ideolojisini temel alarak Kürtlerin dilini, kültürünü ve siyasal kimliğini bastırmıştır. Rojhilat’ta (Doğu Kürdistan) Mahabad gibi kentlerde halk ayaklanmaları kanla bastırılmış, siyasi liderler idam edilmiş, kadın ve çocuklar hedef alınmıştır.

İzleyici Halkın Ahlaki Sorumluluğu: Korkunun Ötesinde Bir Sessizlik

Elbette her halkın içinde direnen, karşı koyan onurlu insanlar vardır. Ancak total bir sessizlik hâli, yalnızca korkuyla açıklanamaz. Siyasi rejimlerin baskıcı doğası, yalnızca bir korku düzeni yaratmaz; aynı zamanda ahlaki bir çöküşü de beraberinde getirir.

İran halkının geniş kesimleri, özellikle Fars ve Acem nüfusu, devletin Kürtlere, Beluçlara ve Araplara karşı yürüttüğü yok sayma ve imha politikalarına açık ya da örtük destek vermiştir. Bu destek, yalnızca sandıkta değil, sosyal yaşamda, eğitimde, kültürel tahakkümde de kendini göstermiştir.

Albert Camus, “Asıl mesele, hangi tarafta olduğumuz değil, adaletin nerede olduğudur” der. İran halkının çoğunluğu, adaletin değil, düzenin ve sessizliğin tarafında durmuştur. Bu, rejimin değilse bile halkın da kısmen masumiyet zeminini kaybetmesine neden olur.

İran’ın Bölgesel Politikaları ve Terörün Yaygınlaştırılması

İran, yalnızca kendi sınırları içinde değil, Ortadoğu genelinde de insan haklarına, barışa ve halkların bir arada yaşama hakkına zarar veren bir aktör olarak konumlanmıştır. Lübnan’da Hizbullah’ı, Filistin’de Hamas’ı, Irak’ta Haşdi Şabi’yi, Suriye’de Esad rejimini, Yemen’de Husileri destekleyen İran, bu yapıları yalnızca ideolojik ortaklık temelinde değil, aynı zamanda askeri, lojistik ve finansal olarak desteklemiştir.

Bu gruplar, çoğu zaman halklar adına hareket ettiğini iddia etseler de, gerçekte bölgede mezhepsel kutuplaşmayı, iç savaşları ve sivil katliamları körüklemişlerdir. IŞİD gibi yapılarla savaş adı altında kendi milislerini örgütleyen İran, bazen bu gruplarla doğrudan çatışırken, bazen dolaylı yollarla aynı halkları başka bir biçimde kıyıma uğratmıştır.

İran rejimi, bu süreçte içeride ve dışarıda bir “devlet terörü” politikası izlemiş ve bunu da “anti-emperyalizm” gibi ideolojik söylemlerle meşrulaştırmaya çalışmıştır. Oysa sonuç ortadadır: milyonlarca ölü, yüz binlerce kayıp, paramparça olmuş halklar ve yerle bir edilmiş şehirler…

Tarihsel Hesaplaşma ve Geleceğin İnşası: Felaketin Gölgesinde Yeni Bir Vicdan

Bir halkın masumiyeti, onun başkalarına karşı takındığı tutumda gizlidir. Başka bir halkın varlığını tehdit olarak gören, onun dili, kimliği ve yaşam hakkını yok sayan hiçbir halk bütünüyle masum değildir. İran’da Kürtlerin, Beluçların, Azerilerin, Arapların ve Türkmenlerin yaşadığı hak ihlalleri karşısında çoğunluğun gösterdiği ilgisizlik ve zaman zaman alkış tutar gibi bir duruş, bir vicdan kaybının göstergesidir.

Bugün İran halkı için en büyük sorumluluk, geçmişle yüzleşmek ve sessizliğin yarattığı suç ortaklığından arınmaktır. Bu yalnızca İran’a özgü bir sorun da değildir; bütün Ortadoğu halkları için geçerli bir durumdur. Her halk, kendi içindeki zalimi teşhir etmeden mazlumu anlamaya çalışmamalıdır.

Son Söz Yerine: Felaketin Sahibi, Onu Tetikleyendir

İran devleti bugün sadece İran halkının değil, bütün Ortadoğu halklarının kaderini şekillendiren karanlık bir aktör konumundadır. Kürt halkına karşı sistematik baskıları, idamlarla süslenmiş korku politikası, terör gruplarına sağladığı destekle şekillenen bölgesel kaos, yalnızca bugünün değil geleceğin de felaketinin hazırlayıcısıdır.

Ve bu felaket, sadece devleti değil, seyreden halkı da içine çeker. Çünkü sessizlik, bazen suçun en ağır biçimidir.

İlginizi Çekebilir

Irak Hizbullah’ından Amerika’ya uyarı: Savaşa müdahil olmayın
Minnesota’da iki politikacıyı öldüren zanlının yakalanması için aramalar devam ediyor 

Öne Çıkanlar