AİHM’in Aysel Tuğluk kararı, yalnızca geçmişteki bir yargısal keyfiyetin tespiti değil; aynı zamanda çözüm sürecinin çöküşünden sonra, adaletin nasıl sessizce geciktiğinin tanıklığıdır. Aysel Tuğluk’un yaşadıkları, bu ülkenin adalet hafızasına kazınmış bir simgeye dönüştü: Düşünceleri susturulamayan, fakat o düşüncelerin taşıyıcısının hafızasıyla sınanan bir direncin simgesi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 14 Ekim’de Türkiye yargı pratiği açısından çok önemli bir kararını daha açıkladı. (Tuğluk/Türkiye, Başvuru No. 71757/17, 14 Ekim 2025)
Aysel Tuğluk adına yaptığımız başvuruda, Ahmet Türk ile birlikte DTK eş başkanlığını yürüttüğü 2011-2014 tarihleri arasındaki dönemi kapsayan DTK faaliyetlerinden dolayı tutuklanmasını konu alan bu karar, Türkiye’ye karşı siyasetçi olup milletvekili sıfatı olmayan birine karşı verilen ilk 18. Madde ihlali kararı olma özelliğine sahip. Kararın bu önemini hukuk politiği açısından da değerlendirmek gerekiyor.
DTK, 2007’de Diyarbakır’da kurulmuş; yerel yönetimler, sivil toplum temsilcileri, kanaat önderleri ve siyasetçilerin katılımıyla oluşan, Kürt sorununun çözümüne ilişkin demokratik modelleri tartışmayı amaçlayan bir platformdur ve halen çalışmalarına bu şekilde devam etmektedir.
Kuruluşunun deklere edilmesinin ardından çalışma program ve amaçları düzenleyen tüzük de tüm kamuoyu ile paylaşılmıştır. Tüzüğünün 3. Maddesi A bendi uyarınca tanımladığı temel amacı şu şekildedir: ‘’Demokratik-ekolojik-kadın özgürlükçü paradigma temelinde halkların ortak örgütlenme ve yaşam biçimi olarak demokratik ulus inşasına öncülük eder. Bu temelde farklı kimliklerin ortaklaşmasını zenginlik olarak görür, tüm bileşen ve aidiyetlerini Demokratik özerk kurumlarda birleştirir ve yönetir.’’
Nitekim DTK’nin bu amaçlarını açıklayan kuruluş tüzüğünü AİHM’e de delil olarak sunduk.
DTK, yapısal olarak, bir siyasi partinin değil, toplumsal temsiliyetin çatısı olarak örgütlenmiş, “demokratik özerklik” gibi kavramları siyasal söylem düzeyinde tartışmaya açmış, meselenin Avrupa Yerel Yönetimler anlayışına uygun, kavramsal düzeyde siyasal çözüm sunan bir yaklaşımla tartışmaya açmıştır. Tüm bu meşru durumu karşısında Türkiye’deki mevcut pozitif hukuk düzeni içerisinde tüzel kişiliği tanımlayan düzenlemeleri içeren Türk Medeni Kanun hükümlerine göre belirlenen bir forma sığdırılamamış olması gerekçesiyle de yasadışı olarak değerlendirildiği görülmüştür.
2011–2015 arasındaki çözüm süreci döneminde DTK’nin varlığı, açık biçimde devletin bilgisi dâhilinde yürümüştür. Zira bu dönemde:
- DTK’nin toplantıları ve açıklamaları basına açık şekilde yapılmış, güvenlik güçleri tarafından engellenmemiş,
- 2013 yılında DTK temsilcileri, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na davet edilerek yeni anayasa çalışmalarında görüş bildirmiş,
- Kamu kaynaklarından güvenlik desteğiyle Diyarbakır’daki kongreler düzenlenmiş; bu durum, devletin zımni onayı anlamına gelmiştir.
Dolayısıyla, AİHM’in de vurguladığı üzere, bu dönemde DTK’nin faaliyetleri “yasadışı bir örgüt faaliyeti” olarak değil, meşru siyasal katılım olarak değerlendirilmiştir.
AİHM, Aysel Tuğluk’un DTK eş başkanlığı yaptığı dönemde hakkında hiçbir soruşturma yürütülmemiş olmasını (par. 100) ve DTK’nin anayasa yapım sürecinde meşru muhatap olarak görülmesini, o dönemde devletin DTK’yi “meşru bir demokratik aktör” olarak kabul ettiğinin göstergesi olarak nitelendirmiştir. Dolayısıyla kendini kandırmaya çalışan devlet AİHM’i kandıramamıştır.
Çözüm sürecinin bitimi ve geriye dönük kriminalizasyon
2015’te çözüm sürecinin bitirilip çatışmalı sürecin yeniden başlamasıyla birlikte, devletin yaklaşımı da köklü biçimde değişmiş; çözüm sürecinde müzakere ortağı olarak görülen yapılar ve kişiler, kısa süre içinde terörle bağlantılı aktörler olarak hedef alınmıştır. AİHM, Selahattin Demirtaş Büyük Daire kararında da bu dönüşümün siyasal alana etkisini ve sonuçlarını kararın 18. Madde bölümünde çok çarpıcı bir şekilde vurgulamıştır.
