Rojava sarsıldı fakat yıkılmadı. Asıl mesele şu: Bu sarsıntı Rojava’yı kendine mi getirecek, yoksa bir Kürt ütopyası olarak örülen bu dikili taşı temelinden mi yıkacak?
Ortada ciddi bir kırılmanın olduğu açık. Bu sarsıntının ana sebeplerinden biri, son 14 yılda Kuzey Kürdistan kaynaklı olarak Rojava’ya dayatılan ya da uygulanan politikalardır. Ancak şu gerçeğin de altını çizmek gerekir: Eğer bugün “Rojava sarsıldı ama yıkılmadı” diyebiliyorsak, bu yapının inşasında da aynı politik hattın belirleyici rolü vardır.
Öte yandan Rojava’nın ortaya çıkışı yalnızca Kürtlerin yeteneği ve iç dinamikleriyle açıklanamaz. Arap Baharı’yla başlayan ve Suriye’ye ulaşan bölgesel fırtına; Kürtlerin, başta ABD olmak üzere birçok uluslararası güçlerin desteği ve koruma şemsiyesi altında alan kazanmasına zemin hazırladı. Abdullah Öcalan’ı lider olarak gören ve ona bağlılığını her fırsatta dile getiren PKK gerillaları sahaya inip Rojava savunmasına müdahil olmasaydı bugün konuştuğumuz Rojava olur muydu? Olsaydı nasıl bir yapı olurdu? Bugüne kadar yaşar mıydı? Belki şimdi Güney Kürdistan gibi resmi statüsünü kazanmış da olabilirdi… Bütün bunlar artık cevabı olmayan, yalnızca ihtimaller düzeyinde kalacak sorular. Maalesef “böyle olmasaydı böyle olurdu ya da böyle olsaydı böyle olurdu” diye elimizde geçmişi ölçecek bir ölçek yok.
Son günlerde Kürt kamuoyunda bu çerçevede ciddi bir tartışma yaşanıyor. PKK taraftarlarının “ilkel milliyetçiler” olarak adlandırdığı Kürt milliyetçileri, PKK çizgisini Rojava’da yaşananların başlıca sorumlusu olarak görüyor. İddialarına göre ideolojik bağlılıklar, Kürt çıkarlarının önüne geçti; bu nedenle tarihî fırsatlar heba edildi.
PKK çizgisini savunanlar ise tam tersine, Rojava’nın bu politika sayesinde ayakta kaldığını ileri sürüyor. Ve bugüne kadar uygulanan politikaların doğru olduğu savunuyorlar. Eleştirileri “ilkel milliyetçilikle” ya da “karanlık odakların” etkisiyle açıklıyorlar. Tartışma giderek sertleşiyor ve taraflar birbirini “Kürt ilkel milliyetçisi” ya da “MİT ajanı” olmakla suçlayacak noktaya savrulmuş durumda.
Oysa ortada iki temel gerçek var.
Birincisi şu: 2013’ten itibaren cihatçı grupların Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürtlere saldırması karşısında halkı örgütleyen, YPG-YPJ’yi kuran, kantonları ilan eden ve dağlardan Rojava’ya inerek bu savunma hattına katılan güç Abdullah Öcalan’a bağlı PKK kadrolarıydı. Bu tarihsel realite hiç kimse tarafından inkâr edilmiyor.
İkincisi ise şu: PKK dediğimiz yapı uzaydan gelmediği gibi ilkel diye hitap edilen Kürt milliyetçileri de PKK kadroları gibi Kürt anaların yetiştirdiği Kürt halkının evlatlarıdır. Kimisi bizzat bedel ödemiş kimisi ailelerinde şehitleri vardır. Bu gerçek, tartışmayı “şeytanlaştırma” üzerinden yürütmenin anlamsızlığını gösterir.
2013’te Serêkaniyê’ye yönelik saldırılar, Şengal’in 1 Ağustos 2014’te İŞİD tarafından hedef alınması, Kobanê’deki tarihî direniş… Tüm bu süreçler, Kürtlerin askeri ve siyasi varlığını bölgesel ve uluslararası düzlemde görünür kıldı. İŞİD’in durdurulması hedefi, ABD ve müttefiklerini Kürt güçleriyle sahada ortaklığa zorladı. ABD’nin “terör” listesinde bulunan PKK kadrolarıyla Suriye Demokratik Güçleri adıyla aynı cephede İŞİD’e karşı savaşması, bölgenin paradoksal gerçeklerinden biri olarak tarihe geçti.
