Rojava, Kürt siyasal tahayyülünde yalnızca bir coğrafi alanı değil, aynı zamanda tarihsel sürekliliği, toplumsal hafızayı ve siyasal direnişi temsil eden simgesel bir kavramdır. Kürt siyasal hareketinin erken dönem metinlerinde Rojava, Güneybatı Kürdistan ya da Küçük Güney olarak adlandırılmıştır. Halk arasında ise 1923 Lozan Antlaşması’ndan sonra “binxet” kavramı kullanılmıştır. Bu terim, Bağdat–İstanbul demiryolunun güneyini ifade etmekte ve Kürt halkı açısından ulus-devlet sınırlarının yapaylığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Éfrîn–Antep, Kobanî–Suruç, Serêkanî–Ceylanpınar ve Qamışlo–Nusaybin gibi kentler tarihsel, kültürel ve dilsel açıdan birbirinden kopuk değil, aynı bütünün parçalarıdır. Kurmancî lehçesinin yerel ağızları karşılıklı olarak süreklilik göstermekte; Éfrîn Kürtçesi, Qamışlo’dan ziyade Antep Kürtçesiyle benzerlik taşımaktadır.
Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte Kürtler, kısa bir sessizlik döneminin ardından 19 Temmuz 2012’de Kobanî’de Rojava Devrimi’ni gerçekleştirmiştir. “Rojava” kavramının siyasal literatüre girişi, PKK kurucularından Cemil Bayık tarafından sağlanmıştır. Uzun yıllar Suriye’de bulunmuş olması, Bayık’ın Suriye devlet yapısını ve Kürt toplumunun sosyopolitik dinamiklerini yakından tanımasına olanak tanımıştır. Ancak Rojava kavramının zamanla böylesine güçlü ve çok katmanlı bir siyasal anlam kazanacağı, onu literatüre kazandıranlar tarafından dahi öngörülememiştir. Rojava kısa sürede yalnızca bir bölge adı olmaktan çıkarak siyasal, toplumsal, kültürel ve ekolojik bir deneyimi; özellikle kadınların öncülük ettiği özgün bir devrimci pratiği ifade eden simgesel bir kavrama dönüşmüştür.
2014 yılında Kobanî kuşatması devam ederken sosyolog Engin Sustam, Rojava Devrimi’nin tarihsel önemine dikkat çeken bir değerlendirme yapmıştır. Sustam, Rojava Devrimi’nin ayakta kalıp kalmayacağının belirsiz olduğunu, ancak bundan sonra yazılacak devrim tarihlerinin Rojava’ya atıf yapılmadan eksik kalacağını belirtmiştir. Bu değerlendirme kaleme alındığında Kobanî kent merkezinin yaklaşık yüzde 80’i DAİŞ tarafından işgal edilmiş durumdaydı ve kentin düşmesi neredeyse kesin görülüyordu. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gaziantep’te yaptığı ve Kobanî’nin düşmek üzere olduğunu ima eden açıklamaları da bu beklentiyi pekiştirmekteydi.
6–8 Ekim tarihlerinde Kuzey Kürdistan başta olmak üzere Avrupa’nın birçok kentinde Kürt halkı ve dayanışma çevreleri kitlesel biçimde mobilize olmuştur. Uluslararası kamuoyunda oluşan baskı sonucunda DAİŞ’e karşı kurulan koalisyon hava saldırılarına başlamış, 134 gün süren kuşatmanın ardından Kobanî kent merkezi DAİŞ işgalinden kurtarılmıştır. Kobanî direnişi, Rojava’yı yalnızca bölgesel bir deneyim olmaktan çıkararak küresel ölçekte bir direniş ve umut sembolüne dönüştürmüştür.
Günümüzde en çok tartışılan soru, Rojava Devrimi’nin tasfiye edilip edilmediğidir. Halep merkezli son gelişmeler, Rojava’nın uluslararası düzeyde yeni bir kuşatma süreciyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. ABD ile İran arasındaki gerilim, bu sürecin daha geniş bir jeopolitik bağlam içinde değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Ortadoğu’da, özellikle Suriye sahasında yaşanan gelişmeler, mezhepsel ve dinsel eksenli çatışmaların derinleştiğine işaret etmektedir.
