Rojava… Danimarka’dan biraz daha büyük, Türk devlet sınırlarına baktığımızda ise neredeyse 15’de biri yüzü ölçümüne sahip bir toprak parçası. Bundan 15 yıl öncesine kadar dünyanın ilgisini çekmeyen, kimsenin neredeyse adını bile duymadığı bir yerleşim alanıydı. Kürtçe’de batı veya (kimi zaman) güneybatı olarak tarif edilen, Suriye rejimi tarafından arasına Arap kemeri olarak adlandırılan demografik değişimi hedef alan yerleşimleri dayatılan, orada yaşayan Kürtlere en basitinden kimlik bile verilmeyip hayattan silinmeye çalışılan bir yerdi.
Ancak çok değil 2013 yılına kadar her şeyiyle reddedilen ve ateşlere atılan Kürtlerin bu tarihte büyük oranda Türk devleti tarafından destek verilen, tarihin gördüğü en barbar örgütlenme olan DAİŞ çetesi tarafından işgale ve soykırıma uğratılmasına karşılık küllerinden yeniden doğma misali direnerek DAİŞ’i önce yenilgiye uğrattıkları sonra da kaybettirerek özerk yönetim ilan ettikleri bir yer. Bu tarihten itibaren dünyanın ilgisinin azalmadığı bir yer. Orta Doğu cehenneminde yaratılan cennetin, kapitalizmin pençesinde kıvranan toplumsal ilişkilerin geriletilip yeni bir aşamaya geçişin müjdecisi olan bir insanlık tarihinin yazımının örneği diyeceğimiz bir alan olarak varlığını sürdürüyor.
Dönüp dolaşıp burada buluşuyoruz. Kürtler onlarca yıldan sonra binlerce canın toprağa düştüğü, yaralandığı, bedenlerinden birer parçasını kaybettiği ve yakılıp yıkılan yerleşim alanlarından yepyeni bir dünyanın yaratıldığı cehennemin ortasında bir cennet. Rojava; binlerce yılın kapkaranlık bir kültür oluşturduğu ve kendisi dahil herkese düşman bir zihniyete karşı verilen mücadelenin ardından yükselen insanlık direnişinin gözdesi. Ancak sadece bu nedenlerden dolayı ilgi odağı değil. Temel olarak üç belirgin neden sayabiliriz. Birincisi dünyanın neresinde olursa olsun Kürtlerin sadece gözünün değil, yüreğinin de orada olması.
Çünkü bir statünün sağlanmasının ardından sömürgeci devletlerin aralarında paylaştıkları Kurdistan’ın eskisi gibi olmayacağının, ülkemize vurulan paslı zincirin kırılacağının yeni bir adımı olacaktır, yüzyıl boyunca atılmayan bir adımı hem de. Ikincisi Türk devleti başta olmak üzere diğer sömürgeci devletlerin kendi korkularından dolayı merkeze almaları. Örneğin Türk devleti Sayın Öcalan’a gidip Kürt-Türk kardeşliğinin yeniden kurulması için silahların bırakılmasını istiyor, ancak Rojava’ya gelince bu sefer oranın yıkılmasını, yıkılması için de ABD, İngiltere gibi ülkelerden de izin istiyor. Kardeşlik şarkısı yerine kalleşlik şarkısı söylüyor.
Üçüncü ilgi odağı ise bölgede yeniden düzenleme görevi ve sorumluluğunu ellerine alan kapitalist ülkelerden oluşuyor. Tarihin bir ironisi olsa gerek; yüzyıl önce bu devletlerin çıkarları Türk devletinin oluşmasını sağlamıştı. ITC ve üyesi M. Kemal önderliğinde resmi tarih yalanları bir yana, kendilerine hediye edilen bir devlete kavuşmuşlardı. Oysa yüzyıl sonra o yanlış tarihten intikamını alan Kürtler kendilerine hediye edilecek bir ülke değil, tırnaklarıyla kaza kaza elde ettikleri bir zafere mahkum olan kapitalist ülkelerin bir bir kapısına geldikleri bir halk olmanın hak edilmiş zaferinin ilanına az kaldığına bakarak bu ülkelerle diplomatik görüşmelerini yürütüyorlar.
Peki sormak gerekir Türk devleti Rojava kazanımlarını yok etmek için bu kadar çabalıyorsa, kuzeyde yürüttüğü çalışmalara bakarak samimi olduğunu iddia edebilir mi? Kurdistan Özgürlük hareketi buna inanır mı? Söylenen sözlerin gerçekliğe inanmayanlar için bir anlamı olabilir ama gerçekliği kılavuz edinenler için anlamı yoktur. Çünkü atılan bir adım yok. Gözümüze soktukları komisyon denilen çalışmanın resmiyeti yok. Oysa sayın Öcalan devamlı uyarıyor; “bu çalışmalar mutlaka resmi olmalı, yoksa suçtur, cezalandırılır.” Öyle de oldu. Bir önceki süreçten hafızamızda kalan en önemli şey verilen hapis cezaları oldu.
Geleneksel olarak Türk devleti her sıkıştığında adım atar, isyancılara değer verir. Sonra davet ettiği sofrada boğar. Ama bu sefer bu bin yıllık politika işlemiyor diye bastırıyorlar. Net olan gerçeklik şudur: Kürtlerle ortak bir devlette buluşmak isteyen devlet, Kurdistan’ın her yerinde aynı barışçıl tutumu sürdürür. Her sabah ilk demeçleri “Rojava’da izin vermeyiz” diye başlıyor. Bunu adeta ayet haline getirdiler. Geçen çözüm sürecinde kuzeyin boşaltılmasını istemişlerdi, ardından her yere kalekol ve barajlar kurdular. Bu sefer de Qandil hedeflerinde yer alıyor. Silah ve alan bırakmanın yaratacağı sonuçları henüz bilmiyoruz ama tecrübemize bakarak diyebiliriz ki Türk devleti siyasi ve askeri alanlara hemen saldıracak, tüm kazanımları yok etmek için elinden geleni yapacaktır.
Elbette süreci yürüten sayın Öcalan bunların hepsini göz önünde tutarak geleceğe dönük adımlar atıyordur. İç cephede zaman zaman dile gelen “önderlik ve hareket bilmiyor mu” tarzından uyarılar veya parmak sallamalar yanlış bir konumdan hareket etmektedir. Birincisi içerden yapilan uyarilar ile disardan yapılan saldırıları ayırmak gerekir. Eleştiri yapıcı olduğunda eleştiri niteliğini taşır. Eleştiri ve saldırı arasındaki farkı bilmeyen “parmak sallayıcılar” en azından Kurdistan Özgürlük Hareketinin açıklamalarına bakarsa kimi kaygı ve uyarıların oradan da yapıldığını görecekler.
Orta Doğu fırtınası dinmedi henüz. Iran diz çöktürülmeden de bu fırtına dinmeyecek. Orta Doğu’yu düzenleyen ülkeler Türk devletine dokunmak gibi bir plana sahip olmasalar bile, diyalektiğin yasası gereği Türk devleti bu fırtınadan kurtulamayacak. Ne iç tahkimat, ne dış tahkimat bu fırtınaya engel olacak. Az kaldı fırtınadan sonraki hayatın dinginliğine. Güneşin doğuşu ve batışı arasındaki hayat yeniden şekillenecek ve tüm güzelliğiyle önümüzde duracak. Sömürgecilerin olmadığı bir hayatın sahibi olmaya bir adım kaldı.Biz adım atmasak bile yol bize gelecek.








