Ragıp Duran: KÜLT

Yazarlar

:

 Zavallı İnsanlık,  Adem’le Havva’dan bu yana gerçekle savaşmak, iktidarı meşrulaştırmak ve kitleyi biat ettirmek için Tanrı, Peygamber, Yüce Önder, Ebedi Şef gibi ünvan ve semboller yarattı. Maalesef…

*

image.png

Caddelerde sokaklarda kocaman heykelleri, devlet dairelerinde, resmi, yarı-resmi mekanlarda devasa portreleri var. Bayrağın köşesine bile resmini koydular. Siyasi mitinglerde hala O’nun posterleri ön plana çıkıyor.İnsanlar kollarına, sırtlarına dövme yaptırıyor. Otomobillerinin arka camlarına çıkartmasını yapıştırıyor. Hatta yatak odalarına bile portresini asıyor. Laik görünümlü bir din haline geldi bu bağnaz tutku. Araya bir Brassens şarkısı :

Bugün Tanrı’ya inanmamaktan daha iğrenç

Daha umutsuz bir şey var mıdır?

İnanmak istedim bende, tıpkı bizim mahallenin imamı gibi

O, toz pembe mutlu ama süzme aptalın teki

Komşum Blaise Pascal bana dostça nazik bir tavsiyede bulundu :

Diz çök, dua et ve yalvar

İnanıyormuş gibi yap, yakında inanacaksın

Yıkılmakta olan İmparatorlukta, yoksul ve cahil halka rağmen, yedi düvele karşı savaşıp memleketi kurtardı, Cumhuriyet’i kurdu. Toplu iğne bile üretemeyen bir memlekette fabrikalar kurdu. Halifeliği kaldırdı, Arap alfabesini iptal etti, kadınlara özgürlük sağladı. Onun fikir ve görüşleri bugün hala yolumuzu aydınlatıyor. 

Yedi düvel hikayesi biraz abartılı. Resmi tarihin  ‘’Ulusal Kurtuluş Savaşı’’ olarak adlandırdığı savaş, aslında bir Türk-Yunan  savaşı. Ayrıca içeride ayaklanan çetelere karşı verilmiş bir savaş. Kadınlara oy hakkı, tek parti döneminde iki aşamalı seçimde çok da büyük bir zafer değil. Hele Osmanlı feminist hareketini tasfiye etmesi de cabası. Çoğu yurttaş, Cumhuriyet ve laiklik kavramını O’nunla özdeşleştiriyor. Oysa ki…

Başta Cezayir olmak üzere emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele eden halklara rehber oldu. Che Guevara bile Nutuk’tan esinlendi. Bütün dünya O’nu büyük bir askeri deha ve devlet adamı olarak tanıdı.

Cezayir olsun Küba olsun bu iddiayı doğrulayacak sağlam bir belgeye sahip değil. İktidarda olduğu 1923-38 döneminde kaç ülkeden davet alıp yurtdışı  gezisine çıkmıştır biliyor musunuz? Fransız literatüründe kendisinden ‘’Aydınlanmacı Diktatör’’ diye söz edilir. Ankara’da O’nu ziyarete gelen İran, Afganistan ve Ürdün’ün ‘’aşırı demokrat’’ liderlerinin yanısıra,  meraktan olsa gerek, bir İngiliz Kralı var.Yunanistan ve Romanya Başbakanlarını da ekleyelim.15 yılda toplam 6 lider. Osmanlı’nın eski topraklarında bugün ulus-devletlerini kurmuş milletler, Ermeniler, Kürtler, Pontoslular kendisini ne şekilde anıyor? Bir kanun bu sıfatları  açıklamayı yasaklıyor.