HTŞ’nin Türkiye desteğiyle Fırat’ın doğusuna yönelik ani askeri hamleleri, Rojava’da fiilî bir durum yaratma ve devrimci kazanımları ortadan kaldırma amacını taşımaktadır. Bu süreçte Türkiye’nin, ABD ve özellikle İngiltere ile örtük mutabakatlar içinde hareket ettiği ileri sürülmektedir. Sahadaki askeri pratikler, bu sürecin NATO çerçevesinde yürütüldüğüne dair güçlü göstergeler sunmaktadır. Kentlerin kuşatılması, altyapının hedef alınması, su ve elektrik kesintileriyle teslim alma süreçlerinin işletilmesi, sahadaki savaş pratiğinin temel unsurları hâline gelmiştir. Sürekli ilan edilip ihlal edilen ateşkesler ise belirsizliği ve insani krizi derinleştirmektedir.
Bu durum, yalnızca Rojava halkı için değil, tüm insanlık açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir “Gazzeleşme” senaryosunu gündeme getirmektedir. Bu bağlamda Kürtlerin bugün açık bir soykırım tehlikesiyle karşı karşıya olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Efrîn, Serêkanî ve Girê Spî’de yaşananlar, bu tehlikenin soyut bir ihtimal değil, somut ve yaşanmış bir süreç olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu bölgelerde Kürt nüfus sistematik biçimde yerinden edilmiş, insanlar evlerinden ve topraklarından zorla koparılmış, demografik yapı bilinçli müdahalelerle değiştirilmiştir. Zorla göç, mülksüzleştirme, keyfî tutuklamalar ve silahlı grupların sivil yaşam üzerindeki tahakkümü, etnik temizlik pratiğinin açık göstergeleri olarak ortaya çıkmıştır. Bu deneyimler, Rojava’ya yönelik tehditlerin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda varoluşsal bir nitelik taşıdığını göstermektedir.
Kürt siyasal hareketinin hem Kürdistan’da hem de Avrupa’da hızlı ve sürekli bir mobilizasyon içinde olması, bu tehlikenin algılandığını ve sürecin tarihsel bir kırılma noktası olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Siyaset bilimci Hamit Bozarslan’ın 2014–2015 Kobanî savaşı için yaptığı değerlendirme, bu direnişin Kürt siyasal öznesinin Türkiye devletinin taleplerine tabi olmayı reddettiğinin açık bir göstergesi olduğunu ifade etmektedir. Türkiye devletinin Rojava Kürtlerinden cihatçı yapılarla birlikte hareket etmelerini ve Esad rejimine karşı savaşmalarını talep etmesi, bu reddiyenin arka planını oluşturmaktadır. Salih Müslim’in Ankara’da ağırlanmasının ardından bu teklifi reddetmesi ve sonrasında hakkında tutuklama kararı çıkarılması da bu bağlamda anlam kazanmaktadır.
Rojava kuşatmasının sonuçlarını öngörmek güçtür. Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalinin tartışıldığı bir dönemde dünya derin bir belirsizlik içindedir. Antonio Negri’nin “çokluk” kavramıyla işaret ettiği üzere, yeni siyasal ve toplumsal alternatifler yaratmak her zamankinden daha hayati hale gelmiştir. Kürt siyasal hareketi, askeri ve diplomatik alanlarda bu alternatifleri inşa etmeye çalışmaktadır. Bu çaba, sağ iktidarların küresel ölçekte güç kazandığı bir dönemde ayrı bir önem taşımaktadır.
Kapitalizm tarihsel olarak her büyük kriz döneminde savaşı bir çıkış yolu olarak kullanmıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bu durumun en çarpıcı örnekleridir. Eric Hobsbawm’ın 2008 yılında dile getirdiği “çok kan akacak” öngörüsü, günümüzde yeniden anlam kazanmaktadır. Frankfurt Okulu’nun yaklaşımına göre faşizm, kapitalizmin istisnai bir sapması değil, onun yapısal bir sonucudur. Bu nedenle liberalizmi sorgulamadan faşizmi anlamak mümkün değildir. Günümüz sağ popülist liderlikleri de bu yapısal krizin siyasal tezahürleri olarak değerlendirilmelidir.
Tarihsel deneyimler, büyük savaşların büyük yıkımlarla sonuçlandığını göstermektedir. Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni halkı, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi halkı soykırıma uğramıştır. Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalinin konuşulduğu bir dünyada, benzer bir yıkımın başka halkların kaderi olmaması en büyük temennimdir.