Bu dönüşüm, aynı zamanda DTK’nin yasal-siyasal bir platformdan terör örgütü uzantısına dönüştürülmesi şeklinde tezahür etmiştir;
- Aynı faaliyetler (kongre konuşmaları, basın açıklamaları, yerel toplantılar), bu kez PKK adına yürütülen eylemler olarak değerlendirilmiş,
- Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi (örgüt üyeliği) ve 220/7. maddesi (örgüte yardım) geniş yorumlanarak, siyasi ifade ve katılım özgürlüğü alanı cezai takibata konu edilmiş,
- AİHM’in ifadesiyle, “başvurucunun açıklamalarından üç yıl sonra tutuklanması” (par.115), artık adli bir sürecin değil, siyasi intikamın göstergesi haline gelmiştir.
AİHM, bu durumu kararda şu şekilde nitelendirmiştir:
“Bu tutuklama, münferit bir olay değil; muhalif siyasetçiler, belediye başkanları ve HDP üyelerine yönelik daha geniş bir baskı örüntüsünün parçasıdır. Bu süreç, çoğulculuğu zedelemiş ve demokratik tartışma alanını daraltmıştır.” (par. 170–173)
AİHM kararında dikkat çekilen en önemli hususlardan bir başkası da, Türk yargısının delil değerlendirmesindeki keyfiliktir.
Mahkeme bu konuda şu tespitleri yapmıştır:
- E-postalar ve mesajlar gibi dijital delillerin doğruluğu araştırılmamış, (par.106)
- Kimliği belirsiz kaynaklardan gelen mesajlar makul şüphe için yeterli görülmüştür, (par.107)
- DTK toplantılarına katılım veya Roj TV’de yapılan konuşmalar gibi eylemler, “terör örgütü faaliyeti” sayılmış; oysa Mahkeme, bunların ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında olduğunu açıkça belirtmiştir, (par.113)
Bu tablo, somut delil yerine siyasi bağlamın delil yerine konduğunu açıkça göstermektedir. Yani, Aysel Tuğluk’un “kim olduğu” (muhalif bir Kürt siyasetçi) esas alınmış, “ne yaptığı”nın hukuki nitelendirmesi ise sonradan siyasi konjonktüre göre yeniden inşa edilmiştir.
AİHM’in 18. madde tespiti: Hukukun siyasallaşması
Mahkeme, tüm bu unsurları birlikte değerlendirerek şu sonuca varıyor:
“Tutuklama, görünürde yasal bir gerekçeye dayansa da, gerçekte çoğulculuğu bastırma ve siyasi tartışmayı sınırlama amacı taşımaktadır.” (par.173)
Bu ifade, hukukun araçsallaştırıldığı ve ceza yargısının siyasi muhalefeti bastırma aracına dönüştüğü yönünde açık bir tespittir. Yani, devletin çözüm sürecinde “tolere ettiği” alan, süreç bitince hukukun içine yerleştirilmiş bir tuzak haline gelmiştir.
AİHM’in bu tespiti, Türkiye’deki “yargısal aktivizm” değil, tam tersine yargısal sadakat olgusuna işaret eder:
Yargı, bağımsız denetim rolünü yerine getirmek yerine, yürütmenin siyasal hedefleriyle uyumlu bir şekilde hareket etmiştir. Bu nedenle mahkeme, “yargı kararlarının münferit değil, sistematik” olduğunu; yani bir politika parçası haline geldiğini belirtmiştir (par.170).
Bu çerçevede, DTK ve benzeri platformlar üzerinden yürütülen yargılamalar, yalnızca bireysel özgürlüklerin değil, aynı zamanda Türkiye’de siyasal alanın daraltılmasının da yargısal görünümüdür.
Devlet, bir dönem “çözümün parçası” olarak kabul ettiği aktörleri, çözüm süreci bitirildikten sonra “sorunun faili” olarak cezalandırmıştır.
AİHM’in kararlarında ortaya konan bu analiz, bu dönüşümü uluslararası hukuk diline çevirerek şöyle özetler:
“Makul şüphe olmaksızın yapılan tutuklama, demokratik tartışmayı bastırma amacı gütmektedir. Bu, demokrasinin özüyle bağdaşmaz.” (par.173)
Bu tespit, yalnızca bireysel bir ihlali değil, devletin siyasal stratejisinin yargı eliyle uygulanmasını ifşa eder niteliktedir.
Geciken adalet ve hafızanın sessiz yükü
AİHM’in kararı, yalnızca geçmişteki bir yargısal keyfiyetin tespiti değil; aynı zamanda çözüm sürecinin çöküşünden sonra, adaletin nasıl sessizce geciktiğinin tanıklığıdır. Bu karar on yıl sonra geldi — on yıl, insanın zamanla, mekânla ve hafızayla ilişkisinin değiştiği uzun bir dönemdir. Cezaevi bu yıllar boyunca yalnızca bedenleri değil, hafızayı da sınayan bir mekân oldu.
Aysel Tuğluk’un yaşadıkları, bu ülkenin adalet hafızasına kazınmış bir simgeye dönüştü: düşünceleri susturulamayan, fakat o düşüncelerin taşıyıcısının hafızasıyla sınanan bir direncin simgesi. Ve bugün mahkeme onun haklılığını tescil etti; ama o haklılık, yalnızca bir davanın sonucu değil, insanın belleğiyle sınandığı bir dönemin sessiz tanıklığı olarak kaldı.










