Tarih boyunca insan, göğe bakarken yere eğildi. Birileri kulağına “Sabret, asıl karşılık öbür tarafta,” diye fısıldadı; insan da elindekini bıraktı, itirazını susturdu, gözünü göğe çevirdi. Oysa göğe en çok bakanlar, yerde en çok ezilenlerdi. Cennet göğe değil, adalete aitti — ama adalet hep ertelendi. Saraylarda ipek halılar serilirken, yoksulun kapısına “tevekkül” yazılı bir kâğıt iliştirildi. Altın kadehlerde yükselen sesler, gecenin sessizliğinde annelerin fısıldadığı “sabır”ı bastırdı.
Kürsüler çoğaldıkça, alın terinin değeri daha derin bir sessizliğe gömüldü. İnsana kendi emeğini kutsal bir sınav gibi gösterdiler; ama o sınavın ödülü hiçbir zaman emekçiye verilmedi. Çünkü cennet vaadi, iktidarın en ince, en görünmez zinciriydi. Yoksulluğu sadece ekonomik bir kader değil, bilinçli bir yükümlülük gibi sundular. “Azla yetinmek erdemdir” diyenlerin masaları hiçbir zaman eksik olmadı. “Bu dünya geçici” diye vaaz verenler, geçici dünyaya devasa saraylar kazıdı. “Mal mülk Allah’ındır” diye haykıranlar, mülkü kendi adlarına tescil etti.
İnanç, adaletin değil; düzenin nöbetçisi yapılmak istendi. İtaat, insanın kaderiymiş gibi anlatıldı. Şükür, yoksulun omzuna iliştirilmiş yeni bir yük oldu. Oysa şükür, zalimin sofrasından düşen kırıntıya değil; kendi emeğine, kendi toprağına duyduğun minnettarlığa aittir. Ama onlar minnettarlığı boyun eğmeye dönüştürdüler; sabrı, suskunluğun diğer adı yaptılar.
Cenneti vaat edenler, açlığın kol gezdiği şehirlerde kendi saraylarının ışığını hiç kısmadı. Ne itibarlarından vazgeçtiler ne sofralarından bir lokma eksilttiler. Yoksula “sabret” derken, kendileri lüksün mermer havuzlarında yüzdü. Her gün insana değil, silaha yatırım yaptılar. Bir çocuğun defterine değil, bombaların ağırlığına para ayırdılar. Bir annenin sofrasına değil, toplu imha projelerine bütçe eklediler. İnsanı yaşatmanın değil, öldürmenin tekniklerini büyüttüler. Ve böylece cennet vaadi, dünyayı cehenneme çevirenlerin en parlak masalına dönüştü.
Her savaşın ardından, her sürgünün gölgesinde, her açlığın sessiz çığlığında gördük ki: Cenneti vaat edenler, cehennemin gerçek mimarlarıydı. Yine de onların beton sarayları yükseldikçe, bizim bilincimiz de, öfkemiz de, umudumuz da kök saldı. Altın tahtların gölgesinde değil, toprağın en kuru çatlağında bile bir filiz belirdi: insanın yeniden doğrulma cesareti. Çocukluğumu hatırlıyorum: Çiftçi tarladan döner, ellerini kurular, “Bugün de bir avuç tohum attık,” derdi. O tohumlar yeşerir; fakat hasat çoğu zaman başkalarının ambarına taşınırdı. “Sabret,” derlerdi, “Öbür tarafta cennet var.” Ekici hafifçe gülümserdi: “Cennet burada olsaydı, tohumlarımız da bizim olurdu.” İnsan büyüdükçe anlıyor: Cennet bir söz değil, bir düzen; bir vaat değil, bir emeğin karşılığıdır.
Birilerinin göğe sakladığı değil, bir halkın toprağa işlediğidir. Bir gün gelecek — biz ayağa kalkacağız. Cenneti gökte aramayacağız artık; onu toprağın kokusunda, emeğin sofrasında, birlikte yaşamanın ağır ama onurlu yükünde arayacağız. Yoksulun sesini duymayan düzen ömrünü tamamlayacak. Çünkü hakikat ne gökte saklı bir sırdır ne de yeraltında mühürlü bir vaat. Hakikat, insanın içindeki o sarsılmaz adalet duygusunda yaşar; kimse onu tamamen susturamaz.
Cenneti vaat edenler dünyayı cehenneme çevirdiler — ama biz, o karanlığın içinden bile yolumuzu bulduk. Toprağa düşen her tohum, gecikmiş bir itirazdır aslında. Ve her sabah, o itiraz biraz daha büyüyor. Belki de mesele hep buydu: Tohumun kime kaldığı, ekmeğin kim tarafından bölündüğü, sofrada kimin misafir sayıldığı. Bugün biliyoruz ki gerçek cennet bir yer değil; bir yaşama biçimi, bir adalet duygusu, birbirine yük olmayan insanların kurduğu sessiz bir düzen. Ve insan bir kez doğrulmaya karar verdiyse, hiçbir karanlık onun yolunu tamamen kapatamaz.











