Nuri Fırat: Xoybûn Cemiyetinin Şeyh Said İsyanı Sonrası Raporu

Yazarlar

Şeyh Said İsyanının yüzüncü yılındayız. Bu vesileyle birkaç hususa değindikten sonra bugüne değin doğru dürüst üzerine konuşulmamış önemli bir bilançoyu paylaşacağım. Bu bilanço Şeyh Said İsyanı sonrasında Türkiye Cumhuriyetinin Kürtlere yönelik operasyonlarının sonuçlarını verili biçimde ortaya koyuyor ve şunu söyleyebilirim ki, bugüne kadar bu denli somut verilerin yer aldığı başka bir rapor veya döneme dair kaynağı görmedim ve bence konuşulması lazım. 

Öncelikle üzerinden yüzyıl geçmiş olan Şeyh Said İsyanı büyük oranda Türkiye Cumhuriyetinin oluşturduğu kavram, söylem ve sonuç repertuarı çerçevesinde konuşulageldi. Resmi söylem ve siyaset açısından bu isyana yüklenen anlamlar, isyana dair çizilen imaj ve ortaya çıkarılmak veya gösterilmek istenen sonuçlar bellidir, bunu zaten yüzyıldır defalarca dinlemiş, duymuş veya okumuş durumdayız. Ancak ilginç olan muhalif çevrelerin ve hatta Kürt cenahında da önemli bir kesimin resmi çerçevenin çizdiği sınırlar dahilinde isyanı algılaması, yorumlaması ve okumasıdır. Bunun değişmesi lazım, en azından şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türkiye’nin Kürt Tarihi başlığı altında 30’dan fazla podcastte verili şekilde göstermeye çalıştığım gibi Türkiye’nin Kürtlerle ilgili tarihi de, söylemi de, siyaseti de her şeyden önce yalan üzerine kuruludur. Bu yüzden Şeyh Said İsyanını da artısı ve eksileriyle değerlendirirken, resmi çerçeveyi değil tarihsel gerçekleri esas almakta fayda var. 

İkinci bir husus ise, Şeyh Said’in liderliğindeki olaylara isyan derken, resmi söylem ve siyasetin etkisiyle elbette, en başta olumsuz bir anlatımın veya imanın hemen kendini göstermesiyle ilgilidir. Bu isyanın ne derece planlı veya programlı olduğu vesaire tartışması da bir nebze bununla ilgilidir. Oysa ortada bir haksızlığın bulunduğunu, bir milletin yok sayıldığını ve buna karşı son derece meşru bir tepkinin gösterildiğini en başta ortaya koyarak isyanı ele almak, en hakkaniyetli yaklaşım olacaktır. Ardından yaşananların isyan mı, provokasyon mu veya başka bir şey mi olduğu vesaire hususları ayrıca ele alınabilir. Esas mesele, zulmün ve buna karşı bir milletin tepkisinin varlığıdır. 

Üçüncü bir husus da şu; resmi çerçeve esas alınınca hem isyanın neden ve sonuçları hakkaniyetli ve doğru şekilde analiz edilemiyor hem de daha sonrasında hayata geçirilen ve yüzyıldır sistematik biçimde zulüm üreteduran siyaset ve uygulamalar da es geçiliyor ya da görülmek istenmiyor. Sanki ortada bir isyan vardı ve meşru güç olarak Türk devletinin yapıp ettiği her şey de bu nedenle haklıydı! Oysa hiç de öyle değil; isyana yol açan Türk devletinin adil olmayan Türkçü siyaseti ve uygulamalarıydı, isyandan sonra çok daha şiddetli biçimde yürürlükte tutulan da bu haksızlıktı ve tam da bu nedenle isyan, Kürtlerin haklı ve meşru davalarının bir biçimiydi. İsyanın yenilgiyle sonuçlanmış olması, bu tarihsel hakikati değiştirmez. 

