Dr. Işık İşcanlı ile yaptığım röportajın ikinci bölümünde Devrimci Demokratik Kadınlar Derneği (DDKAD) kuruluş süreci bağlamında 70’li yılların Kürt kadın mücadelesini konuştuk…
DDKAD, Kürt Kadın Mücadelesi için bir kader anıdır. Bugünden bakınca DDKAD’ın tarihsel misyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında Özgürlük Yolu, İKD, Rizgarî gibi yapılarda da aktif çalışan kadın grupları vardı. Ama resmi kadın örgütlenmesi, İKD dışında yoktu. DDKAD, genel merkezi Diyarbakır’da olan, bakanlık izniyle kurulmuş resmi bir dernektir. Tarihi misyonumuz kadar, yaşama süremize de bakmamız gerekiyor. Siyaseten iki buçuk yıl yaşadık. Önce bağlı olduğumuz siyasal yapıda kopuşlar oldu. Ve bu kopuşlar çok boyutludur. Bu kopuş ve ayrılıklar bizim kadınlar derneğine de doğal olarak yansıdı.

Dr. Işık İşcanlı
Biz de kendi içimizde aslında ideolojik olmayan bir kopuş yaşadık. Üstelik Kürdistan’ın bazı illerinde lokal sıkıyönetim uygulamaları vardı. Sıkıyönetim uygulamaları bu ayrılıkları pekiştirdi (çünkü ayrılıklarımızı konuşacak, tartışacak platformlar baskı altındaydı ve sürekli engelleniyorduk). Ve ardından 12 Eylül geldi. İster istemez, herkes gibi kadınlar derneği de bundan etkilendi. Yani, iç çelişkiler ve devletin baskısı bizi istemediğimiz bir noktaya getirdi. Açıkçası, bu iki baskı merkezine karşı bazı kadın arkadaşlar ile birlikte direndik. Birkaç yönetici arkadaş kendi inisiyatifimizi kullanarak derneği geçici olarak kapattık. Kapattık ki sıkıyönetim gerekçesiyle arkadaşlarımız zarar görmesin, genel siyasetin yarattığı çelişkiler kadınlara zarar vermesin diye. Sanırım yaptığımız en doğru şeylerden biri buydu. Yöneticiler olarak hapis ve tutuklamalardan kurtulamadık ama kitlemizi kurtardık.
DDKAD’ın kurulduğu dönem ve sonrasında Kürdistan’da pek çok örgüt faaliyet gösterdi. O dönemde kadınlara dair bakış açısı nasıldı? Sizce geçen zamanda neler değişti?
Toplumun kadına bakış açısı genelde her yerde aynıdır. Bizim farkımız şuydu: Kurucularımızın çoğu gencecik üniversiteli kadınlardı. Sıradan değildik. Kimsenin bizi kolayca bertaraf etme imkânı ve şansı yoktu. Her birimiz hem kendimizi hem de kitlemizi savunabilecek kadınlardık. Çok büyük baskılar gördük; “şu oldu, bu oldu” diyemem. Katı ideolojik sınırlarımız yoktu. Herkesle görüşme şansımız vardı. İnisiyatifimizi kullanıyorduk. Ancak derneğimiz uzun süreli kalsaydı ne olurdu, bilemem.
Kadınların bir araya gelerek, birbirine güvenerek, birlikte çalışarak başarıyı yakalayabileceklerine dair inançları gelişti. Bunu Bitlis’te 1979’daki 1 Mayıs mitinginde gördüm. İşçi, köylü, emekçi ve öğrenci kadınlar arasındaki dayanışma bu olayda çok etkileyiciydi. Hayatında evinin, köyünün dışına çıkmayan kadınlar çalışmalarımıza inandı, bize güvendi ve bizimle sokağa çıkabildi. Bu, Kürdistan kadın hareketi için kesinlikle tarihsel bir andır. Geleneksel ve kadına dayatılan (hem içte hem de dışta) toplumsal role güçlü bir karşı çıkışı ifade ediyordu. Öğrenci kadınlar ile işçi-köylü kadınların kol kola girerek “anadilde eğitim hakkı istiyoruz” talebi, 1979’ların Kürdistan’ı için büyük bir adımdı. Hem birbirimize hem de kendimize güvenin taşlarını döşeyebildik sanırım. Bence bizden sonraki hareketler bundan etkilenmiştir.
