Remzi Zengin: Küresel Savaş 4; İran’ın Kapısında…

Genel

İran’a bir müdahale olacağından şüphe yoktu. Artık an meselesidir ve şimdi bu müdahalenin bölgesel etkilerini konuşmanın, öngörmenin ve tedbirlerini almanın zamanı. Müdahale anından çok çok İran’ın ne tür misillemeler yapacağı, direnişin ne kadar süreceği ile kimlerin bu süreçten ne kazanarak çıkacağı daha önemlidir.

İran Düşerse Ne Olur?

İran’ın düşmesi ilk önce Doğu Akdeniz’i etkiler, ki Kürdistan oradadır. Ortadoğu’da bir rejim çöker ama bir kraliçe arı dümüş olur. Türkiye’nin manevra alanını, Şii jeopolitiğinin sürekliliğini, Siyasal İslam’ın iki ana damarını (Şii Hizbullah, Sünni Hizbullah) aynı anda koruyan bir kovandır. Bu kovan düştüğünde: Türkiye diken üzerinde kalır. Ne Batı’ya yaslanabilir ne Avrasya blokuna sığınabilir, Batı’nın açık hedefi haline gelir. İsrail rahatlar. Kürtlerin güçlenmesi, hem İran eksenini hem siyasal İslam bloklarını geriletir. Batı inisiyatif kazanır. Bu inisiyatif stratejik Kürt  Dengesi  olarak yeni Ortadoğu’da yerini alır.

Rojava’daki bir adımlık geri çekilme bu süreçte yapılacak iki adımlık sıçrama için mükemmel bir pozisyon almaktır. Suriye’de 2011’de başlayan iç savaş sonrası Bakur’dan yapılan bir adımlık geri çekilme olmasaydı iki adımlık bir Rojava sıçrayışı gerçekleşemeyebilirdi.

İran sonrası denklem kaçınılmaz olarak Şam merkezli bir yeniden yapılanmayı gündeme getirecek. Yeni konjonktürde Kürtler ABD, Avrupa, İsrail, Dürziler, Aleviler, HTŞ’den rahatsız olan Sünni Araplar ile aynı politik zeminde buluşabilecek tek aktördür. Bu, ideolojik bir birliktelik değil; statükonun tasfiyesi üzerine kurulu kendini katma koalisyonudur. Federalizm bu nedenle romantik değil; zorunlu bir çözümdür.

İdeolojik sınırların yerini stratejik hatların almaya başladığı Ortadoğu’da “yerel krizler”, “vekil savaşları” ya da “kontrollü gerilim” kavramları geride kaldı. Bugün uygulanan, engellenemez bir Küresel Savaş’ın bölgesel cephelere ve operasyonlara bölünerek yaşanması, kontrol altında yaşatılmasıdır. Gündemde bunlardan biri olan İran müdahalesi var.

Bu müdahale yalnızca İran rejiminin geleceğiyle sınırlı değil; Ortadoğu’nun beş yüz yıllık statükosunun tasfiyesi söz konusudur.

Ortadoğu’nun bugünkü siyasi haritasının 1. Dünya Savaşı ve Sykes–Picot ile şekillendiği yönündeki yaygın kanaat eksik ve yanıltıcıdır. Asıl kurucu metin, 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşmasıdır. Osmanlı ile Safevi Devleti arasında imzalanan bu antlaşma Sünni-Şii, Türk-Fars, merkez-çevre dengesini kuran jeopolitik mutabakattır.

Bu hat, Irak’tan Kürdistan’a  İran platosundan Suriye‘ye kadar uzanan bir güç dengesini tanımlamış; Kürtleri bu dengenin tam merkezine, fakat öznesiz konuma hapsetmiştir. 1. Dünya Savaşı bu düzeni yıkmamış, yalnızca Osmanlı ayağını zayıflatmış, İran eksenli statükoyu ise belki tahkim etmiştir. Bugün İran müdahalesi konuşuluyorsa Kasr-ı Şirin düzeni çökmektedir.