Bana göre eleştiri yapılacaksa, bu tarihsel direnişin kendisi değil; bu kazanımların nasıl korunacağı meselesi tartışılmalıdır. Eleştiri yıkmak için değil, var olanı güçlendirmek için yapılmalıdır. Her itirazı “ihanet” olarak görmek ise siyasi olgunlukla bağdaşmaz.
Kırk yılı aşkın süredir Kürdistan coğrafyasında büyük bir isyanın öncülüğünü yapan PKK’nin elbette doğruları olduğu kadar yanlışları da oldu. Irak ve Suriye’de ortaya çıkan fırsatları korumak adına farklı bir strateji izlenebilir miydi? Kürt çıkarlarını önemseyen ve ideolojiden önce ulusal Kürt mücadelesini önceleyen bir “ortak Kürt aklı” geliştirilebilir miydi?
Yukarıda da değindiğim gibi, Rojava’nın savunması büyük ölçüde Apocu bir hareketin öncülüğünde yürütüldü ve bu çerçevede 2013’ten 2025–2026’ya kadar elde edilen kazanımlar korundu. Ancak Apocu hareketin ortaya çıkış zemini, özgür ve bağımsız bir Kürdistan idealine dayanıyordu. Hareketi büyüten, ona toplumsal karşılık kazandıran ruh; Kürdistan özlemi ve kolektif bir gelecek hayaliydi. Kritik soru tam da burada düğümleniyor: Rojava’da ortaya çıkan bu tarihsel fırsat neden bu ruh temelinde tanımlanmadı ve inşa edilmedi? Neden bu fırsat, ilk günden daha açık bir Kürdistan perspektifiyle kurumsallaştırılmadı?
Yapılan eleştirilerin özü büyük ölçüde bu soruya dayanıyor. Ne var ki eleştiri ile savunma arasındaki gerilim, giderek sağır bir tartışmaya dönüşmüş durumda. Eleştiriler çoğu zaman ihanetle, savunmalar ise düşmanlıkla karşılanıyor. Oysa eleştirenlerin büyük bir kısmı ne gerillaya ne de YPG-YPJ’ye karşı bir pozisyonda. Sorgulanan şey, fedakârlık değil; stratejik yönelimdir.
Asıl mesele şu soruda somutlaşıyor: PKK, liderlere adanmış bir hareket olarak mı kalacak, yoksa Kürdistan idealini daha kapsayıcı ve kurumsal bir zeminde yeniden tanımlayarak yoluna mı devam edecek? Mesele Kürdistan’ın bağımsızlığının mümkün olup olmadığı tartışması değildir, mesele hayalinin önünde sıra dağların olup olmadığıdır.
Bana göre bu ikisi birbirinin alternatifi olmak zorunda değildir. Liderlik ile ulusal ideal birbirini dışlamadan da var olabilir. Mesele, bu dengeyi sağlıklı biçimde kurabilmektir. Nitekim 1990’lı yıllar, bu dengenin belirli ölçülerde mümkün olabildiğini göstermişti.
Rojava’nın kazanılmasının ardından, Türkiye’nin elindeki “PKK kartını” etkisizleştirecek daha köklü siyasi adımlar atılabilir miydi? Rojava yönetimi Kürt iç siyasetinde daha dengeli bir pozisyon alabilir miydi?
Bu sorular meşrudur ve tartışılmalıdır. Ancak amaç üzüm yemek olmalı; bağı, bahçeyi viran etmek değil. Ve tartışmanın ana amacı yarına dair olmalı…
Bütün bu farklı adımlar Türkiye’nin saldırılarını tamamen engeller miydi? Bunun garantisi yoktu. Kürtler her şeyi kusursuz yapmış olsalardı bile önlerinde dikensiz bir gül bahçesi olmayacağı kesindi. Fakat Kürtlerin yapması gereken, süreci mümkün olduğunca az riskle yönetmek ve en doğru adımları atmaya çalışmak olmalıydı. Ne yazık ki Rojava’yı yöneten akıl bu doğrultuda gözle görülür bir stratejik dönüşüm ortaya koymadı. Ulusal kazanımlar yerine ideolojik kazanımlara yöneldi ve bundan ısrar etti.
Rojava’da yaşananları bütünüyle “uluslararası komplo” söylemiyle açıklamak hem yetersiz hem de yanıltıcı bir okumadır. Böyle bir yaklaşım, yapılan hataların üzerini örtmek ve siyasi sorumluluktan kaçmak anlamına gelir.
