İsmini anmamak, suskunluk değil; bir erdemin sessiz manifestosudur. Kötülüğün diliyle konuşmak, ona taze kan pompalamaktır; adını tekrar etmekse, farkında olmadan meşruiyetine taç giydirmektir. En keskin karşı duruş, bu yüzden aynı düzlemde konuşmamaktır: onu tekilleştirmemek, kutsallık yüklememek, tarihin tozlu çöplüğüne — unutulmuş köşelerine — terk etmektir.
İnsanlığın yaraları derindir: bazıları sızar, bazıları kabuk bağlamaz; ama hepsi belleğin en sessiz katmanlarında yankılanır. Bu yaralar konuşulmalı, belgelenmeli, adaletle sarılmalı — ama öfke bu talebi zehirlediğinde, insanlık kendi meşruiyetini yitirir. Yolumuz, hakikati vicdanın dostu kılmaktır. Çünkü vicdan, bağırışın değil, hatırlamanın sessiz motorudur; isimleri anmadan, yaşananı tanıklık ederek işler. Bir fısıltıdır o — kalpleri titreterek uyandıran bir nefes.
Karanlığı anmadan ışığı savunmak, öncelikle insanı hatırlamaktır. Gücün elinde kim varsa, onunla hesaplaşmak elzemdir; ama bu hesaplaşma insanı yok saymamalı. Zulmün mağdurlarını yalnız bırakmamak, öykülerini ilmek ilmek dokumak, acıyı adaletle terbiye etmek — işte gerçek direniş budur. İsimlerin peşine düşmeden, figürlerin gölgesini uzatmadan sürdürülen bir direniş. Çünkü düşmanın büyüklüğü, ona biçtiğimiz önemle ölçülür; ne kadar seslendirirsek, o kadar nefes alır, kök salar.
Edebiyatın, denemenin, şiirin kudreti buradadır: karanlığı anlatırken bile ışığın incelikli dilini kullanmakta. Bir paragrafın gücü, düşmanı sergilemekten değil, insanı yeniden hatırlatmaktan doğar. Hakikat, annesini yitirmiş çocuğun donuk bakışında, yıkılmış köyün çatlamış taşında, gecenin koynunda ateş başında kenetlenen ellerdedir. Bu hakikat, isimlerden azadedir. Onu korumak, büyütmek, nesilden nesile aktarmak bir borçtur. İsimler gelir geçer; geriye belleğin dokuduğu hikâyeler kalır — dokunaklı, dirençli, dönüştürücü. Hafıza, pasif bir arşiv değil; canlı bir direniştir. Olanı yalnızca saklamaz, anlamlandırır, yön verir, geleceğe pusula olur.
Hafızayı silmek, bir halkın geçmişine karşı işlenen ikinci bir suçtur. Kimseyi yüceltmemek, kimliği anımsatmamak, hafızayı onurlandırmanın incelikli yoludur. Sessizlik bazen en gürültülü reddediştir — vazgeçiş değil, hatırlamanın seçici, onurlu biçimi. Bu sessizlik, boşluk değil; vicdanla dolan bir alan açar, okurun kendi yaralarını yankılayan bir alan. En güçlü metinler suskunluktan filizlenir. Bir cümle eksildiğinde, okurun zihninde bir boşluk doğar; o boşluk, kendi geçmişiyle, kendi tanıklıklarıyla dolar.
Metin, bir ayna olur — orada düşman değil, insan görünür: kırılgan, dirençli, umut dolu. Bu aynayı korumak gerekir; çünkü kırıldığında hakikat bulanıklaşır, yitip gider. Işığı savunmak, karanlığa direnmekle yetinmez; umut üretmektir. Umut, insanların paylaştığı bir tarihtir yaraları birbirine değdirerek, acıları isimlendirmeden, sessizce sarılarak doğar.
Güneş gibi ısrarcıdır; her şafak yeniden doğma vaadidir. Bizim anlatımız, bu ısrarı çoğaltmaktır: adaletsizliğe karşı dururken insanı insan kılmak; öfkeyi köprüye dönüştürüp, yaraları onaracak söze ve eyleme taşımak.
Son söz: İsimleri zikretmeden, karanlığı küçümsemeden, onu tarihsel bir vaka olarak belgeleyip, unutulmaya yüz tutmuşların elinden kurtararak ışığı büyütmeliyiz. Karanlık, adını andıkça şişer; unutuldukça söner, küçülür. Görevimiz, unutturmamakla yetinmeyip, anmanın yolunu dönüştürmektir — insanın onuruna, adalet talebine, geleceğin umutlarına bağlamak. Ve ancak o zaman — karanlığı anmadan, ama ondan ders çıkararak — ışığı ebedi kılabiliriz.