1. ve 2. Dünya Savaşlarının temel dinamiği şuydu: Devletler arası pazarlıklar tıkanınca, güçler sahaya indi. Bugün yaşanan tam olarak budur. ABD-Çin-İran üçgeninde ABD-İsrail-Avrupa hattında ya da Rusya’nın konumlanışında mesele artık “anlaşma maddeleri” değil. Doğu Bloku Putin liderliğinde “dünya 5’ten büyüktür” ve “yeni dünya düzenini biz kuracağız” ifadeleleriyle çok küresel nizama ve mevcut dünyaya savaş açılmıştır. Küresel savaş, diplomasiyle ertelenemeyen bir noktaya gelmiştir.

ABD için İran dosyası; Çin’in Ortadoğu’ya sızmasının, Rusya’nın güney kuşağını koruma çabasının ve Avrupa’nın enerji ve güvenlik denklemindeki kırılganlığının aynı anda kesiştiği bir düğümdür. Bu nedenle İran meselesi ikili pazarlıklarla çözülemez. Nükleer müzakereler, yaptırımlar, arka kapı diplomasisi yalnızca zaman kazandırmıştır. Güçler sahaya inmek zorundadır.

Erken Doğum: İran Savaşı Neden Dün Başlamadı?

Çin, Rusya ve Türkiye’nin İran’ı korumaya dönük hamleleri ABD’nin doğrudan sahaya inişini geciktirdi. Ocak’ın ilk haftasında İran’da başlayan halk eylemliliği ile birlikte Suriye’de bir operasyonun başladığını gördük. Trump’ın “geliyorlar” mesajları en fazla 72 saat sonra başlayacakmış gibi bir algı yaratırken Suriye ve Rojava arasında meydana gelen gelişmeler gündemi tamamen değiştirdi, İran’daki direnişi ikinci plana itti. Tam 30 gün geçti ve bu satırların yazıldığı sırada ABD’den Ortadoğu’ya 50’nin üzerinde en büyük askeri kargo uçağı havada idi. Yani Rojava’ya yönelik saldırılar İran’a yapılacak müdahaleyi ertelemedi.  

Doğu Bloku için Rojava’nın model olarak geriletilmesi Kürt-Batı ilişkilerine darbe vurulması, İran savaşı açılırken Rojava’nın destabilize edilmesi ve Kürtlerin sahadan düşmesiyle Batı’nın bölgesel manevra alanının daraltılmasıydı. Askeri müdahale hazırlıkların halen bitmemiş olması ise bize müdahale anını etkilemediğini gösteriyor.

İran’a Karşı Konumlanmak mı, İran’la Aynı Torbaya Girmek mi?

Türkiye bu süreçte İran-ABD arasında masada çözüm peşinde koşturuyor. HTŞ’nin Şam iktidarını ele geçirdiğinden beri İran’ın Suriye’de görünmezlik pelerini giydiğini unutmayalım. HTŞ ve Colani de İran etkisini bir “hokus pokus” ile ortadan kaldırdığı algısını oluşturmaya çalışıyor. Bu saklama bir korumanın parçasıdır. Türkiye ve Suriye’nin İran Müdahalesinde yardımcı rol almasını beklemek bir kafa karışıklığından başka şey değildir. Strateji söylemle değil, sonuçla ölçülür. Belki biz askeri hazırlıkları takip ederek Rojava’ya yönelik saldırıların İran’a müdahaleyi geciktiren faktör olmadığını biliyoruz ama İran’da sokağa dökülen milyonları olumsuz etkilediğini bütün dünya gördü. İnsanlar DAIŞ’e karşı konulan tavrın El Kaide’ye karşı konulmamasını ve üstelik bu çatışmada Kürtler gibi bir aktörün radikal ve kararlılıkla savunulmamasını kaypakça ve güvenilmez olarak not ettiler. Doğu ne kadar cehennem olursa olsun, Batı birlikte yürünebilecek sağlam bir değnek değil, Üçüncü Yol tahkim edilmelidir.

 Türkiye açısından mesele şudur: İran’a karşı mı duruyorsun, yoksa İran’ın düşmesini mi engelliyorsun? Bu ayrım nettir. Türkiye’nin ve HTŞ’nin pratikte yaptığı şey, İran’ın düşmesini stratejik olarak zorlaştırmak, ezilen halkların müttefik arayışı ve güç biriktirmesini bozmaktır.

