Geçen Cuma günü daha önceden de duyurulduğu gibi Süleymaniye’nin Dukan bölgesinde gerçekleşen ve 150 kişilik bir heyetin oluştuğu bildirilen bir törende PKK silah bıraktı. Sembolik olarak bir grup PKK’lının silahları yakma görüntüleri basın ve medya ile paylaşıldı.
Hiç şüphesiz silahların bırakılması ve sembolikte olsa yakılarak imha edilmesi barış içinde birlikte yaşamak ve yeni bir Türkiye’nin inşası için atılan tarih bir adımdır.
Cuma günü ve hafta sonu Türkiye medyasında ana haberler hiç şüphesiz beklendiği gibi PKK’nın silah bırakmasına ilişkin haber ve yorumlardı. CHP ve sol siyasi hareketler silah bırakma törenine olumlu yaklaşmakla birlikte devamında iktidar tarafından atılacak adımlara ilişkin teredüt içeren açıklamalarda bulundular. ‘Terörsüz Türkiye’ sürecini demokrasi ve özgürlük isteyen bireyler olarak desteklemek doğru olmakla birlikte Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın nasıl bir barış ve demokrasi istedikleri henüz net değil. ‘Terörsüz Türkiye’ sürecini yalnızca silahların bırakılması ile sınırladığınızda kalıcı bir barışın gelmesini beklemek iyimselikten öteye gitmez, toplumdaki olumlu yaklaşıma rağmen beklentilere cevap verilmezse, süreç en kısa zamanda sonuçları daha vahim olan büyük bir hayal kırıklığına yol açar.
Terörsüz Türkiye’ süreci Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde uzattığı el ile başladı. Devamı geçen Cuma günü silahların yakılmasıyla sonuçlandıysa da bu sürecin nereye evrileceği bilinmemektedir.
Hasan Cemal’in konuya ilişkin Cuma günü T24’teki yazısında sorduğu soru „Tarihi bir gün mü? Evet öyle, PKK silah bırakıyor… Peki ya demokrasi…Türkiye’de demokrasi olmadıkça… Hak hukuk adalet kapımızı çalmadıkça… Hapishaneler boşalmadıkça gerçek barış ve huzur gelmez“.
Hasan Cemal‘in bu değerlendirmesi hemen hemen hepimizin ortak duygularını ifade etmektedir.
Lakin bir yandanda da İktidar tarafından CHP‘li belediye başkanlarına ve muhalif olan herkese karşı sürdürülen cadı avı tutuklamalar ve gözaltına almalarla devam etmektedir. Ahmet Özer bugün ‘terör’ suçlamasıyla – asıl suçu saygın bir bilim adamı olması ve CHP’den Esenyurt Belediye başkanı olarak seçilmiş olmasıydı – yargılandığı davanın ikinci duruşmasında Savcılık tutukluluğunun devamını talep ettiyse de mahkeme tarafından yargılandığı ‘terör davası’ından tahliye kararı verildi. Özer‘in İBB soruşturmalarında itirafçı olan Aziz İhsan Aktaş’ın iddialarından dolayı ise ‘yolsuzluk’ davasından tutukluluk halinin devamına karar verilerek duruşma 3 Kasım’a ertelendi.
Barış yalnızca kelimelerden oluşmuyor. Barış elbette silahların susması ve her türlü şiddete son verilmesiyle başlar. Ama kalıcı bir barış toplumun tüm sosyal katmanlarının ve sivil toplum kuruluşlarının katılımının sağlandığı yeni demokratik bir Anayasa olmadan olmaz. Her şeyden önce Kürtlerin, azınlıkların, diğer kültürel kimliklerin ve İnanç topluluklarının Türklerle eşit olmadığı, onlara devletin yeniden yapılandırılmasında rol verilmediği bir Anayasa geçmiş Anayasalarda olduğu gibi sadece kağıt üzerinde kelimelerden ibaret kalır.