Dördüncü bir hususa gelince; Kürt cenahında özellikle resmi söylemin dayattığı ve ezberlettiği kavramlarla isyanı tartışmanın artık hiçbir anlamı yok, aksine utanç vericidir. Mesela şeyhler, ağalar, din, feodalite vesaire kavramlar çerçevesinde bu isyanın tartışılması öyle ya da böyle zulüm üzerine inşa edilmiş bir devletin resmi söylemine göz kırpmaktır veya onu meşru kılmaktır. Oysa ille de tartışılacaksa bu kavramların Kürt tarihi ve sosyolojisi içindeki yerini adil bir şekilde bilerek hareket etmek lazım. Emin olun, bu şekilde yola çıktığınızda varacağınız sonuç, resmi söylemin tam zıttı bir yer olur. 

Son bir hususa gelince; Şeyh Said İsyanı ve dönemine dair resmi tarih ve söylem her şeyi ve yeri o kadar kuşatmış durumda ki, mesela isyandan sonra olup bitenler bile bugüne kadar doğru dürüst açığa çıkarılabilmiş, belgelenmiş ve konuşulmuş değil. Bu podcastte verili biçimde ele alacağım üzere, mesela isyan sonrasında epey dramatik bir vaziyet var. Ne yazık ki buna dair yeterince kaynak da yok, konuşan da yok. Ama hiç yok da değil. Mesela birazdan detaylarını aktaracağım 1930 tarihli Xoybûn Cemiyetine ait olduğu kaydedilen rapor aslında çok şey anlatıyor. Ama bu kaynak da yıllardır görmezden geliniyor. Bunun nedeni de biraz önce bahsettiğim resmi tarih ve söylemin zihinleri rehin alan kuşatmasıyla ilgilidir. Haliyle “belge, belge” diye ortalıkta dolaşan pek muteber tarihçiler için Kürtlerin kaleminden çıkanlar değil, resmi çevrelerin raporları vesaire değerli olageldi. Tam da bunun değişmesi lazım, belgeyse buyurun belge! Eksiğini fazlasını vesaire elbette tartışmak lazım, doğruluğunu da öyle. Ama “Kürtler yazmışsa değersizdir” deyip görmezden gelmek başlı başına sorundur. 

Bu hususlara değindikten sonra hem Xoybûn Cemiyetine ait olduğu kaydedilen ve muhtemelen Süreyya Bedirxan tarafından kaleme alınan Blecht Chirguh imzalı kitabı referans alarak Şeyh Said İsyanı sonrasında olup bitenleri aktarmaya çalışacağım, daha doğrusu 1925-28 aralığındaki dramatik tabloyu… Bunu yaparken de aynı zamanda Türk Genelkurmayının 1972’de “gizli” damgasıyla yayınlanan “Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar” adlı kitabını karşılaştırmalı olarak ele alacağım. Ortaya çıkan sonuç şaşırtıcı olacak. 

***

Şeyh Said İsyanı sonrasında Türkiye devleti Kürtlerin bir daha benzer bir başkaldırıya kalkışmaması için köklü önlemler almaya çalıştı. Bu kapsamda Kürdistan illerinde geziler düzenleyen, ne tür önlemler alınması gerektiğini yerinde inceleyen bazı devlet yetkilileri tarafından çeşitli raporlar hazırlandı. Daha sonra bu gizli raporlar Şark Islahat Raporu adıyla bir araya getirildi, Eylül 1925’te Türkiye’nin gizli Kürt anayasası olarak yürürlüğe kondu ve sadece o dönem için değil, bu rapor aynı zamanda Türkiye’nin geçmişten bugüne Kürt siyasetinin ana çerçevesini oluşturdu. Özetle Kürtlerin nasıl Türkleştirilebileceğine, Türkleşmeleyenlerin ise nasıl bertaraf edileceğine dair akla gelecebilecek tüm tedbirlerin yer aldığı rapora göre uygulamalar da hemen başladı. İsyan sonrasında Kürdistan illerinde pek çok tedip ve tenkil (yani uslandırma, edepli hale getirme ve göçertme) harekatı başlatıldı. Bunların büyük bir kısmı Türkiye’nin resmi söyleminde isyan olarak geçer, mesela Sason İsyanı, Mutki İsyanı, Reşkotan İsyanı, Koçuşağı İsyanı vesaire…

