“Üçüncü yol” kavramı, Orta Doğu yeniden alev alev yanarken, küllerin altından çıkarılan bir terim gibi dolaşıma sokuluyor. Devlet ile devlet-dışı güç, ulusal kurtuluş ile emperyal blok, merkez ile çevre arasına sıkışmış bir coğrafyada, bu kavram bir kaçış çizgisi olarak sunuluyor. Oysa her kavram gibi onun da bir tarihi, bir müellifi, bir bağlamı var.
Bu kavramı Kürt siyasal hareketine sistematik biçimde taşıyan isim Abdullah Öcalan oldu. 2006 yılında PKK Kongresi’nde, Murray Bookchin’e açıkça saygı ve bağlılık ilan edildi; onun fikirlerinin izinden gidileceği duyuruldu. Bu, yalnızca bir entelektüel selam değildi; ideolojik yön değişikliğinin ilanıydı.
Başlangıçta kavramın kaynağı açık biçimde işaret ediliyordu. Bookchin’in adı, kuramsal çerçeveyle birlikte anılıyordu. Ancak zaman ilerledikçe, kaynak silikleşti. Önce atıflar seyrekleşti, sonra isim anılmaz oldu. Kavram ise dolaşımda kaldı. Hatta öyle bir noktaya gelindi ki, son on beş yılda PKK hareketi içinde “üçüncü yol”, sanki doğrudan Öcalan’ın teorik icadıymış gibi sunulmaya başlandı.
Bu durum yalnızca bir isim unutkanlığı değil; niyet ne olursa olsun, kuramsal mülkiyetin sessizce yer değiştirmesidir. Oysa düşünce tarihinin temel ilkelerinden biri şudur: Kavram, bağlamından koparıldığında anlamı da değişir. Hannah Arendt’in uyardığı gibi, “Kavramların tarihini kaybettiğimizde, deneyimin kendisini de kaybederiz.” Üçüncü yolun Bookchin’den koparılarak dolaşıma sokulması, kavramın içeriğinin de yeniden yazılmasına zemin hazırladı.
Öcalan’dan bu dönüşüme dair bir düzeltme gelmedi. Fakat kavrama sadakat azalmadı. Ne zaman Kürt halkının mücadelesi konuşulsa, ne zaman Kürt örgütlerinin kaderi tartışılsa, “üçüncü yol” yeniden çağrılıyor. Bir tür stratejik pusula gibi.
Buradaki çelişki şurada: Kaynağı görünmez kılınmış bir kavram, hâlâ meşruiyet üretme kapasitesine sahip. Sadakat sürüyor; fakat hafıza silinmiş durumda. Oysa teorik sadakat, yalnızca kavrama değil, onun tarihine de sadakat gerektirir.
Bir düşüncenin gücü, onu kimin söylediğinden bağımsız değildir. Çünkü her kavram, bir zihinsel mücadele alanında doğar. Üçüncü yol da bir coğrafyanın yangınından değil; kapitalist modernite eleştirisinin içinden çıktı. Eğer bugün yeniden gündeme geliyorsa, soru şudur: Bu kavram hâlâ Bookchin’in radikal yerel demokrasi tahayyülünü mü taşıyor, yoksa adı korunmuş ama içeriği dönüştürülmüş bir siyasal slogan mıdır?
‘Üçüncü Devrimler’ ve Üçüncü Yol
“Üçüncü yol”u anlamak için önce onun beslendiği kavramsal kaynağa, Murray Bookchin’in dört ciltlik başyapıtı The Third Revolution’a bakmak gerekir. Türkçede “Üçüncü Devrimler” diye anılan bu çalışma, soyut bir model önermez; 1200’lerden 1940’lara uzanan geniş tarihsel kesitte, devrimlerin iç yapısını ve bastırılmış damarlarını izler.
Bookchin’in geliştirdiği “özgürlükçü belediyecilik” (libertarian municipalism) ve daha sonra formüle ettiği “komünalizm”, devleti/devletçilği merkeze alan devrimci stratejilere karşı yerel meclisler ağına dayalı, tabandan örgütlenen bir toplumsal model öneriyordu. Onun şu cümlesi meseleyi özetler: “Gerçek demokrasi, yüz yüze ilişkilerin olduğu, yurttaşların doğrudan karar aldığı belediyelerde mümkündür.” Bu perspektif, ulus-devlet formunun dışında bir siyasal tahayyül arayışıydı.