Batı stratejisinde “niyet okuması” yerine etki okuması vardır. Batı için yeni dönemin en kritik kırılması şudur: Sorunlu aktörler tek tek değil, birlikte değerlendiriliyor. Türkiye, HTŞ, İran ve onlarla temas eden tüm yapılar; aynı stratejik başlık altında okunuyor. Batı’nın Ortadoğu’yu yeniden yapılandırma planlarını maliyetlendiren aktörler. Bu noktada Türkiye’nin konumu özellikle dikkat çekicidir.

Türkiye fiilen Batı ittifakının değil, Doğu Bloku’nun davranış kodlarıyla hareket ediyor. Klasik bir Doğu Bloku ülkesi gibi pasif değil; kaos üretme kapasitesiyle liderlik etmeye çalışıyor. Stratejisi, krizleri çözmek değil, çoğaltmak, dosyaları kapatmak değil, birbirine dolamak, Batı planlarını bozmak, neo osmanlıcılık stratejisi ile Rus-Çin Bloku’nun küresel hegemonya stratejisine güç vermek. Bu strateji, İran’ın düşmesine karşı örtülü bir dirençtir. Çünkü İran’ın düşmesi, Ortadoğu’daki belirsizlik alanlarını azaltır; Türkiye’nin manevra alanını daraltır, bir 20.yy parantezi olan Türkiye’yi çöküşe sürekler. Dolayısıyla Türkiye, İran’a karşı değil; İran’ın düşmesine karşı konumlanmaktadır. Bu kritik ayrım daha doğru öngörüler içindir.

Kürt Dengesi bu Satrançta Neden Hedefte?

Ortadoğu’da bugün yaşanan çatışma, bir toprak ya da rejim kavgası değil. Bu, 20. yüzyıl düzeninin ölüm süreci ile 21. yüzyıl alternatiflerinin doğum sancısı arasındaki mücadeledir. Batı, kendi kurduğu eski dengeyi tasfiye etmeye karar vermiştir; İran merkezli düzeni, vekâlet savaşlarını ve donmuş krizleri bitirmeyi istemekte. Kürtler Batı için kaçınılmaz bir alternatif olarak öne çıkmakta. Doğu Bloku refleksiyle hareket eden Türkiye–İran–HTŞ hattı ve Irak merkezi yapısı, Kürt dengesini boğmaya çalışmakta.

Türkiye, İran, HTŞ ve Bağdat yönetimini birleştiren şey ideoloji değil; statükoculuktur. Hepsi, 20. yüzyıldan kalma merkeziyetçi, güvenlikçi ve krizle beslenen devlet aklının ürünüdür. Bu aktörler için en büyük tehdit, Batı’nın değil; Batı’nın yerine geçebilecek yeni bir bölgesel modelin ortaya çıkmasıdır. Bu durum, Kürtleri 21. yüzyıl tipi bir aktör yapar. Doğu Bloku böyle aktörleri tolere edemez. Alternatif doğarsa, mevcut güçlerin meşruiyeti çöker.

Kürtler, bu büyük dosyada denge bozucu değil, denge kurucu bir aktördür. Bu nedenle hedefteler.

Kürtlerin sahada istikrarlı kalması Batı’nın İran dosyasını daha rahat açmasını sağlayacaktı. Bu yüzden, İran Kürtleri baskılar, Türkiye Kürt alanlarını istikrarsızlaştırır, Kürtleri birçok bölgesel etki ile zorlar, hatta ve en büyük hedef olarak Kürt hedefleri ile Batı programını çatışmaya zorlar ve böylece aradaki ilişkiyi provoke ederek 1912-21 gibi ayrılığa zorlar. Buna anti-emperyalizm kılıfının giydirildiği de gözden kaçmamalı. Haşd-i Şabi pusuda bekler, HTŞ ise Kürtlerle temas eden her alanı krizleştirir. Ve bu güçler tüm bu pozisyonları birbiriyle bağlantılı ortak yürütür.