Ama gerçekte bunların hiçbiri isyan değildi, daha önceki bir podcast ve yazıda bunu detaylı biçimde anlatmıştım; gerçekte olan devletin Şeyh Said İsyanı sonrasında “Kürt tehdidini” kalıcı şekilde bertaraf etmek için her yola başvurmasıydı, tabi buna karşı gösterilen her rahatsızlık da isyan olarak adlandırıldı ve böylece yapılan zulüm meşru hale getirilmek istendi. Bazen askerlerin kadınlara yönelik taciziyle, bazen devlet yanlısı olmalarına rağmen bazı aşiret liderlerinin göçertilmek istenmesiyle, bazen asker kaçağı iddiasıyla yapılan baskınlarla, bazen de Şeyh Said İsyanıyla kurulan irtibat dolayısıyla pek çok bölgede insanlar rahatsız edildi, öldürüldü ve sonra da bunlara isyan dendi; bahsettiğim sözüm ona isyan diye kaydedilen bütün olaylar da bu çerçevede ele alınabilir. 

Şeyh Said İsyanı sonrasında Kürdistan’da yürütülen “tedip ve tenkil” harekatlarının net bilançosunu söylemek zor. Mesela bazı açık kaynaklara bakıldığında sadece Sason isyanı olarak kaydedilen olaylarla ilgili durum şu: Bir subayın bir kadına sarkıntılık etmesiyle başladı, fakat devlet kaynaklarında isyan olarak kaydedildi, yıllarca yerel ölçekli çatışmalar yaşandı ve sonuç bazı iddialara göre şöyle: 834 bölge insanı ve 80 asker öldürüldü, 3 bin 500’den fazla insan zorla göçertildi ve boşaltılan onlarca köye giriş yıllarca yasaklandı. Sason olayları sadece bir örnek; mesela Mutki, Reşkotan, Koçuşağı ve benzeri olaylar sırasında durum neydi? Yine benzer bazı iddialar var, ama net olarak bir bilanço paylaşmak zor. 

Bu noktada bugüne dek üzerinde fazla konuşulmamış, hatta bence büyük oranda görmezden gelinen bir Kürt kaynağına değinmek isterim. 1927’de kurulan ve siyaseten Ağrı İsyanını örgütleyen Xoybûn Cemiyeti adına yazılan “Kürt Sorunu – Kökeni ve Nedenleri” adlı kitaptan bahsediyorum (Avesta Yayınları kitabı yayımladı). 1930 tarihli kitapta, 1925-1928 yılları arasında yaşananların bilançosu kapsamlı şekilde veriliyor. Bu arada kitabın yazarı Dr. Bletch Chirguh ismini kullanmış; ama genel tahmin, bu mahlası kullanan kişinin Süreyya Bedirxan olduğu yönündedir. Bu arada Mehmet Bayrak ise bu kitabı kaleme alan kişinin Celadet Ali Bedirxan olduğunu ileri sürüyor. 

Xoybûn Cemiyetine ait 1930 tarihli bu kitapta, 1925-1928 aralığında Kürtlerin yaşadıklarına dair istatistikler paylaşılıyor. Hem genel olarak bu üç yılda olup bitenlerin bilançosu sunuluyor hem de daha somut olarak mesela nerede kaç kişinin öldürüldüğüne veya kaç köyün yakıldığına dair veriler aktarılıyor. Örneğin Lice, Genç – Darahinê, Erdoşin, Çapakçur, Nusaybin, Habab, Eylan, Midyat, Badjêrin, Kerboran, Hasankeyf, Diyarbaker, İfnot bölgelerinde kaç köyün ve bu köylerde kaç hanenin yakıldığı, bu sırada kaç kişinin öldürüldüğü ve geriye kaç kişinin kaldığı net rakamlarla aktarılıyor. Sonuç olarak ise, 213 köyün yakıldığı, bu köylerde bulunan 8 bin 758 evin yok edildiği, bu köylerde yaşayan 15 bin 206 kişinin öldürüldüğü ve geriye 24 bin 630 kişinin kaldığı belirtiliyor. Ayrıyeten zorlu sürgün şartlarında yaşamını yitirenler de dahil edildiğinde 1925-1928 aralığında ölenlerin sayısının 200 bini aştığı ileri sürülüyor. Bununla da kalmıyor, Xoybûn’a ait olduğu kaydedilen raporda aynı zamanda söz konusu köylerdeki dramatik bazı olaylar da anlatılıyor. 