“Üçüncü yol” tam da burada anlam kazanıyordu: Ne mevcut ulus-devlet düzenine eklemlenmek, ne de klasik devletçi sosyalizm modelini yeniden üretmek. Ne Washington’un jeopolitiğine yaslanmak, ne Moskova’nın gölgesine sığınmak. Devlet ile devletçilik arasına sıkışmış siyasal ufka karşı, toplumsal öz-örgütlenmeye dayalı bir alternatif.
Bookchin’in “üçüncü devrim” kavramı, masa başında kurulmuş teorik bir şema değildir. O, devrimlerin kendi içinden doğan ama merkezileşen iktidar yapıları tarafından bastırılan bir üçüncü dinamiği tarif eder.
Birinci devrim(1789), eski rejimi yıkan büyük kopuştur.
İkinci devrim (1917), bu kopuşun ardından kurumsallaşan, çoğu zaman merkezileşen yeni iktidardır. Üçüncü devrim ise (1917-21 Kronstad vd.), tam bu kurumsallaşma anında, aşağıdan yukarıya doğru gelişen halk meclisleri, komünler, konseyler biçiminde ortaya çıkan radikal-demokratik damar.
Bookchin, bu üçüncü damarın tarih boyunca tekrar tekrar belirdiğini ve tekrar tekrar yenildiğini gösterir: Ortaçağ komünlerinden Paris Komünü’ne, 1905 ve 1917 Sovyetlerinden İspanya’daki anarşist kolektiflere kadar. Her seferinde halkın doğrudan katılımına dayalı bir öz-yönetim momenti doğar; her seferinde merkezi devlet aklı (veya örgüt aklı) tarafından tasfiye edilir.
Onun şu saptaması çarpıcıdır: “Devrimler yalnızca eski rejimi yıkmakla kalmaz; aynı zamanda kendi içlerindeki özgürlükçü potansiyeli de bastırma eğilimi taşırlar.” Üçüncü devrim tam da bu bastırılan potansiyelin adıdır.
Dolayısıyla “üçüncü yol”, devlet ile devletçilik arasında bir orta yol arayışı değil; devrim içindeki üçüncü dinamiğin stratejik ifadesidir. Ne eski düzenin restorasyonu ne de merkezileşmiş bir devrimci iktidarın tahkimi. Aşağıdan örgütlenen, yüz yüze demokrasiye dayanan, konfederal bir siyasal örgütlenme.
Abdullah Öcalan’ın Bookchin’den mülhem biçimde kullandığı “üçüncü yol” kavramı da bu bağlamda anlam kazanır. Özellikle Rojava pratiği, yani Rojava’daki özyönetim deneyimi, klasik ulus-devlet kurma stratejisinin dışında bir hat izlediği ölçüde, Bookchin’in tarif ettiği üçüncü devrimci damarla örtüşür. Yerel meclisler, eşbaşkanlık sistemi, kadın özgürlük perspektifi ve konfederal yapı, devlet kurmaktan ziyade toplum kurma iddiası taşır.
Bu nedenle – artık terkedilmiş olsa da- kavramın kullanımının yerli yerinde olduğu söylenebilir. Eğer mesele, Kürt hareketinin ne ulus-devlet restorasyonuna ne de geleneksel devletçi sosyalizme yaslanmadan bir siyasal form arayışıysa, “üçüncü yol” bunun tarihsel ve kuramsal karşılığıdır.
Ancak burada kritik nokta şudur: Üçüncü yol bir taktik esneklik değil, bir tarih bilinci gerektirir. Bookchin’in gösterdiği gibi üçüncü devrimci dinamikler her zaman yenilgi riskiyle karşı karşıyadır. Çünkü merkezileşme eğilimi, yalnızca eski rejimlerin değil, devrimci iktidarların da doğasında bulunur.
Eğer Rojava deneyimi gerçekten üçüncü devrimci damarın çağdaş bir tezahürü ise, onun kaderi de aynı tarihsel gerilimle belirlenecektir: Toplumun öz-örgütlenmesi ile zorun siyasal merkezileşmesi arasındaki gerilim.