Ortadoğu Savaşa Hazırlanırken Kürtlerin Sessizliği: Erken Hedef Olmamanın Stratejisi

Rojava’daki askerî sessizlik ile diplomatik görünmezlik; Başûr’daki diplomatik temas yoğunluğu ile askerî sakinlik birbirinden bağımsız değil. Aksine, aynı stratejik aklın iki farklı sahadaki tezahürüdür. Kürtler bugün “hareketsizlik” değil, erken hedef olmamaya dönük bir bekleme pozisyonu almış durumdadır.

Savaşlar birden başlamaz. Önce hedefler belirlenir, ardından “kontrol edilebilir” aktörler zayıflatılır. Bu evrede özne olamayan ama görünür olan yapılar ilk darbeyi alır. Kürt siyasal aklı, özellikle Rojava tecrübesiyle bunu acı biçimde öğrendi.

Rojava’nın son günlerdeki  geri çekilişi çoğu çevre tarafından “yenilgi” ya da “tasfiye” olarak okundu. Oysa bu geri çekilme, askeri değil stratejik bir daralmadır. Alan küçültülmüş, görünürlük azaltılmış, çatışma iştahı düşürülmüştür. Çünkü büyük fırtına öncesi ayakta kalmanın yolu, rüzgârın tam ortasında bayrak sallamak değil; kökleri derine salmaktır.

Bu, romantik bir direniş anlatısı değil; soğuk bir güç hesabıdır.

Rojava bugün ne yüksek perdeden siyasi söylemler üretiyor ne de sahada agresif askerî hamleler yapıyor. Bu bir zayıflık göstergesi değil; hedef listesinin alt sıralarına düşme çabasıdır. Rojava biliyor ki: İsrail-İran hattı sertleştikçe, ABD-İran gerilimi sıcak çatışma ihtimaline yaklaştıkça, Türkiye, Rusya ve Şam savunmasız ama görünür olanı hedefleyecek.

Rojava’nın bugün yaptığı, “ben buradayım ama kavganın tarafı değilim” mesajını hem sahaya hem masaya vermektir. Bu, pasiflik değil; kontrollü koruma çizgisidir.

Başûr ise bunun tamamlayıcı yüzüdür. Askerî olarak sakin, diplomatik olarak aktiftir. Temaslar artmakta, mesajlar verilmekte, kapılar açık tutulmaktadır. Başûr’un rolü, bu bekleme sürecinde Kürtlerin “sigorta alanı” olmaktır.

Burada amaç bir güç gösterisi değil; meşruiyet alanını korumaktır. Savaş öncesi dönemde diplomasi, savaş sırasındaki silah kadar değerlidir. Başûr bu rolü üstlenirken, Rojava’nın sessizliğiyle çelişmiyor; onu tamamlıyor. İki parça arasında kurulan bu denge, Kürt siyasal aklının son yıllarda ulaştığı en rasyonel noktadır.

Sessizlik Bir Zayıflık Değil, Güç Saklama Biçimidir

Ortadoğu’da yaklaşan savaş, herkes için yıkıcı olacak. Herkes için aynı sonuçları doğuramaz. Kimileri bu savaşa bağırarak girecek, kimileri sessizce ayakta kalacak. Kürtler bugün bağıranlar arasında değil. Biliyorlar ki bu savaş henüz onların savaşı değil. Önce başkaları hesaplaşacak, başkaları yıpranacak, başkaları alan kaybedecek. Kürtler ise bu süreci erken hedef olmadan, kontrollü koruma çizgisinde sessiz ama hazırlıklı geçirmeye çalışıyor.

Bu sessizlik bir geri çekilme ve zaman kazanma stratejisidir. Ortadoğu’da zaman kazanan, çoğu zaman oyunu kazanan olur. Dolayısıyla Rojava’nın stratejik geri çekilmesi ve Rojava ile HTŞ arasında yapılan geçici antlaşma, ideolojik değil; tamamen askeri ve jeopolitik bir ara çözümdür. İran dosyası açılmadan önce kendini koruma altına almadır.

ABD İran için artık Sahaya İndi

ABD’nin Ortadoğu’da “sahaya inmesi”, yalnızca askeri bir hamle değildir; stratejik bir seviye değişikliğidir. Bu adım, Washington’un artık “yerel ortaklar sahayı yönetsin” evresini kapattığını ve dengeyi doğrudan kuran aktör konumuna geçtiğini ilan eder.

