Son aylarda başta DHL E Commerce (devşirilmiş MNG Kargo), Swatch gibi bilinen sermaye grupları olmak üzere, TPI Kompozit, Digel Tekstil, Özel Okmeydanı Hastanesi, Gübretaş, Rehau Fabrikası vb. onlarca şirketten işçi atıldı. Artan işçi atılmalarında verimsizlik, performans eksikliği, şirket değişikliği, göstermelik işyeri iflası, sendika üyeliği gibi gerekçeler öne çıktı.
Sermaye grupları ve holdinglerin hiçbir sınır ve kural tanımayan, kar ve büyüme adına herkesi, her şeyi anında harcayabildiği, her yolu mübah gören pratikleri artış göstermiştir. Üstelik bu kıyım pratikleri, çalışanlar ve toplum için sözümona yararlı olan inovasyon, yönetişim, işbirliği, katılımcılık, sürdürülebilirlik vb. söylemler ile paradoksal şekilde devam ediyor. Bu söylemler tek tek incelenip sermayenin kıyım pratikleri ile yan yana getirildiğinde özünde, sermaye grupları adına sorumluluktan kaçan, “maliyetleri düşüren”, işçi haklarını, sendikalaşma ve toplumsal örgütlenme ihtiyacını gündemden düşürmeye çalışan çabaların sonucu üretilmiş praksisler olduğu görülür.
Bu karakterdeki sermayenin hareketleri ulusal ölçekte bile incelendiğinde, karşımıza köksüz, adressiz, anonim kabiliyetler çıkmaktadır. Ürettiği mal veya hizmeti satarken, işyerine işçi ihtiyacını karşılarken insanların yaşamında aniden beliriveren sanal ya da gerçek yönetici, insan kaynakları uzmanı, müşteri temsilcisi vb. unsurlar, tersi durumda toplumun, işçilerin ihtiyaçları için gerekli iletişim ve çözüm anlarında ortadan kaybolurlar. Bir holdingin görünürde fiziksel bir varlığı, bir binası mevcuttur. Ancak bu maddi görünümlerin ardında neredeyse hayalete benzer görünmezlik vardır. Bu görünmezlik, bazen o şirketin artık orada olmamasına, orada olsa bile içindekilerin artık orada olmamasına kadar uzanır. Bir göç hali gibi… Bu sermaye hiper hareketliliği, Fransız kuramcılar Deleuze ve Guattari’nin kullandığı kavramlar olan yersizlik yurtsuzluk ile bağdaştırılabilir.
- yüzyılda sermaye (ve yeni üretim biçimleri), bir sistemden genellikle kopar, hiç kimsenin olmadığı bir yerlerde dolanır ve bu göçten sonra yeni bir bölgede yeniden var olmaya başlar. Bu harekette önemli olan iki aşamalı bir süreçtir; bir yandan ayak bağlarından (yerleşmiş işçi kültürü ve hakları, alışılmış kurallar, ilkeler, sendikalar vb) kurtulur, öte yandan bu göçler sayesinde sermaye rizomatik bir biçim alır. Sürekli yeniden yapılanma ve konumlanma ya da istikrarsızlığın istikrarı… Rakip sınıfça öngörülebilir yönetim ve hareket kabiliyetleri yerine yersiz yurtsuz hareketliliği, rakip sınıfı da, her an kendisine ve kendi belirlediği kural-sızlık-lara muhtaç bırakmak uğruna iş sahasında yersiz yurtsuzlaştırmayı tercih etmektedir. Bu benzeşen şeylerin ilki prangasız ve sınırsızdır, diğeri ise görünmeyen ağır bir prangayla, çalışma ilkesi, hukuku ve güvencesinden yoksun ağır bir tecrittir. Rakip sınıf kendi ülkesinde bile yersiz yurtsuz kalır.

Çalışma hayatı yerine çalışma anlarından ibaret olan, aidiyetten yoksun, fragmanik bir yaşam söz konusudur. Kurallar, iş sözleşmeleri, teknik özellikler, durmadan ampirik şekilde değişimden geçer. Rakip sınıfı, meydan okuyarak sömürmek yerine teknolojik algılatmanın desteğiyle, darmadağın ederek sömürmek ve yönetmek, temel stratejidir.
Bu durum, hiçbir şekilde kar artışını azaltmazken sırf kendisi için bile olsa, standart ve istikrarlı olması gerektiği varsayılan iş gücünü, bilinçli ve heterojen bir süreksizlik içinde tutmaktadır. Yani anlatıldığı üzere, sadece ekonomik kriz, piyasa arz talebi arasındaki dengenin sarsılması vb. sebeplerden ziyade, esasında sermayenin yersiz yurtsuz hareketliliği ile imal edilen ekonomik krizin sürekliliği içinde istediği zaman işe alma, istediği zaman işten çıkarmalar yapılmaktadır. Bir tarafta, daha fazla kar ve artı değer arzusunu, yer ve zaman sınırı olmaksızın harekete geçirebilen sermaye, diğer tarafta ise herhangi bir ortamda arzusunu hareket geçirmesi bir yana, bu arzunun belki de varlığını hatırlayamayan, bilişsel süreçten uzaklaşan, sadece nefes alabilme içgüdüsüyle yaşayan rakip sınıf…
Artık eskisi gibi, uzun sürecek kurumsallaşmış yapılara, konvansiyonel normlara ve etiğe yatırım yoktur. Çok ulusluluğun, finansçılığın, tekelciliğin yanına teknokrat özellik de eklenmiştir. Teknokrat sermayenin işçiye yönelik teknolojik faaliyetleri, rakip sınıfın bireylerinde zaman, mekan, deneyimleme konularında algılama, kavrama yetenekleri, giderek bedensel ve ontolojik özellikleri, tarihsel ve sosyal değişiklikler geçirmektedir. Dönemsel dahi olsa, bir araya gelme, bir arada olma davranışı, emek ve örgütlenme bilinci, işçi kültürü tasfiye edilirken işyeri çalışma formları da bu tasfiyenin kalıcı hale gelmesine neden olmaktadır. Esnek çalışma saatleri ve hukuksuzluklarla beraber örneğin işyerinde verimlilik ve performans kontrolü adına kameralarla, kodlarla, QR okutmalarla, otoriter yollu popülist anketlerle rakip sınıfın emeği ve gündelik yaşam aktiviteleri tümüyle yutulmakta, insan varoluşunun neredeyse her zerresi dijital verilerin, analitik bir indirgemeciliğin dehşetine kurban edilmektedir. Her an teknolojik kültürün baskınına uğrayan işçi, aslında insan olarak o iş yerinde yoktur, yok oluştadır.
Yok oluştan yeniden varoluşa dönüş mümkün müdür? Rakip sınıf kim olduğunu, tarihsel, hukuksal, toplumsal ve politik misyonlarını hatırlayabilir mi? Bu yüzyılın hiper hareketli, yersiz yurtsuz olan ve/fakat yersiz yurtsuz da kılan teknokrat sermayesine meydan okuyabilir mi? Eşitsizlik ve kıyım düzeninin ne kadar devam edip etmeyeceği, bu soruların cevaplarının sınıfın mensuplarınca nasıl verileceğine bağlı olsa gerek. Elbette toplumun, sınıfla olan kesintisiz ve ilerici iştirakları da elzem…