Bugün görmüyor musunuz gericiler,  dinciler, rejimin sözcüleri nasıl da saldırıyor kendisine. Salt bu nedenle, bizim onların safına düşmemek için O’nu savunmamız gerekir. O olmasaydı bugün bayrağımız göklerde dalgalanamayacaktı. O olmasaydı ezan sesini duyamayacaktık. O olmasaydı bizim adımız Ahmet ya da Ayşe olmayacaktı, George ya da Nathalie olacaktı.

Akademisyen ya da gazeteci, araştırma yaparken, değerlendirme kaleme alırken, kendi bağımsız düşünce ve fikirlerini geliştirir. Tarihi/siyasi bir şahsiyeti veya olayı  başkasının görüş ve tutumuna göre değerlendirmez. Akademisyen ve gazetecinin ana amacı gerçeği ortaya çıkarmaktır.  Bu iki meslek kategorisine mensup insanlar, oy peşinde koşan, yerleşik düzeni kabul etmiş siyasetçiler  gibi davranamaz. Bayrak ve din, devasa haksızlıkları örtemez. Bugün biz belki hala Ahmet ve Ayşe’yiz ama başımızdakilerin  George’dan ne farkı var?

Yabancıların O’nun hakkında yazdığı çok güzel kitaplar var. Bizde de çok esaslı biyografiler yayınlandı. Ama O’nu ne kadar övsek azdır. Devrimciliğini, hümanizmasını anlatmaya kitaplar yetmez.

Fransız gazeteci/yazar Benoist-Méchin’in kitabı önemli. Daha da önemlisi bu yazar, Fransa Nazi işgali sırasında düşmanla işbirliği yaptığı için tutuklandı ve mahkum oldu. Adam ırkçı, anti-semit ve faşist. Böyle birinden övgüler almak pek hayırlı bir şey olmasa gerek. Bir de Stephan Ihrig’in kitabı da çok şey anlatır. Bir okusanız iyi olur. Devrimciliği, adının, bir siyasi gastronomi kitabında Marx, Lenin ve Guevara ile geçmiş olmasıyla sınırlı galiba. Dünyanın başka hiç bir ülkesinde bu isimler bir arada anılmaz. Hümanizması ise Çanakkale’de kendi askerlerini kurşuna dizmekle tehdit edecek düzeyde. Kendi denetiminde olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 21 Mart 1923 tarihli nüshasında yayınlanmış olan Adana konuşması da O’nun ırkçılık konusundaki fikirlerini yansıtır.

87 yıldır hakkında ciddi bir kritik biyografi yazılmamış olması manidar değil mi? Sözkonusu şahsiyet hakkında Türkiye’de binlerce profesyonel ve amatör uzman varken, Hanioğlu’nun son kitabı aleyhinde neden ciddi ve derin bir değerlendirme yayınlanamadı?

Son dönemde bu dinci iktidar, tepki yaratarak O’nu daha da yüceltti. Memlekette doğru dürüst bir muhalefet olmadığı için rejimden memnun olmayanlar muhalefet lideri olarak O’na sarıldı. Aslında yurttaşların çoğu, O’ndan nemalanmak isteyen çıkarcılar ve iktidar gibi değil, geçmişe ve büyük bir lidere saygı duydukları için O’nu seviyor. Tapmak doğru bir şey değil.   

Atakült galiba 1915’i, 1919-23’ü ve 1937’yi hasıraltı etmek için, gözlerimizin kör, kulaklarımızın sağır, vicdanımızın sakat olması için devasa hale getirilip popülerleştiriliyor. Bu dosyalar açılırsa O’nun sanıldığı gibi bir şahsiyet olmadığı ortaya çıkar.  Bitirirken mikrofon Voltaire’de:

Eğer Tanrı olmasaydı, icad edilmesi gerekirdi.

image.png

 (SON/RD)

İlginizi Çekebilir

Pasifik ada ülkesi Vanuatu açıklarında 6,4 büyüklüğünde deprem
Davutoğlu: Yargının siyasallaşması demokrasiyi zedeleyen en büyük sorun

Öne Çıkanlar