Bütün bu verileri, Genelkurmay Başkanlığının mesela Bicar Tenkil Harekatı olarak adlandırdığı Kürtlere yönelik “temizlik” harekatına dair resmi verileriyle birlikte karşılaştırmalı şekilde aktaracağım ve böylece hem Xoybûn verilerinin neden dikkate alınması gerektiğini hem de dramatik tablonun aslında sanıldığından da beter olduğunu göstermeye çalışacağım. Ama öncelikle Xoybûn’a ait olduğu kaydedilen rapor veya kitapta 1925-1928 aralığındaki bilanço genel olarak şöyle:

“Yarım milyondan fazla Kürt 1925-1926, 1926-27, 1927-28 kışları boyunca Cumhuriyetin Batı vilayetlerine sürgün edildi. Türk hükümeti, zorlu kış şartlarının oluştuğundan emin olmak için Kürt sürgün topluluklarını kar yağışlarının başlamasından sonra harekete geçiriyordu. Yaz boyunca bu sürgün toplulukları Kürt vilayetlerinin merkez noktalarında kıtlığa, hastalıklara ve bütün kötü hava koşullarına maruz bırakılmış olarak kederli tarihlerini bekliyorlardı. Bu yıllarda, 8.758 köy yerle bir edildi ve 15.206 kadın, genç kız, çocuk ve eli silah tutmayan yaşlı bu köylerin yıkıntılarında katledildi. Maruz kaldıkları kıtlık, hastalıklar, kötü muamele ve zorunlu doğa şartları sonucunda hayatını kaybeden sürgünlerin sayısı, celatlarının süngüleri altında ölenlerle birlikte 200 bini aşıyordu. Tek bir Kürtçe kelime kullanmak, hal ve şartlara göre, kısa yoldan idama hüküm giydirebilen bir suçtu.” (Chirguh 2009:69-70)

Xoybûn’a ait olduğu belirtilen raporun verileri böyle. Bugün bu verilerin ne derece doğru olduğu tartışılabilir, ama bence şunu rahatlıkla söylemek mümkün: Bu veriler büyük oranda doğru ve hatta eksik bile kabul edilebilir. Zira rapor veya kitap Kürtlere yönelik zulmün devam ettiği dönemde kaleme alınmış ve içerdiği bilgiler oldukça ayrıntılı; aktardığım gibi isimleri belirtilen 8 bin 758 köyde kaç kişinin öldürüldüğü, kaç kişinin hayatta kaldığı bilgisi ayrıntılı bir şekilde liste halinde veriliyor. Öte yandan teyit edilemeyen bilgiler veya hakkında net bilgi alınamayan köylerdeki durum da ayrıca kaydedilmiş. Burada Xoybûn’un verileri arasında muhtemelen en fazla teyide muhtaç olanlar, sürgün edilenlerin ve bu sırada yaşamını yitirenlerin sayılarına ilişkin denebilir. Zira yarım milyondan fazla kişinin sürgün edildiği ve sürgün koşullarında yaşamını yitirenlerin sayısının ise 200 bin civarında olduğu olduğu ileri sürülüyor, ama yapılan araştırmalar söz konusu dönemdeki sürgün edilenlerin sayısı hakkında bu tür bir oranı göstermiyor. Mesela Uğur Ümit Üngör’ün 1932 tarihli resmi bir kaynaktan aktardığına göre, “1920 ve 1932 yılları arasında batı illerine gönderilen Kürtlerin sayısı 2.774’tü.”