O dönemde toplumsal ya da siyasal rol model olan kadınlar da vardı. Rizgarî’den Hatice Yaşar bunlardan biridir. Ancak legal platformda olmadığı için toplumsal tanınırlığı kısıtlı bir alandaydı. Talabani’nin eşi Hero Talabani ile dolaylı iletişimiz vardı. Tabii, zaman içinde rol modeller çoğaldı. Legal platformda Leyla Zana, silahlı direnişte Sakine Cansız rol modeller oldu.
DDKAD biraz daha başarılı olabilseydi, Kürt Kadın Mücadelesi nasıl şekillenirdi sizce ?
DDKAD yaşasaydı, devletin baskısı olmasaydı, ben inanıyorum ki tamamen bağımsız bir kadın hareketi oluştururduk. Siyasetimizi de kendimiz yapardık; ideolojimizi de, örgütlenmemizi de. Ve çok üzgünüm, olmadı. Kürdistan’da, arkasında bir siyasal erk olmadan, kendi başına bağımsız ve ayakta kalabilen bir siyasi kadın hareketi olmadı. Bunun temel sebebi devletin Kürdistan karşıtı politikasıdır. Her şeyiyle bağımsız bir kadın yapılanmasının oluşabilmesi için tamam, nisbi demokratik şartların oluşması gerekir; ama kafasındaki erkek egemen sistemi de yıkmış kadınlar lazımdır. Biz aslında yavaş yavaş bunu yapmaya çalışıyorduk.

(Foto: Kürd Araştırmaları Dergisi’nden alınmıştır.)
Eğer bunu başarabilseydik, zamanımız ve ömrümüz yetseydi, kendi başımıza güçlü bir kadın hareketi yaratabilirdik. Şimdi bile 40-45 yıl öncesine bakıyorum da, her birimiz erkek egemen anlayışı yıkmış kadınlardık. Ancak devlet bizi ne kadar yaşatırdı, onu da bilmiyorum. Anladığım ve gördüğüm kadarıyla devlet, en zor kadın yapılarının içine sızabiliyor; bu nedenle en çok da onlara engeller çıkarıyor.
Bir psikiyatrist olarak Kürdistan’ın her parçasından kadınlarla konuşma şansınız var. Dört parçadaki kadınların benzer ve ayrışan sorunları var mı?
Dört parça Kürdistan’da sorunların birbirine benzeyen yönleri var. Toplumların yaşadığı her şey, kadınlara gelince ikiye katlanıyor. Maalesef dinin çok fanatik yaşandığı yerlerde kadınların sorunları iki kat daha fazla. Bir dönem Kürdistan’da kadın intiharları çoğaldı; dünyadaki istatistiklerin tersine. Normalde dünyada erkekler, kadınlara nazaran daha fazla intihar ediyor. Ama bir dönem Batman başta olmak üzere Kürdistan’da kadın intiharları arttı. O artış tablosuna baktığımızda, nerelerde intiharlar daha çok? Çok ilginçtir, Alevilerin yaşadığı yerlerde intiharlar çok azdır. Ama dinin fanatik biçimde yaşandığı yerlerde çok daha fazla. Şimdi istatistikler bunu söylüyorsa oturup düşünmek gerekir. İslam dininin getirisi de götürüsü de çoktur. Hiç tesadüf değil; Hizbullah’ın en çok Batman’da cinayet işlemesi ve kadın intiharlarının Batman’da olması. Bu verilerden sonuçlar çıkarabiliriz. Yani dini açıdan inanç, kadınların gelişiminin önünde bazen zorluklar çıkarabiliyor.

Mesela Kuzey Kürdistan’da politika ile ilgilenen kadınları, sol zihniyetten etkilendikleri için dinin negatif etkileri daha azdır diye düşünüyorum; kadın olarak yaşamda diğer bölgelerin kadınlarına göre daha az sorun yaşıyorlar. Diğer parçalardan da kadınlar tanıdım. Rojava’dan, Kobani savaşı öncesinde ve sonrasında tanıdığım kadınlar arasında da ciddi farklar vardı. Kobani direnişi ve zaferinin kadınların yaşamında olumlu, güzel izler bıraktığını gözleme imkânım oldu. Kuzey Kürtlerinden bir kadın, zor da olsa kendi İnisiyatifi ile yaşamını kurabiliyor. Ama diğer parçalarda kadının inisiyatifinin savaş ile doğru orantılı geliştiğini düşünüyorum. Mesela Kuzey’de Doktor Şivan hareketinden tutalım, Rizgarî, Özgürlük Yolu, Kawa, en son da PKK’ye kadar uzanan Kürdistanî hareketlerde kadın inisiyatifi oldukça gelişti.
On yıllık bir köşe yazarlığı deneyiminiz var. Bir psikiyatrist olarak o dönem için hangi konular sizin için önemliydi? O günden bugüne işlediğiniz konularda ilerleme ve ya değişme var mı acaba?
