A. Haluk Ünal: Bahçeli–Öcalan ‘müzakeresi’ ve halkın devirdiği ‘masa’

Yazarlar

Son aylarda Türkiye’de ve Suriye sahasında yaşananlara bakarken; gelişmeleri tek tek ele almak yerine, aynı dönemin farklı yüzleri olarak yan yana koymayı öneriyorum. Çünkü bana göre bu başlıklar rastlantısal değil; aynı siyasal momentin içinden gelişiyor. Yan yana geldiklerinde de yalnızca bir dış politika tablosu değil, devlet aklının Kürt meselesine bugün nasıl baktığını gösteren bir çerçeve ortaya çıkıyor.

Bu metinde sık sık andığım “Bahçeli–Öcalan hattı” ile neyi kastettiğimi baştan netleştirmem gerekiyor. Çünkü bu hat, ne resmî bir müzakere süreciydi ne de ilan edilmiş bir çözüm programıydı. Daha çok, devlet aklının Kürt meselesine dair yeni bir deneme alanıydı.

1 Ekim’de Devlet Bahçeli’nin yaptığı çıkış, alışıldık milliyetçi söylemin dışına taşan bir hamleydi. Abdullah Öcalan’ın isminin yeniden dolaşıma sokulması, İmralı’nın bir “denge unsuru” olarak hatırlatılması ve silahlı çatışmasızlık vurgusu, devletin Kürt meselesini yeniden çerçeveleme niyetine işaret ediyordu. Amaç, sorunu çözmekten çok onu “yeniden tanımlamaktı.”

Burada “müzakere” dediğim şey, bir masanın kurulduğu ve tarafların eşit biçimde pazarlık yaptığı klasik anlamda bir süreç değil. Daha çok, devletin bir yandan imha ve tasfiye hedefini sıcak tuttuğu, öte yandan bunu başaramadığı yerde “yönetilebilirlik” alanına çekilmek zorunda kaldığı bir ara düzenek. Yani “müzakere/süreç,” çözümün değil; kontrolün konsepti olarak kullanımda.

Bu hat, Kürt meselesini ulusal haklar, statü ya da kurucu eşitlik düzleminden çıkarıp, güvenlik, istikrar ve yönetilebilirlik başlığı altına yerleştirmeyi hedefliyordu. Öcalan bu çerçevede, Kürt siyasetini sınırlayan, içe çeken ve dengeleyen bir figür olarak konumlandırılıyordu. Devlet açısından bu, maliyeti yüksek bir tasfiye savaşındansa kontrollü bir donma ve daraltma stratejisiydi.

Bu nedenle ben bu hattı bir “çözüm süreci” olarak değil, devletin bir risk yönetimi girişimi olarak okuyorum. Aşağıdaki soruların tamamı da bu çerçevenin nereye kadar işlediğini ve nerede çatladığını anlamaya çalışıyor.

Bahçeli’nin 1 Ekim’de başlattığı ve Öcalan’ın desteklediği hat ile Suriye’de imzalanan anlaşma uyumlu mu?

Ben bu iki gelişme arasında bir uyum görüyorum. Ama bu uyumu, önce de söylediğim gibi, bir “barış” ya da “çözüm” iradesi üzerinden değil; doğrudan risk yönetimi üzerinden okuyorum.

Bahçeli’nin açtığı hat, Kürt meselesini yeniden tanımlama girişimiydi. Bu yeni tanımda mesele artık bir ulus sorunu ya da statü talebi olarak ele alınmıyor; kontrol edilmesi gereken bir güvenlik başlığına indirgeniyordu. Yani sorun çözülmek için değil, yönetilmek için tarif ediliyordu.

Bahçeli’nin açtığı bu hattı okurken gözden kaçmaması gereken bir nokta daha var. Bugün “kontrol”, “denge” ve “risk yönetimi” olarak adlandırdığım çerçeve, başından beri tek ve asli plan değildi. Türk devletinin A planı, Rojava başta olmak üzere Kürt siyasal kazanımlarının topyekûn bir imha ve tasfiye operasyonuyla ortadan kaldırılmasıydı. Bu hedef askerî, diplomatik ve vekâlet güçleri üzerinden uzun süre zorlandı. Ancak sahadaki direnç, uluslararası dengeler ve ortaya çıkan maliyetler, bu planın tam anlamıyla başarılamadığını gösterdi. Tam da bu nedenle devlet, imha stratejisinden geri çekilerek B planına, yani kontrol, donma ve daraltma stratejisine yönelmek zorunda kaldı.

Suriye sahasında imzalanan anlaşmayı da bu çerçevede değerlendiriyorum. Amaç, Kürtlerin bölgesel ölçekte siyasal bir özne haline gelmesini sınırlamak. Yeni statüler kazanma ihtimalini tümüyle ortadan kaldırmak belki mümkün değil; ama bu ihtimali donmuş bir noktada tutmak mümkün. Üstelik bunu doğrudan bir savaşla, olmazsa daha düşük maliyetli bir denge siyasetiyle yapmak tercih ediliyor. Bu nedenle ben burada bir çelişki değil, aynı aklın iki farklı sahada yürüttüğü tek bir strateji görüyorum. 