Elbette Üngör, bu rakamın aldatıcı olabileceğine özellikle dikkat çekiyor; zira bu rakam daha ziyade “Doğu Kürtlerinin toplumsal piramidinin en üst bölümünde bulunanların yani dindar, aydın ve toplum içinde önemli bir yere sahip olanların sürgüne gönderildiği”ni gösterir ( Üngör 2016:248). Yani denebilir ki, sürgüne tabi tutulanların ve bunun yarattığı dramatik sonuçlardan etkilenenlerin sayısına dair Xoybûn belgesini doğrulayacak veriler yok, ama Ümit Üngör’ün de belirttiği gibi “Kürtlerin toplumsal piramidinin en üst bölümünde yer alanlardan oluşan” 2 bin 774 kişinin aile fertleri de hesaba katıldığında sayının hiç de az olamayacağı söylenebilir. Ayrıyeten bu zorlu sürgün şartlarında neler yaşandığını gösteren bazı sözlü kayıtlar dışında da pek kaynak yok gibi, ki bunlar da daha ziyade Xoybûn’un raporunu destekleyen veriler sunuyor. Bununla birlikte Türkiye’nin Kürtlere yönelik acımasız uygulamalarına dair Xoybûn’un verileri ise ziyadesiyle doğru kabul edilebilir, ki bunu karşılaştırmalı olarak aktaracağım Genelkurmay verilerinden görebiliyoruz. 

Bu noktada sadece bir örnek olay üzerinden konuyu ele alacağım ve bu olay, Türk devletinin resmi söyleminde Bicar Tenkil Harekatı olarak geçer. 7 Ekim – 27 Kasım 1927 tarihleri arasında üç aşamada gerçekleştirilen bu harekatın başındaki kişi ise dikkat çekici bir isimdir: Elazığ ve Havalisi Komutanı Albay Mustafa Muğlalı, ki kendisi 1943’te Van Özalp’te 33 Kürt köylüsünü öldürmekle meşhurdur. Ama aslında Muğlalı Özalp’a orgenaral olarak gelinceye kadar, çok daha beter şeyler yapmıştı ve bu yüzden de sürekli rütbesi yükseltilmişti. Mesela 1926’da Dersim’deki Koçuşağı aşiretine yönelik tedip ve tenkil harekatıyla gerçekleştirilen katliam ve ardından Bicar Tenkil Harekatı, hakeza İzmir Menemen’de Kemalizm muhalifi dindarların idamları vesaire… Şimdilik bu kadarını aktarayım, bunu ayrıca başka bir yazı ve podcastte anlatacağım. 

Bicar Tenkil Harekatının birinci safhası Faso Dağı, Lis Dağı, Hasur, Zengesor, Murtazan, Botyan bölgelerini kapsıyordu. Bu bölgelerde yürütülen harekat oldukça kanlı bitirilmişti. Buradaki vahşet, Muğlalı’nın Özalp’taki 33 Kurşun Olayı’na hakikaten taş çıkartır türdendi. Örneğin bu safhayla ilgili Genelkurmay’ın verdiği şu bilgiler vahşetin boyutlarını gözler önüne seriyor: “

“Bazı köylerin müfrezeler gelmeden boşaltıldığı görülmüş, bunun üzerine köye muhit olan arazi kısımlarının da dikkatle araştırılmasına zorunluk hasıl olmuş, tarlalar, odun, ot, saman yığınları, ormandaki inler, mağaralar, komlar tamamen araştırılarak perakende bir surette buralara sığınan, çoğu erkek, kısmen de kadın ve çocuklardan ibaret kümeler toplattırılmıştı. Yakalanan bu şahıslar arasında kadınlar tecrit edilerek, silahı ile tutulan ve eşkıya ile ilişkisi olduğu anlaşılanlar hemen kurşuna dizilmişti. (…) (Botyan, Murtazan, Zengezor bölgesinde miktarı 22’ye yükselen köy) eşkıya ile tamamıyla birlik olduğu anlaşıldıktan sonra yakıldı… Kül haline gelen saman yığınları arasında mukadder akıbetine uğrayan birçok eşkıya avenesinin cesetleri teşhis edildiği gibi, takip müfrezeleri buraya yaklaştığı sırada elinden silahını atarak kendine masum hal ve tavrı veren birçok kimseler dahi yakalanarak hemen imha edildiler. Tanınmış elebaşlarından Hartalı Sabri de müfrezeler tarafından yakalanarak öldürülmüş, Süpülük Dağı’nın taranması sırasında Ömer Faro çetesine mensup 49, Emin Miko çetesine mensup 6 silahlı ve 39 silahsız, Kançavare ormanlarında da yine Emin Miko’ya mensup 4 silahlı, 12 silahsız şaki tutularak öldürüldüler. Asilerin terk ettiği hayvan sürüleri müsadere edilerek bir kısmı erlerin et istihkakına karşılık birliklere verilmiş, çoğu Elazığ ve Diyarbakır’a gönderilerek mülki idareye teslim edilmişti.” (Hallı 1972:240)