Evet, sanırım 10 yıldan fazla sürdü yazarlık serüvenim. Başlarken tabii ki çok zordu. Ancak nasıl bir temelde yazacağımı biliyordum. Politik psikolojide deneme yazılarıydı. Yazılarımın üç ana konusu vardı. Aktüel ve popüler olan konuları bu üç ana tema içinde işleyerek yazıyordum.
Bunlardan benim en önem verdiğim konu “İnkarın İnkarı” tezimdi. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaklaşık bir asır yaşamın her alanında inkar edilen Kürt’ün bu inkârı ne kadar içselleştirdiğini, bunun Kürt toplumsal ilişkilerindeki izdüşümünü, bireysel ve toplumsal yaşantımızdaki güncel örneklerini ve tabii ki bize bütün olarak verdiği zararları anlatmaya çalıştım. Kısacası bizde inkar edileni, bizim de kendimizde ve bizden olanda nasıl inkâr ettiğimizi anlatmaya çalıştım. İnkar edilen değerlerimizi bizim de nasıl inkâr ettiğimizi örnekleri ile açıklamaya çok önem verdim.
Bana göre hâlâ oldukça önemli ve çok da güncel olan bir konu. Ancak sanıyorum bu konuyu yeterince işleyemedim ve çok başarılı da olamadım.
İkinci ana tema: Türk toplumunda ve özellikle de devlet aklına egemen olan Nasyonal Narsisizmi anlatmaya çalıştım. Bu tanımlama biliyorsunuz aslında Erich Fromm’a ait. Sanki Erich Fromm bu nasyonal narsisizm tanımını Türk toplumu anlatmak için yazmış gibi. İnanın okuduğunuzda her cümlesi sanki Türkiye’den örnek alınmış gibi.
Üçüncü ana konum: Kürtlerde zamana yayılmış kitlesel travmalar… Etkileri, sonuçları ve toplumsal dokumuzda yarattığı hasarlar. Yası tutulmamış katliamlar, cinayetler ve ölümler. Bireysel ve toplumsal rehabilitasyonun önemi. Zaman zaman da Türklerin toplumsal travmalarına yer veriyordum. Mesela onların bir SEVR travması var ve hâlâ bu konuda oldukça sorunlular. En büyük sorunlarını bu travmalardan dolayı akılcı bir çözüm bulamıyorlar. Tıpkı biz Kürtlerin LOZAN travması gibi.
Işık İşcanlı kişisel hikayesi nedir kısaca?
Ben Diyarbakır’da doğdum, büyüdüm, eğitim hayatımı orada tamamladım. 6 yaşındayken çok talihsiz bir kaza ile babamı kaybettim. 8 çocuklu bir ailenin 7. Çocuğuydum. Annem tarafından diğer kardeşlerimle beraber büyütüldüm. Üniversiteyi bitirdikten sonra Kürdistan’da yapmak istediklerim vardı. Yaklaşık 8 ay kadar Siverek’te hekimlik yaptım. Ülkeme ait ideallerim vardı. Ancak hiçbirini hayata geçiremedim. 12 Eylül öncesi bir komplo ile gözaltına alındım, işkence gördüm. 20 gün Diyarbakır Kolordu’da işkence altında kaldım. 4 ay tutuklu kaldım. 2 ay Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde, 2 ay da 5 Nolu’da kaldım. Hemen hemen o dönemin tüm Kürt örgütlerinden insanlar vardı bu iki yerde de. 5 Nolu’da, tutukluların direnmesi sonucu cezaevi doktoru gelene kadar tutuklulara acil durumlarda doktorluk yaptım. Bunda Mazlum’un (Doğan) katkısı fazlaydı. Böylelikle bütün koğuşları gezebiliyordum. Herkesi de görme şansım oldu. Bir kez daha saygı ve sevgiyle anıyorum onu.

12 Eylül sonrası da KIP davasından arandığım için yurtdışına çıktım. Şimdi Hollanda’da yaşıyorum. Mesleki kariyerimi burada devam ettirdim. Tabii ki bu çok zorlu bir dönemdi. Diploma denkliği olmadığı için tıp eğitiminin bir bölümünü tekrar yapmak zorunda kaldım. Psikiyatri eğitimimi burada yaptım. 25 yıl Hollanda’da değişik psikiyatri hastanelerinde çalıştım ve şimdi de resmi olarak aslında emekliyim. Tabii ki hâlâ çalışıyorum, kendi özel muayenehanemde.