Asıl tehlike ise şurada başlıyor: Eğer her kriz dış güçlerin komplosuna indirgenirse, yapılan yanlışlardan ders çıkarma ihtiyacı da ortadan kalkar. Bu durum, hataların tekrarlanacağı yönünde haklı bir kaygı yaratır. Kürt meselesini kişisel mesele haline getirmiş geniş bir kesimde tam da bu endişe büyüyor. Bu endişenin giderilmesi gereken yerde ve zamanda ortalıkta bolca “hain” liseleri dolaşıyor.
Rojava’nın üzerindeki katliam dalgasını durduran yalnızca saha dengeleri değildi. Asıl belirleyici olan, milyonlarca Kürdün ayağa kalkması ve oluşan toplumsal baskının uluslararası alanda güçlü bir karşılık bulmasıydı. Bu baskı, sahaya acil müdahaleyi zorunlu kıldı. Ve Fransa’dan ABD’ye kadar birçok siyasetçi tepkisini dile getirdi ve müdahalede bulundu.
Elbette uluslararası bazı çevrelerin ve aktörlerin süreçte rolü ya da onayı olmuştur. Bunların başında Türkiye, Trump ve bazı Körfez Arap ülkeleri gelir. Ancak bütün tabloyu yalnızca “uluslararası komplo” kavramına indirgemek hem analitik olarak zayıf hem de politik olarak kolaycılıktır. Bu yaklaşım, durumu anlamayı değil basitleştirmeyi tercih ettiği gibi Kürt tarafının eksiklerini örtme çabasından öteye gitmez.
Nitekim bugün Rojava temsilcilerinin uluslararası platformlarda diplomatik temaslarını sürdürdüğünü görüyoruz. General Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in Münih Güvenlik Konferansı’na katılarak birçok önemli aktörle görüşmesi, sürecin yalnızca gizli planlarla değil açık diplomatik temaslarla da şekillendiğini gösteriyor.
Dolayısıyla yaşanan her gelişmeyi “uluslararası komplo” çerçevesinde açıklamak, bir analiz yöntemi olmaktan çok bir psikolojik savunma mekanizmasına dönüşmüş durumda. Bu refleks, gerçek bir muhasebenin önünü kapatıyor. Bundan çıkmak gerekiyor.
Bir diğer kritik nokta ise şudur: Kürt güçleri, fiilen çekildikleri sınır olan Rojava’ya daha fazla odaklanmalıydı. Savaş ve barış stratejileri Kürt toprağının savunması üzerine kurulmalı; diplomasi de bu toprakların statüsü temelinde, açık biçimde Kurdî bir çerçevede yürütülmeliydi.
Örneğin, 1950’lerden bu yana Arap Kemeri politikasıyla demografik mühendislik uygulayan Arap milliyetçiliğinin yarattığı yapısal soruna karşı daha planlı adımlar atılabilirdi. Özellikle İŞİD’le en yoğun savaş döneminde, savaşın yarattığı olağanüstü koşullar bazı stratejik düzenlemeler için zemin sunuyordu. Arap nüfusu azalmak yerine Heseke gibi yerlerde son13 yılık savaştan dolayı çoğalmış durumda. İŞİD ile hareket etmiş birçok aşiret yapıları Kürt coğrafyasından kovulmalıydı. Bu yapılmadı. Bugün ise 13 yıl boyunca sahada atılmayan adımların bedelleriyle karşı karşıyayız.
Ancak tekrar vurgulamak gerekir: Rojava sarsıldı ama yıkılmadı. Bundan sonra izlenecek yol, onun yeniden güçlenmesini mi yoksa zayıflamasını mı beraberinde getirecek, belirleyici olan budur.
Asıl tartışılması gereken nokta da budur. Tarafların birbirini “ilkel miliyetçisi” ya da “MİT ajan” ilan etmesi kimseye kazanç sağlamaz. Bunun Kürt mücadelesine fayda getirmeyeceği de açıktır.
Rojava ve Kürtler belki de son zamanların en kritik kırılma anındadır. Bu kırılmayı görmezden gelip derinleştirmek ve ondan ders çıkararak daha güçlü bir yürüyüşe dönüştürmek de Kürtlerin kendi iradesine bağlıdır. Bu süreç; düşüncelerinden dolayı birbirini “ilkel Milliyetçi” veya “MİT ajanı” ilan eden dar çevrelerin değil, Kürt siyasetini, kurumlarını, medyasını ve sahadaki gücü etkileyebilen ortak aklın sorumluluğundadır. Sorumluluğu üstlenmiş akıl da ideolojik mevziide ısrar etmek yerine ulusal cephede ve kazanımda ısrar etmeli.