Türkiye Cumhuriyeti 1923‘ten beri dönem dönem, aksakta olsa işleyen bir parlamenter sistemden öteye gidemedi. Demokrasi ve Özgürlükler kavram olarak geçmişte ve bugünde sadece uygulanmayan Anayasalarda yer buldu. Herşeyden önce devletin yeniden yapılandırıldığı, yerel yönetimlerin güçlendirildiği, bireysel özgürlüklerin genişletilerek korunduğu bir Anayasaya ihtiyaç var.
Bunun olması için Cumhuriyetin kuruluşundan beri Kürtlere, Ermenilere, Alevilere ve tüm İnanç gruplarına karşı sürdürülen ırkçı politikalara son vererek eşit yurttaşlığın toplumsal bir mutabakatla garanti altına alındığı yeni demokratik katılımcı bir Anayasa İle mümkündür. Bunun için devletin ve İktidarın en az geçmiş yüzyılla hesaplaşması, buna 1915 Ermeni soykırımı ve 1937/38 Dersim Tertelesi (soykırımı) de dahildir ve kalıcı bir barış için zorunludur. Tarihleriyle yüzleşmeyen devletler ve toplumlar barışı inşaa edemezler.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Kızılcahamam’da AK Parti 32. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda yaptığı konuşma, kimine göre tarihi, kimine göre ise bilinen güncel gelişmelerin tekrarıydı. Erdoğan’ın kullandığı dil ayrıştırıcı ve kendi seçmenine hitaben yapılan islami bir retorikti.
„Biz tarih sahnesine dün çıkmış bir millet değiliz. Uzun bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz. Açın tarihin sayfalarına bakın. Kılıçlarımızın, tekbirlerimizin önünde hiç kimse duramadı. Türk-Kürt-Arap bir arada ise beraberse işte o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır. Uzaklaştıklarında ise mağlubiyet vardır. Haçlılar İslam beldelerine saldırdı, çünkü Türk-Kürt-Arap birbirinden kopmuştu. Ne zaman ayrıldık yenildik”
Toplumu sadece Türk, Kürt ve Arap’lardan ibaret görerek analiz ettiğinizde sonuçları diğer kültür ve inançaların inkarına götürür. Erdoğan konuşmasında yaptığı„Tarih tekerrür ediyor. Türk ile Kürt muhabbete kucaklaşıyor. Bugün Malazgirt ruhu, Kudüs ittifakı yeniden şekilleniyor. Bugün büyük ve güçlü Türkiye’nin şafağı söküyor. Türkiye Cumhuriyeti hepimizin ortak yuvasıdır, ortak çatısıdır. 86 milyon biriz, beraberiz, ezelden ebediyete kadar kardeşiz” vurgusu toplumsal sosyolojiyi ve çok kültürlülüğü yansıtma perspektifinden uzaktır. Bu vurgu daha çok ‘islam kardeşliğini’ öne alan, toplumun büyük bir kısmıının beklentilerinin aksine, toplumsal yaraları daha da derinleştiren bir yaklaşıma kapı aralamaktadır.
Erdoğan konuşmasında ‘Terörsüz Türkiye’ sürecine ilişkin olarak „Cumhur İttifakı olarak AK Parti – MHP ve DEM Parti heyetiyle bu süreci pişirerek geleceğe taşıyacağız. Şimdi AK Parti, MHP, DEM biz en azından üçlü olarak bu yolda beraber yürümeye karar verdik.” İfadesi toplumdan en azından bugünlerde gizlenen bir ajandanın olduğunu, bunun Türkiye’nin demokratikleşmesiyle de ilgili olmadığının ipuçlarını vermektedir.
Sonuç olarak süreci yalnızca silah bırakmakla sınırlı tuttuğunuzda bu ülkeye toplumsal değişim, Demokrasi ve Özgürlükler gelmez.
AK Parti, MHP, DEM’den oluşacak üçlü bir koalisyon demokrasiyi getirecek mi, bekleyip göreceğiz.









