Yaşadığımız çağın tanığı olmak, en az sanığı olmak kadar ince, bulanık ve görünmez bir zeminde durmaktır. Günümüz yüzyılında kadın olmak tam olarak bu tanımla eşdeğerdir. Her gün giderek büyüyen, çoğalan ve sonu gelmeyen bir şekilde her yere yayılan kadın cinayetlerinin doğrudan muhatabıyız.
Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabında Hannah Arendt, bir soykırımcı olarak yargılanan Eichmann’ın sıradanlığına ışık tutarak ideolojilerin hayatın her alanına nasıl sızdığını ve kendi ürünü olan kötülüğü nasıl yarattığını anlatır.
Zira Eichmann, hayal ettiğimiz gibi korkunç, psikopat, uyumsuz bir canavar değildir. Aksine kurallara ve yasalara sıkı sıkıya uyan, Hitler’e inanan ve terfi almaya çalışan bir bürokrattır. Bütün savunması boyunca verilen emirleri uyguladığını söyler. Aynı zamanda o dönemde kurulan, değiştirilen ve dönüştürülen dil de dikkat çekicidir. Arendt’in çarpıcı tespiti şudur: Büyük suçlar çoğu zaman büyük canavarlar tarafından değil, düşünmeden itaat eden sıradan insanlar tarafından işlenir.
Bu noktada mesele yalnızca bireyin karakteri değil, içinde bulunduğu ideolojik ve kurumsal yapıdır. İdeoloji yalnızca yukarıdan dayatılan bir siyasal söylem değildir; dilde, hukukta, aile yapısında ve gündelik alışkanlıklarda yeniden üretilen bir dünya tasavvurudur.
Bu durumu yaşadığımız Türkiye koşullarına uyarlarsak, şiddetin nasıl hayatımıza sızdığını görmek için daha geniş bir açı yakalayabiliriz.
Şiddet her zaman üniformalı değildir. Sizi bilmiyorum ama şiddet denilince benim aklıma ilk gelen figür üniformadır.
Toplumun en küçük ve en örgütlü yapı taşı olan aile birimine bakalım. Toplumsal roller belirgin bir şekilde düzenlenmiştir. Erkeklik ve kadınlık rolleri, bebeklikten yetişkinliğe ve yaşlılığa kadar normlarla şekillendirilmiştir.
Sistemin görünür bir öğesi olan erkek egemen bakış; siyasi, sosyal, ekonomik, cinsel, dinsel, kültürel ve dilsel alanlarda birbirinin içine geçecek ve birbirini besleyecek şekilde yapılandırılmıştır. Bir devlet başkanı olan erkeğin kadın politikası hakkındaki yorumu, toplumun içinde yaşayan sıradan erkeğin yorumunu belirler. İktidar ve devlet ideolojisinin bir sonucu olarak şiddet ve öldürme, münferit olaylardan ziyade bizatihi politik yapılanmayla meşruiyet kazanmıştır. Bu meşruiyet, erkeğin durduğu zemini açıklar.
Ayrıldığı eşini, sevgilisini ya da kız arkadaşını öldüren erkekler; hayatın görünmez sıradanlığı içerisinde sistemin ideolojisinden payına düşeni almış bir işçi, öğretmen, profesör, savcı, hâkim, şarkıcı, asker, polis, imam vb. olarak milyon kez çoğaltılabilir.
Hiçbiri psikolojik rahatsızlığı olan bir “psikopat” ya da “manyak” değildir. Türkiye toplumu içerisinde yaşayan bireylerdir.
Aynı sistem içerisinde yapılanan kadınlık ise televizyonların, reklamların ve gazetelerin bir teşhir nesnesi olarak tezahür eder.
Bu ay, aynı gün içerisinde öldürülen altı kadının hikâyeleri birbirine benzer. Kadınlardan biri sığınma evinde kalmaktadır; iki kadının, boşanmak istedikleri eski eşleri hakkında uzaklaştırma kararı vardır. İkisi eski eşleri tarafından öldürülür. Bir kadın ise ablasıyla birlikte eniştesi tarafından öldürülür. Faillerin hepsi erkektir.
Şiddet öncelikle dilin içerisinde başlar; izlediklerimize, okuduklarımıza, giydiklerimize ve hayatın her alanına sızar.
Biz kadınların, sistemin bütün bu sızıntılarını kapatıp kendi öz örgütlülüğümüzü oluşturmaktan, kendimizi korumayı öğrenmekten, kendimizi ve birbirimizi savunmaktan başka çaremiz yoktur.
Bu nedenle mesele yalnızca tek tek faillerle sınırlı değildir. Eğer kötülük sıradansa, onu mümkün kılan düşünmeme hâli de sıradandır. “Sıradan Eichmannlar” benzetmesi, bireyleri Nazi suçlularıyla özdeşleştirmek için değil; sistemlerin sıradan insanlar aracılığıyla işleyebildiğini hatırlatmak içindir.
Dolayısıyla çözüm yalnızca cezai yaptırımlarda değil; erkekliği yeniden tanımlayan, cinsiyet eşitlikçi bir toplumsal tahayyüle dayalı dönüşümde aranmalıdır. Kadınların öz örgütlülüğü, dayanışması ve kamusal alandaki varlığı bu dönüşümün en güçlü öğesidir. Ancak nihai hedef, yalnızca kadınların kendini savunması değil; şiddeti üreten eril zihniyetin toplumsal olarak son bulmasıdır.