İşte Muğlalı böyle biriydi. Silahlı silahsız hiç ayırmadan öldürüyordu, köyleri yakıp yıkıyordu ve saman yığınları içinde insanları ateşe veriyordu. Ayrıca burada sözü edilen saman yığınları veya başka yerlere kaçarak saklananların “eşkıya” olma ihtimali yoktur. Zira söz konusu dönemde uygulanan vahşi uygulamalardan dolayı korkup kaçan ve ölümden kurtulmak için çeşitli yerlere saklananların olduğunu da biliyoruz. Bunların tamamı da masum Kürt köylüsüdür. Nitekim silahsız ele geçirilip öldürüldüğü belirtilenlerin (ki bunların sayısının silahlı olduğu belirtilenlerden çok daha fazla olduğu görülüyor) tamamı bu masum insanlardır.

Söz konusu harekat kapsamında yakılan köylerden biri de o dönem Lice yöresinde bulunan ve bugün Hani’ye bağlı olan Şelê Köyü (Aşağı Turalı) idi. Genelkurmay’ın belgesinde yer alan vahşeti akılda tutarak, şimdi de Xoybûn’un raporunda Şelê köyüne dair verilere bakalım. Xoybûn raporuna göre Şelê’de kaydedilen yakılmış ev sayısı 120 idi, katledilenlerin sayısı 585, hayatta kalanların sayısı ise 15 idi. Köyde gerçekleştirilen vahşetin ne denli yürek paralayıcı olduğunu gösteren bir örnek ise raporda şöyle yer alıyor: 

“Bu köyde hayatta kalabilenlerden biri olan Kazo, köy halkından 5 kişinin köyün ortasından çıkan petrolden içirildikten sonra köy yolunda yürek parçalayan çığlıklar arasında canlı canlı ateşe verilerek öldürüldüklerine tanıklık etti.” (Chirguh 2009:104) 

(Bu arada Şelê köyünün hikayesi bile tek başına geçmişten günümüze nasıl bir trajedinin yaşatıldığını göstermesi bakımından ibret vericidir. Muğlalı’nın yaktığı ve geriye sadece 15 kişiyi bıraktığı köy, 1990-1994 yılları arasında yine Türk devleti tarafından boşaltıldı ve köyde 20’ye yakın ateşe verildi. Köyde yaşayanların çoğu, Adana, Mersin ve Manisa bölgesine göç etmek zorunda kaldı. Bu bile Muğlalı zihniyetinin hala işbaşında olduğunun bariz göstergesi oluyor.)

Ayrıca Türk Genelkurmayı vahşeti aktarırken, “kadınların tecrit edildiği”ni ileri sürüyor, ancak yine Xoybûn’un raporunda yer verildiği üzere, Bicar harekatı kapsamında yakılan Lice’nin Şexlat ile Dayla köylerinde uygulanan şu vahşet, gerçeğin ne olduğunu gözler önüne seriyor: 

“(Şexlat Köyü) İdam mangasının Kumandanı Ankaralı Türk Çavuş Hasan Köşe tarafından üç tane gebe kadının karınları yarıldı ve iki bebek beşiklerinde boğazları sıkılarak öldürüldü. (Dayla Köyü) Suvari sınıfının kaptanı Hıfzı Bey, köyün en güzel 12 genç kızını seçtikten sonra ikisine askerlerinin önünde tecavüz etti ve bu zavallıların ırzlarına geçmesi için askerlerine teslim etti. Bu vahşi acının ardından hepsi öldürüldü.” (Chirguh 2009:103)

Burada anlatılan vahşetin abartı olduğunu ileri sürenler muhtemelen olacaktır; ancak onlara mesela Zilan Deresinde ve Dersim’de benzer sayısız örneğin yaşandığını hatırlatmak yeterli olacaktır. (Bu arada Xoybûn’un raporunda Şexlat köyünde kaydedilen yakılmış ev sayısı 80, katledilenlerin sayısı 398, hayatta kalanların sayısı ise 25 olarak aktarılıyor. Dayla köyünde ise kaydedilen yakılmış ev sayısı 30, katledilenlerin sayısı 147, hayatta kalanların sayısı ise 13.) 