Uzun bir süredir ABD, Ortadoğu’da maliyeti düşürmek adına vekil güçler, bölgesel ortaklar ve sınırlı angajman politikası izliyordu. İsrail caydırıcılığı, Körfez finansmanı, Kürtlerin sahadaki istikrar rolü ve diplomatik baskı mekanizmaları bu mimarinin parçalarıydı. Gelinen noktada bu yapı yetersiz kaldı. Mesele kriz yönetimi değil; jeopolitik kırılmadır.

ABD’nin sahaya inmesi, “askeri varlık artırımı” gibi dar bir çerçevede okunamaz. Bu, karar verici katmana iniş demektir. ABD artık yalnızca sonuçlara tepki veren değil, sahadaki dengeyi doğrudan belirleyen güç rolünü üstlenmiştir. Makro düzeyde rejimi, mikro düzeyde sahayı kontrol edebilecek kapasitedeyim mesajını veriyor.

Mesajı nettir: İran artık dokunulmaz bir alan değil. Ne coğrafya, ne vekil ağları, ne de siyasi kalkanlar mutlak koruma sağlayabilmekte. İran, ilk kez bu kadar açık biçimde operasyon alanı olarak tanımlanmaktadır. Bu, klasik bir işgal tehdidi değil. Daha sofistike, daha parçalı ve daha yıpratıcı bir stratejidir. Ani çöküş değil; dengeyi İran aleyhine kalıcı biçimde bozmaktır.

Bu noktadan sonra hiçbir aktör “denge dışarıda kuruluyor” varsayımıyla hareket edemez. Denge, sahada ve ABD’nin doğrudan müdahalesiyle kurulmaktadır.

İran savaşı, 20. yüzyıl boyunca Ortadoğu’ya zorla giydirilmiş bütün dengelerin tasfiye sürecinin sona doğru giden önemli parçasıdır. Bu nedenle İran savaşı, eski Ortadoğu’nun cenaze törenidir. Bu cenazede gömülen şey yalnızca bir rejim ya da bir devlet değildir. Gömülen, yüz yıllardır Kürdistan’ı işgal ederek ayakta duran siyasal mimaridir. Gömülen, Ortadoğu’yu yönetilebilir bir kriz alanı olarak dizayn eden 20. yüzyıl düzenidir.

İran, Ortadoğu satrancında bir taşa bir takıma benzetilebilir. Ortadoğu’da hangi bloğun ne kazanacağına ya da ne kaybedeceğine İran satrancı karar verecektir. Bu satrançta geri çekilmek, beklemek ya da tarafsız kalmak gibi bir seçenek yoktur. Çünkü İran denkleminde kaybeden, yalnızca İran’da kaybetmez; Levant’ta, Körfez’de, Kafkasya’da ve hatta Avrupa güvenlik mimarisinde kaybeder.

Bu yüzden “İran’da kazanan kazanır” cümlesi bir slogan değil, çıplak bir stratejik gerçektir.

Bugün ABD ve İsrail, küresel savaşın Ortadoğu cephesini kazanmak istemektedir. Bu istek, yalnızca İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamakla ilgili değildir. Asıl hedef, Rusya–Çin–İran-Türkiye ekseniyle temsil edilen alternatif küresel düzen arayışını Ortadoğu’dan kırmaktır. İran’ın direnci, bu eksenin en sert ve ideolojik olarak en dayanıklı halkasıdır. Bu halka kırılmadan küresel güç dengesi yeniden kurulamaz.

Bu nedenle İran savaşı, aslında küresel savaşın kilit cephesidir.

Bu evrede tarafsız alan yoktur, gri bölgeler daralmaktadır. Ve bu süreçte ayakta kalacak olanlar, sahadaki yeni dengeyi doğru okuyanlar olacaktır.

İlginizi Çekebilir

Avrupa’da Amerika’ya güven dibe vurdu: Trump ve Grönland etkisi
Mesud Barzani, Mazlum Abdi ile bir araya geldi

Öne Çıkanlar