Üçüncü yol, bir uzlaşma hattı değil; devrim içindeki bastırılmış özgürlük potansiyelinin ısrarıdır. Ve tarih, bu ısrarın ne kadar zor sürdürüldüğünü defalarca göstermiştir.
Üçüncü Yolun Yarını
Üçüncü yolun bugünden yarına önemi tam da burada düğümleniyor: Kürt halk mücadelesi, halkın kendi iradesiyle ulusal bir eksene otururken, aynı anda devlet kurma refleksine indirgenmeyen bir devrimci arayışı da sürdürdü. Rojava’da on yılı aşkın süredir devam eden çaba, yalnızca bir bölgesel özyönetim deneyimi değil; sosyalist mücadele ile ulusal kurtuluş arasındaki ilişkinin yeniden tarif edilmesidir. Bu hat, şimdi Rojhilat’ta da görünür hale geldi.
Teslim edelim ki bugün Rojava iradesi, beklenenden çok daha pasif kaldı; ya da kendi deyimleriyle ‘öz savunma’ çizgisiyle sınırlı kaldı. Hayat ise daha proaktif bir siyaset talep ediyor. Özellikle devletsiz bir ezilen halk mücadele ederken, daha net, daha açık statü talepleriyle görünür olmak zorundadır. Fakat unutulmamalı: devrimler yüz metre koşusu değil, maratondur. Bir momentin geri çekilişi, sürecin yenilgisi anlamına gelmez. Devrim dediğimiz şey, bir sıçrama kadar birikimdir de.
Üçüncü yol tam da bu ilişkiyi kurduğu ölçüde tarihsel bir önem kazanıyor. Ne ulusal kurtuluşu sınıfsal mücadeleden koparıyor ne de sosyalist iddiayı ulusal gerçekliği yok sayarak soyutluyor. İkisini, merkezi devlet biçimine saplanmadan, aşağıdan örgütlenen bir siyasal form içinde buluşturmaya çalışıyor. Bu nedenle dünyanın dört bir yanındaki demokrat, sosyalist ve devrimci eğilimler gözünü Rojava’ya çevirdi; onun bayraklarını taşıdı. Çünkü orada yalnızca Kürtlerin değil, merkezi devlet aklına mahkûm edilmiş bütün Orta Doğu halklarının özgürleşme ihtimalini gördüler.
Rojava, bir ulus-devlet projesi olarak değil; özerk ve konfederal bir alternatif olarak ortaya çıktı. Devletin tekçi yapısına karşı çoğulcu bir siyasal form. Sınırların içine hapsolmuş bir kimlik siyaseti değil; sınırları aşan bir toplumsal örgütlenme denemesi. Bu yüzden tartıştığımız üçüncü devrimler rüzgârı orada esti. Şimdi Rojhilat’ta esiyor. Yarın başka coğrafyalarda karşılık bulup bulmayacağını tarih gösterecek.
Ama şurası açık: Her üçüncü devrimci moment, önce bir örnek olarak doğar. Yayılır ya da bastırılır. Kalıcılaşır ya da tarihe yenik düşer. Eğer bu rüzgâr dünyanın başka yerlerinde karşılık bulursa, bu yalnızca Kürt halk mücadelesinin değil, bastırılmış bütün yerel-demokratik damarların yeniden canlanması anlamına gelir. Bulmasa bile, tarihe kendi kaydını düşmüş olacaktır.
Asıl mesele bu kaydın görünürlüğüdür.
Çünkü üçüncü yolun yarına kalıp kalmayacağı yalnızca askeri ya da diplomatik dengelere bağlı değil; siyasal iradenin cesaretine ve hafızanın korunmasına bağlıdır. Kavramın içeriğini daraltmadan, onu edilgen bir savunma hattına hapsetmeden, tarihsel ufkunu diri tutmak gerekir.
Üçüncü yol bir rüzgârsa, etkisini belirleyecek olan şey onun ne kadar cesur esebildiğidir.
Bizim payımıza düşen, o rüzgârın izini silinmesin diye hafızayı korumaktır.