Bicar Tenkil Harekatın 10 gün süren ve daha çok Harta bölgesini kapsayan ikinci safhasında da köyler yakılmaya, insanlar öldürülmeye devam edildi. Türk Genelkurmayının verilerine göre bu aşamada 60 köy yakıldı, 450’ye yakın kişi katledildi. Katliam sırasında en geniş tarama ise daha çok Hüveydan bölgesini kapsayan üçüncü safhada gerçekleştirildi. Genelkurmaya göre 3 safhada toplam 280 köy yakıldı, 2 binden fazla kişi katledildi. Bu rakamlar sadece Diyarbakır’ın kuzey ve Bingöl ile Muş’un güney kesimlerini kapsayan ve yaklaşık üç ay devam eden Bicar Tenkil Harekatına dairdir. Sınırlı bir bölgeye dair bu rakamlar bile Xoybûn’un raporundaki verileri fazlasıyla doğruluyor, ki Xoybûn’un raporu çok daha geniş bir bölgeye dair verileri aktarıyor. 

Bu arada Bicar Tenkil Harekatın üçüncü safhasıyla ilgili bilgi veren Türk Genelkurmayı, aynı zamanda Mustafa Muğlalı’nın Özalp’taki 33 Kurşun Olayı’nın bir benzerini daha 1927’de Lice’de yaptığını da ortaya koyuyor. Genelkurmayın aktardığına göre, harekat kapsamında Hüveydan Bölgesinde Timuri ormanlarında yakalanan 38 kişi öldürüldü, 31 kişi ise “mahkeme edilmek üzere” Lice’ye gönderildi. Ancak bu kişilerin mahkeme edilmesine gerek duyulmadı ve hepsi yolda kurşuna dizildi. (Hallı 1972:245) 

Ayrıca anlaşıldığı kadarıyla Muğlalı’nın köyleri yakması için gerekçelere de ihtiyacı yoktu. Çünkü gördüğü her köyü yakmış. İlla gerekçe aradığında ise, mesela bir köyde “erkeklerin bulunmaması”, “eşkıya ile ilişkileri” vesaire yeterli bulunabiliyordu (Hallı 1972:246) Zira Muğlalı kendi başına hareket eden biri değildi, o Kürtlerin varlığını inkar eden devletin bir görevlisiydi ve bütün bu vahşet de, Türk Genelkurmayın Bicar harekatının sonucu hakkında yaptığı değerlendirmede ifade edildiği gibi, “bir ders” vermek içindi. 

Sonuç olarak; Şeyh Said İsyanı sonrasında bugün mahkeme kayıtlarından hareketle kaç kişinin idama mahkum edildiğini, kaç kişinin ne tür cezalara çarptırıldığını vesaire biliyoruz. Ama sonrasında isyan adı altında çeşitli bölgelerde yürütülen tenkil ve tedip harekatları çerçevesinde ne tür bir zulüm uygulandığını, bunun kanlı bilançosunun ne olduğunu net olarak bilmek zor. Ama Xoybûn’a ait olduğu kaydedilen 1930 tarihli rapor, kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken önemli veriler sunuyor. 

Kaynakça

Chirguh, Dr. Bletch (2009). Kürt Sorunu – Kökeni ve Nedenleri. İstanbul: Avesta Yayınları

Hallı, Reşat (1972). Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938). Ankara: Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmi Yayınları

Üngör, Uğur Ümit (2016). Modern Türkiye’nin İnşası / Doğu Anadolu’da Ulus, Devlet ve Şiddet (1913-1950). İstanbul: İletişim Yayınları

İlginizi Çekebilir

46 tabip odasından Sağlık Bakanlığı’na çağrı: ‘Eziyet yönetmeliğini’ geri çekin
Şeyh Said ve dava arkadaşları 100 yıl önce bugün idam edildi

Öne Çıkanlar