Sevdi Aycıl: Kamp Günlükleri…

Yazarlar

Kapım bir ormanın kalbine açılıyordu önceleri; ama şimdi bir ormana değil, karanlık bir koridora açılıyor. Farklı renklerden, farklı dillerden, farklı kültürlerden yüzlerce insan burada birlikte yaşamanın sınavını veriyor.

Aynı odayı paylaştığınız kişi başka bir ulustan geliyor ve aranızda ortak bir dil yok. Tek ortak dil, beden dili.

İnsan, kendisi gibi olmayanı kendine benzetme faşizmini bir kenara bırakabilse… Ortak paydanın yalnızca insan olmak olduğunu kavrayabileceği bir evreye ulaşsa… Belki o zaman farklı inançlar, birbirlerini kendi ülkelerinde boğazladıktan sonra sığındıkları yeni ülkelerde yan yana yaşamayı öğrenebilirlerdi.

Bunu bireylerden önce temel haklar ve yasalar sağlar. Kanunları uygulayan demokratik bir devlet mekanizması bunu korur. Burada ırkçılık ve ayrımcılık kanunen yasak; bu ülke bu iddiayı taşıyor en azından.

İnsan doğarken etnik kimliğini, inancını, ten rengini ya da cinsiyetini seçemiyor. Bunların hepsi, içine doğduğumuz toplumun bize sonradan öğrettiği şeyler. İnsan olarak doğuyor, insan olarak ölüyoruz. Ama gerçekten insan olarak yaşayabiliyor muyuz? Taşıdığımız kimliklerin ötesine bakabiliyor muyuz?

Spinoza aklı, bedenin bir imgesi olarak görür. Aslolan bedendir çünkü bütün eylemleri gerçekleştiren odur. Yarım asır boyunca yalnızca tenleri siyah olduğu için baskıya, zulme ve katliama uğrayan siyahiler bunu seçmediği gibi; beyazlığın kendisini üstünlükle özdeşleştirmesi de doğuştan gelen bir şey değildi. İnsan üstün olmayı nerden öğreniyor?

Bizim geldiğimiz coğrafyayı tek bir örnekle anlatmak mümkün aslında. Ankara’da gömülen bir kadın siyasetçinin annesinin mezarı, kendini sağcı olarak tanımlayan bir grup tarafından tahrip edilince başka bir şehre taşındı. Faşist motto şuydu: “Buraya Kürt, Ermeni ve Alevi gömülemez.” Öteki olmak, öldükten sonra bile devam ediyordu.

Irkçılık gittiği her ülkede kendine taraftar buluyor. Her kılığa girip üstünlük taslayabiliyor. Hollanda’da bugün bir grup sağcı, “Sığınma merkezi istemiyoruz,” diyerek yapılması planlanan bir binayı ateşe verdi. Yangını engellemeye çalışan polise havai fişek attılar. İtfaiyenin geçişini engelleyerek yangının büyümesine neden oldular. Şimdilik kampın en önemli gündemi buydu.

Kampta sıradan bir gün… Kadınlar nargile içiyor, “Uno” denilen iskambil oyununu oynuyorlar. Kimisi çekirdek çitliyor, çoğu sigara içiyor. İçlerinden birinin Göç Bakanlığında görüşmesi var. Sonra onunla buluşup görüşmeye hazırlanıyoruz. Birimiz memur oluyor, diğerimiz başvurucu. Olası soruları tekrar ediyoruz. Böylece heyecanını biraz olsun yenmeye çalışıyor.

Görüşmeye girecek kişinin adı Irmak. Yaklaşık kırk iki yaşında. Bir kızı ve bir oğlu var. Üç yıldır bu mülakatı bekliyor ve sonunda o gün gelip çatıyor. Bir zamanlar edebiyatçı, bir filolog olmayı hayal etmiş. Beş dil biliyor: Kürtçe, Türkçe, Yunanca, İngilizce ve Hollandaca. İlk iki dili kusursuz; diğerlerini günlük hayatı sürdürebilecek kadar konuşuyor. İçinde sürekli sözcükler biriktirmiş.

Ama Irmak, ana dilinin yasaklı olduğu bir dönemin karanlığında doğmuş. Daha doğduğu anda görünmez bir kırmızı çarpıyla işaretlenmiş sanki. Etine saplanmış bir “tanrı” diyelim biz ona. Çocukluğundan başlayarak anlatıyor yaşadığı coğrafyanın sertliğini, taşıdığı ötekiliğin ağırlığını, ailesinin neden başka bir şehre göç etmek zorunda kaldığını…

Bazı yerlerde onu biz baskılıyoruz: “Buraları kısa geç,” diye. Yapılanın farkında olmadan…

Üniversiteye başladığında kendi olabilmek için attığı ilk adımların hemen ardından kendini işkence odalarında buluyor. Gözaltına alınma anını şöyle anlatıyor; bir arkadaşı ile *Yüzüklerin Efendisi* filmini izlemeye gidiyor Irmak.  O zaman epey popüler. Polis, onu almak için sinemaya geliyor. “Film kaçta başlıyor?” diye soruyorlar. “Yarım saate dönersin zaten. Bizimle gelip ifade vereceksin. Film başlamadan dönersin.”

O yarım saat, üç yıla dönüşüyor. Silahların gölgesinde arabaya bindiriliyor. Daha sonra yüzündeki çiller tarif edilerek hakkında ifade verildiğini öğreniyor. Polis, kendisine ait olmayan bir ifadeyi imzalamasını istiyor. Irmak kabul etmiyor. Önce kaba dayak başlıyor. Zaten kısa olan boyu, her darbede biraz daha küçülüyor. Ellerini tutup zorla imza attırmaya çalışıyorlar. Soğuk suya sokuyorlar. Tazyikli su tuttuklarında yere düşüp bayılıyor. Mevsim kış; aylardan ocak. Dışarıda ölüm beyazlığında bir kar yağıyor.

