Baki Karadeniz: Gerçek barış, halkların eşitliğiyle mümkündür

Yazarlar

Gerçekten bir barış sürecinden söz edebilir miyiz, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ hâlâ hapisteyken? Ortada henüz bir barıştan söz etmek mümkün değil. Şu anda yapılan, Kürtlerle birlikte diğer etnik ve dini kimliklerin kendilerini ifade edecekleri demokratik bir Türkiye için müzakerelerin yürütülmesidir. En azından ben böyle tanımlıyorum. Ayrıca barış, devletin ağzından çıkan bir kelimeyle başlamaz; barış, hakikatin kabulüyle ve halkların eşitliğiyle mümkündür.

Türkiye’de Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve yüzlerce Kürt siyasetçi hâlâ cezaevindeyken, barıştan söz etmek sahte bir retorikten ibarettir. Gerçek barış, Kürtlerin ve Türkiye’de yaşayan diğer kimliklerin politik iradesi özgür bırakıldığında mümkün olur. Bu özgürlük, sadece cezaevlerinin kapısının açılmasıyla değil, halkın kendi temsilcilerini özgürce seçebilmesiyle, dilini konuşabilmesiyle, kimliğini korkmadan ifade edebilmesiyle anlam kazanır. Aksi takdirde yapılan her çağrı, halkların vicdanında karşılık bulmaz. Kürtler her defasında barış sürecine katıldıklarında daha fazla ölüm ve yıkımla karşılaştı.

Bu kez bu trajedi nerede tekrarlanabilir, Türkiye’de mi, Suriye’de mi? Bu, Kürdler ve ezilen diğer kimliklerin tarih boyunca yaşadığı en büyük trajedilerden biridir. Türkiye’deki çözüm sürecinde yaşananlar bunun kanıtıdır. Erdoğan masayı devirdikten sonra hepimiz zulüm ve acı dolu günler yaşadık. Eğer uluslararası güçler ve bölgesel aktörler Kürtlerin demokratik iradesine saygı göstermezse, trajedi hem Türkiye’de hem de Suriye’de yeniden yaşanabilir.

Bu mesele sadece Kürtlerin değil, bütün bölge halklarının ortak kaderidir. Eğer halkların iradesi yerine ABD, İsrail, Rusya gibi dış güçlerin jeopolitik çıkarları belirleyici olursa, Ortadoğu yeniden bir yıkım döngüsüne sürüklenir. Bu meselemizi birlikte çözmek zorundayız. Sorunlarımızın çözümünü bölgemizde yeni bir dizayn hedefi olan bu güçlerin planlarına bırakmak, halklarımıza felaketlerin en kötüsünü yaşatır. Kalıcı barış, Kürtlerin ve Arapların, Türklerin, Farsların, Süryanilerin ve diğer tüm halkların demokratik dayanışmasıyla mümkündür. Suriye konusunda İsrail ile yaşanan gerilim hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’nin Suriye politikasında İsrail karşıtlığı bir ilke değil, taktiksel bir gösteridir. Bölgedeki ganimetlerin kurnazca paylaşımıdır.

Erdoğan yönetimi gerektiğinde Filistin retoriğini kullanır, ama aynı zamanda İsrail’le ticaret yapar. Suriye’deki gerilim esas olarak Kürtlerin kazanımlarına yönelik bir tehditten kaynaklanıyor. Her iki ülkenin güç olma girişimleri halklara kaos ve zulümden başka bir şey sağlamaz. Ne Türkiye’nin ne İsrail’in halkların özgürlük taleplerine bir katkısı var; tam tersine, bu taleplerden korkuyorlar. Bu nedenle bölgede gerçek istikrar, halkların demokratik iradesine saygı gösterildiğinde, Kürtlerin ve diğer halkların kendi kendini yönetme hakkı tanındığında sağlanabilir.

