Tarihi günlerin içindeyiz. “Özne” olarak yer almamız gereken bu günlerde Türk devleti bizleri “nesne” olarak değerlendirerek “özne” olmaya çalışıyor, tıpkı yüzyıl önce olduğu gibi. Tarafların süreçteki teori ve pratikleri arasındaki makas açıldıkça tarafların beklentileri de paralel olarak açılıyor. Kabul etmek gerekir ki Türk devleti şimdiye kadar teorik ve pratik olarak uyumsuzluk göstermemeye çalışarak gidiyor, kısmen de başarılı oluyor diyebiliriz. Tarihsel olarak Osmanlı’dan beri iç ve dış politikada ciddi olarak her yol ayrımına geldiğinde, yani ekonomik ve politik olarak çöküş tehlikesiyle karşılaştığında karşısındaki güce karşı dilini değiştirerek bir adım atıyormuş gibi yaparak zaman kazanır, o süreç içerisinde de gerekli tahkimatı yeniden kurar ve kendini güçlü hissettiği anda da eski (hükümran, saldırgan ve barbar) haline yeniden döner. Yakın tarihe baktığımızda, ITC, Osmanlı dağılırken Avrupa’da başlayan ve özgürlüklerine kavuşmak için mücadele eden halkların elindeki silahtan çıkacak kurşunların kendisine de ulaşacağını görerek yeni bir düzenlemeye gitti.
Gelecek yılların ulus devlet şeklinde örgütlenerek bir milliyet ve buna uygun bir ideoloji üzerinde yükseleceğini görerek, hedefine Türk ve sünni müslüman olan bir kitleyi koyarak çalışmalara başladı. İmparatorluğun sömürgesi altında bulunan halklardan sadece Kürtler ve Ermeniler maalesef büyük bir tarihsel hata yaparak imparatorlukla beraber hareket ettiler. Osmanlı dağılsa bile yeni devletin eski karakterde kurulacağını düşünerek kurucu olacaklarını sandılar. Ermeniler ve Rumlar ilk kurbanlardı. Soykırıma uğradılar, binlerce yıllık topraklarında mülteci durumuna düşmekle kalmayıp yeni devletin, yeni tarih yazımında “yok” sayılarak kabul edildiler. Her ne kadar 1920-1938 arasi onca zulme rağmen tam olarak yok edilemediler ama artık Kürtler, Ermeniler ve Rumlar aslen Türk! olan ama kendilerini unutmuş birer halk olarak yazıldılar o lanetli tarihe.
Zaman zaman gündeme getirilen Kürtlerin kurucu unsur olduğu, aslında cumhuriyetin Kürtlerle beraber şekilleneceği, M. Kemal’in de bu düşüncede olduğu ama uluslararası veya ulusal olarak etrafının sarılarak Türkçü ideolojiye mahkum edildiği şeklindeki düşünce maalesef doğruluk payı içermiyor. Bir propaganda amacı olarak kullanılsa bile gerçeklikle payının olmadığı hatta bu haliyle bile cumhuriyetin içinde asimilasyona giden yolun kapısını açmaya hizmet ettiği görülebilir. Çünkü ITC ikinci kadrolarının devamı olan yeni devlet ve kurucuları Türkçü ideolojinin yapı taşlarının çok önceden döşendiğini biliyorlardı. Onlara gerekli olan sadece ayaklarının yere sağlam basacakları kadar bir zamana ihtiyaç duymalarıydı. O zamanı da tarih kendilerine sağladı. Çünkü başta Kürtler olmak üzere diğer halklar ne kendi içlerinde, ne de aralarında bir birliktelik ve dayanışma ağı kuramadılar.
Politik olarak Kürtleri oyalamak için yaptıkları basın açıklamalarına, geçerliliği olmayan kararlar alıyormuş gibi görünmelerine bakıp “ama biz size destek verdik, hani birlikte olacaktı” diye sızlanmak, sadece Türk devletinin yüzünde müstehzi bir kas hareketine yol açıyor başka bir şey değil. Yeri gelir “Kürtlerle birlikte vatanı savunacağız, Kürt realitesini tanıyoruz, kaderimiz birdir, bin yıllık kardeşiz” sözlerini yüksek sesle haykırırlar ama devran dönüp, toz duman dağıldığında bir bakarız ki ortada sadece boşluğa dağıtılmış bu sözler var. Ne anayasa, ne yasa, ne de genelge…
Yeniden başlayan bir süreç kendi içinde halen tanımsız bir şekilde yürüyor. Türk tarafı ısrarla “terörsüz Türkiye” gibi aşağılayıcı bir tutumla yaklaşıyor, Kürtler ise barış ve demokrasi adı altında Kurdistan ve Türkiye’ye yaşanabilir bir hayat sunmaya çalışıyorlar. Aylardır sürekli dile getirilen sözlerin büyüsünden sıyrılıp “neler değişti” diye baktığımızda hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Atılan bir adım yok. Kurulan komisyonun yasal bir dayanağı yok. Her an terör örgütü üyesi olarak yargılanabilirler. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın tek suçlu olarak DEM Partilileri bulacaklardır. Diğer komisyon üyeleri beraat edecektir. Komisyon, çalışmalarına devam edip bir takım kararlar alacaktır ancak bunlar mecliste yasalaşacak mı, zaman gösterecek. Türk devletinin “terör” deyip susması neyi amaçladıklarını gösteriyor. Örneğin gerilla alanlarında savunma amaçlı oluşturulan yerlerden çıkılmasını istiyor. Karşısında şu sözü duymuyor maalesef: “ Madem kardeşlik, barış, beraberlik diyorsunuz, öyleyse Güney Kurdistan’da gerilla alanlarına niye saldırı yapıyorsunuz, size saldıran yok ve fesih kararı alındı, Rojava neden temel sorununuz, oradan bir taş bile atılmıyor size.”
Ortada bir isyan var, konu Kürtlerin yüz yıldır işgal edilen vatanı, dili, kimliği ve kültürünü ilgilendiren ve yeni dönemde bu sorunların kaldırılmasıyla ilgili bir sürecin başlaması söz konusu ama komisyonun ismi: “ Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi.” Bu tanımın içinde ciddiye alınacak tek şey; “demokrasi” gerisinin Kürtlerle ne ilişkisi var? “Milli, dayanışma, kardeşlik” ne demek, Kürtlerin yaşadıklarıyla ilgili nasıl bir bağ kurma yöntemi bu? Madem “milliyiz, dayanışacağız ve kardeşiz” öyleyse sorun yok ki?
Ayrica komisyon toplantıları sadece tutanak olarak kalacak ve üyelere verilmeyecekse ileride bir farklılık olduğunda neyi ispat edeceğiz? Sayın Öcalan’ın kimi görüşmelerinin şimdilik gizli tutulması anlaşılır bir tutumdur ama mecliste faaliyet yürüten komisyonun ne konuştuğunu, ne kararlar aldığını niye bilmeyelim, üstelik bu kararları meclise öneri olarak sunacaklarını da açıklamışken.
Kürtler asgari ölçülerde demokrasi taleplerini her yerde dile getiriyorlar. Karşılığında ise duydukları; “milli, dayanışma, kardeşlik” gibi gerçeklikten uzak sözler. Ayrı bir “milli”, ayrı bir “dayanışma” ve ayrı bir “kardeşlik” durumumuz var. Bunları her halk kendi içinde yapabilir, karşı karşıya ise eşit haklara dayalı bir komşuluk ilişkisi cok daha yapıcıdır.