Ayıltıp devam ediyorlar. Yüzüne kırık buz parçaları çarpıyorlar. Yüzünün kanadığını sanıyor. Üçüncü gün olduğunda işkence artık bitmez tükenmez, öldürücü bir rutine dönüşüyor. İşkencecileri seslerinden tanımaya başlıyor. Sesi en çok çıkan, belli ki amir olan kişiye bir telefon geliyor. “Tamam kızım, gelirken alırım,” diyor adam babacan bir sesle.

Bu an Irmak’ı derinden sarsıyor. Yaşadığı fiziksel acının ağırlığı bile hafif kalıyor. Az önce bağıran, küfreden, işkence eden adam gitmiş; yerine başka biri gelmişti. “Bana tekrar vurduklarında artık acı hissetmedim,” diyor. Çünkü o anda yalnızca babasını düşünmüş. “Ben de bir babanın evladıydım,” diyor. Babası ona sesini yükseltmeye bile kıyamazken şimdi kızının ruhuna bıçaklar saplanıyordu. Beden, aklın imgesine dönüşüyordu burada.

Kendisiyle ve babasıyla gurur duyuyor, böyle direniyor Irmak. Bu an, hafızasına demirden bir ateşle mühürleniyor.

Sonra tutuklanıp cezaevine gönderiliyor. Üç yıl boyunca demir parmaklıkların arkasından bakıyor dünyaya. Akıl bedene üstün geliyor. Çay artıkları ve yumurta kabuklarıyla yeşerttikleri biber bitkisinin umutla büyüyüp meyve vermesine benzetiyor oradaki hayatını. Yaralarını dost gülüşleri, şiir nakaratları ve renkli boncukların bir araya getirdiği takılar sarıyor. Irmak içeride büyüyor.

Çıktığında taşıdığı etnik kimliğin ağırlığını daha derinden hissediyor ama vazgeçmiyor. Bir zamanlar dayısı öldürüldüğü için terk etmek zorunda kaldıkları memlekete geri dönüyor. “Neden istediğim gibi yaşamayayım ki?” diye başlıyor bir yerden. Kendi dilini geliştirmek ve hayallerine bir adım yaklaşmak için bir gazetede çalışmaya başlıyor ki bu çok uzun sürmüyor. Hakkında yeni davalar açılıyor ve ceza alıyor. Cezası kesinleşince kaçak hayatı başlıyor. Akraba evlerinde, başka kimliklerle sürdürüyor varlığını. “Ben bir başkası,” diyor kendi kendine.

Hayat yine de devam ediyor. Kendisi gibi bir yoldaşına âşık oluyor. Evleniyorlar. Çocukları oluyor. İki kaçağın iki kaçak çocuğu… Buradaki zorluklar anlatılır gibi değil ya da anlaşılır gibi değil. Çocuklar, sade vatandaş olan amcanın nüfusuna kayıt ediliyor. “Bunu anlattığım memur nasıl anlayacak ki?” diyor. Kan bağının çok güçlü olduğu bir coğrafyanın ikliminden geliyordu. Üstelik ezilen, hor görülen, yok sayılan çoğunluğun kan bağı kadar güçlü başka bir bağı var: Yoldaşlık bağı. Aynı yola çıkmanın, aynı yolda yürümenin kardeşliği.

On yıllık kaçak hayatının dayandığı umutlu bekleyiş olan barış görüşmeleri bir anda sona eriyor. Savaş yeniden başlıyor. Bir anda başlayan cadı avı onları es geçmiyor. Kapıları kırılıyor; neyse ki o gün evde yoklar. Böylece başka bir ülkeye kaçmak zorunda olmanın dayanılmaz ağırlığı baskın geliyor. Geldikleri ülkede artık kendi kimlikleriyle dolaşabiliyor ve sığınma başvurusu yapıyorlar. Çocuklarını yanlarına alıp yeni bir hayat kurmanın ilk adımlarını atıyorlar.

Ama güvende olma hissi uzun sürmüyor. Kaçtıkları ülkenin, bulundukları ülkeden onları geri istediği kısa sürede ortaya çıkıyor. Bu yüzden yeniden kaçıyorlar. Şimdi Hollanda’dalar.

Ve şimdi Irmak bütün bunları göç bakanlığındaki bir memura anlatmak zorunda. Üstelik elinde belgeleri olmasına rağmen hâlâ tedirgin. Burada da “öteki.” Ama en azından şimdilik güvende.

Hikâyenin ağırlığından bağımsız olarak; şu anda, şimdi, hayatta kalmanın, var olmanın, bir başkası olmanın somut bir ifadesi olarak duruyor Irmak’ın yüzündeki çiller. Üstelik çocukları duymasın diye alçak ses tonunu koruyarak anlatıyor tüm bunları. Kara gözlerine yürüyen yaşları hızla siliyor. Hiçbir zaman mağduriyetin içine yerleşen sinik, çaresiz biri olmamış çünkü. Şimdi de olmaya niyetli değil.

İnsan olmanın tek gerçek olduğuna inanan bir inançtan geliyor ve doğuştan taşıdığı kimlikleri gururla taşımaya devam etmeye kararlı görünüyor. Belki bir sonraki yazıda Irmak’ın mülakatına yol uğratırız. Kim bilir…

 

İlginizi Çekebilir

Vanlı kadınlardan Kürtçe çağrısı: Dilimiz mirasımız, kamusal alanda görünür olmalı
Hıdır Eren Çelik: İçimizdeki Irkçılık ve Ötekileştirme 

Öne Çıkanlar