Erdoğan 2028’de yeniden seçilmek istiyor. Kürtler buna destek olmalı mı? Kürtler kimseye iktidar armağan etmez. Erdoğan’ın seçim planları, Kürtlerin oylarıyla meşrulaştırılamaz; çünkü iktidar, Kürt siyasetini zindanlara kapatmış, belediyelerini gasp etmiş, dillerini ve kimliğini kriminalize etmiştir. Kürt halkı artık gerçek demokrasi talep ediyor, “daha az kötüyü” değil. Halkımız, kimlik mücadelesini sadece sandıkta değil, yaşamın her alanında sürdürüyor. Bu nedenle Kürtlerin desteği, hiçbir pazarlığın veya vaadin konusu olamaz. Desteğimiz ancak adalet, eşitlik ve özgürlük temelinde olur.

Türkiye’nin demokratikleşmesini samimiyetle isteyen herkesle yan yana dururuz, ama bu halkın iradesini yok sayanlarla değil. Laik muhalefet, belediyeleri hedef alınırken hâlâ bir güce sahip mi? Laik muhalefet öncelikle kendi içindeki Erdoğan zihniyetli dinamiklerden arınmak zorunda. “Anayasaya aykırı ama dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet diyeceğim” diyerek muhalefet, muhalefet olma vasfını fazlasıyla aşındırdı. Selefist iktidarın baskısı karşısında sessiz kalmayı bir denge siyaseti sandı. Bugün belediyelerine kayyum atananlar sadece Kürtler değil, CHP’li belediyeler de aynı tehdidi fazlasıyla hissediyor.

Gerçek muhalefet, halkların dayanışmasıyla mümkündür; Kürtlerle ortak demokratik cephe kurulmadıkça kalıcı güç olamaz. Bu cephe sadece seçim ittifakı değil, toplumsal bir birliktelik anlayışı olmalıdır. Halkların kardeşliğine, kadınların öncülüğüne, emeğin değerine dayanan bir dayanışma hattı kurulmadan hiçbir demokratik güç uzun vadede ayakta kalamaz. Batı gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgileniyor mu? Batı’nın önceliği demokrasi değil, jeopolitik çıkarlarıdır. NATO üyesi bir Türkiye’nin otoriterleşmesi onlar için sorun değil; yeter ki üsleri açık, enerji hatları güvenli olsun. İnsan hakları söylemleri diplomatik bir vitrin olarak kullanılıyor.

Kürtler bunu defalarca deneyimledi. Avrupa, Kürt siyasetçilerin tutuklanmasına, belediyelere kayyum atanmasına, insan hakları ihlallerine karşı güçlü bir tepki göstermedi. Dolayısıyla demokrasi mücadelesi, dışarıdan beklenerek değil, içeriden, halkların ortak mücadelesiyle inşa edilecektir. Gerçek dostluk, halkların dayanışmasında kurulur, devletlerin çıkarında değil. Türkiye ve Avrupa için en uygun ilişki biçimi ne olmalı? NATO’nun askeri ortaklığı mı, yoksa daha fazlası mı?

Türkiye gerçekten demokratikleşmek istiyorsa, Avrupa ile ilişkilerini askeri bağımlılıktan sivil bir dayanışmaya dönüştürmelidir. NATO, halkların değil devletlerin güvenliğini korur. En iyi ilişki biçimi, demokratik değerlerde buluşmak, sınırları değil özgürlükleri paylaşmaktır. Avrupa, Türkiye’yi sadece askeri karakol olarak görmeyi bırakmadıkça bu bağ hep yüzeyde kalır.

Türkiye’nin Avrupa ile ilişkisi, silah ticareti veya enerji güvenliği üzerinden değil; insan hakları, adalet, ekoloji ve özgürlük temelleri üzerinden yeniden tanımlanmalıdır. O zaman gerçekten eşit ve onurlu bir ilişki kurulabilir.

İlginizi Çekebilir

CHP MYK, İBB iddianamesi gündemiyle toplandı: Amaç partiyi kapatmak
Irak seçimleri: İlk sonuçlar belli oldu

Öne Çıkanlar