Bu hat, Kürtlerin ulusal haklarını görünmez kılmıyor mu?

Bu soruya cevabım net: Evet, kılıyor. Hatta bana göre bu hattın asıl işlevi tam olarak bu.

Bahçeli–Öcalan ekseninde kurulan söyleme baktığımda, Kürt meselesinin bilinçli biçimde ulusal bir sorun olmaktan çıkarıldığını görüyorum. Mesele, bireysel ve yerel bir alana sıkıştırılıyor; silahların susmasıyla birlikte taleplerin de susması gerektiği varsayımı bu yaklaşımın merkezinde duruyor.

Bu varsayımın sonucu olarak anadilde eğitim, yerel özerklik ya da siyasal statü gibi başlıklar gündemden düşüyor. Yerine soyut bir “kardeşlik” ve “birlik” dili ikame ediliyor. Ben bunu hep, inkârın sona ermesi olarak değil, inkârın biçim değiştirmesi olarak okudum. Sorun çözülmüyor; yalnızca daha az görünür hale getiriliyor.

  1. Rojava geri çekildi ama Türk devleti hedeflerine ulaştı mı?

Rojava son aylarda coğrafi olarak daraldı, askerî olarak savunmaya çekildi ve Şam’ı kuşatma iddiasını askıya aldı. Bunlar inkâr edilemez. Ama aynı zamanda siyasal özne olarak tamamen ortadan kalkmadı. Tersine, kurumsal anlamını ve uluslararası görünürlüğünü hiç olmadığı kadar büyüttü.

Oysa Türkiye’nin hedefi yalnızca alan daraltmak değildi. Asıl hedef, Rojava’nın bir model olarak tasfiyesi, örnek model olmaktan çıkarılmasıydı. Batı’nın suskunluğunu da ben, bu örnek modelden duyulan sinsi rahatsızlığın bir parçası olarak okuyorum. Ortaya çıkan tabloyu ise iki tarafın da maksimalist hedeflerinden geri çekildiği kırılgan ama işleyen bir denge durumu olarak görüyorum.

  1. İlham Ahmed’in “İmralı sayesinde” açıklaması ile Bahçeli’nin hedefleri örtüşüyor mu?

Burada açık bir gerilim var.

İlham Ahmed’in açıklamasını, İmralı’yı çatışmayı frenleyen ve bölgesel dengeyi mümkün kılan bir merkez olarak konumlandıran bir yaklaşım olarak okuyorum. Bu bakış açısından “Öcalan, Rojava’nın varlığını sürdürebilmesine katkı sunan bir denge unsurudur.”

Bahçeli hattında ise İmralı’ya biçilen rol farklıdır. Burada amaç, Kürt siyasetini içeriye çekmek, sınır aşan etkisini sınırlamak ve halkın taleplerini yönetilebilir bir düzeye geriletmektir. Aynı kişiye bakılıyor olabilir; ama hedeflenen gelecek aynı değildir. 

Yaklaşan İran faktörünü de eklediğimde, ortaya çıkan kazanımların taktik düzeyde örtüşse bile stratejik düzeyde ciddi bir çelişki barındırdığını düşünüyorum.

  1. Bu hattın hemen ardından Rojava’ya yönelen tasfiye girişimi neyi gösterdi?

Tam da bu noktada, önceki soruların yetmediği bir eşiğe geliyoruz. Çünkü Bahçeli–Öcalan hattı daha yeni tartışılmaya başlanmışken, Türk devletinin Şam güçleri aracılığıyla Rojava’yı tasfiyeye yönelmesi, kurulan çerçevenin sınırlarını bozdu. Bahçeli’nin yüzünde tebessüm sanılanın “sırtlan gülüşü” olduğu açığa çıktı.

Ama asıl çarpıcı gelişme başka bir yerde yaşandı. Rojava’nın kendi varoluşunu savunma süreci, kimsenin öngörmediği biçimde küresel bir ulusal harekete dönüştü. Model savunusu, yalnızca Rojava’yla sınırlı bir mesele olmaktan çıkıp, dünyanın farklı yerlerindeki Kürtler için doğrudan bir ulusal varlık meselesi haline geldi.

Kandil’in bu gelişmeye verdiği tepki bu yüzden önemliydi. “Halk sokağa indi ve bize bir mesaj verdi” diyerek, ortaya çıkan iradeyi veri kabul etti ve pozisyonunu buna göre uyarladı. Burada yön belirleyen şey örgütsel çizgi değil, sahada ve sokakta oluşan fiili talepti.

Buna karşılık ne Türk devleti ne de Öcalan cephesinden bu gelişmeyi doğrudan karşılayan bir açıklama gelmedi. Türk devletinin bu tablodan çok rahatsız olduğunu tahmin etmek zor değil. Çünkü bu durum, kontrollü daraltma ve donma stratejisinin ötesine geçen bir uluslaşma momentine işaret ediyor.

İşte bu noktada başlıktaki “masa” meselesi anlam kazanıyor. Eğer ortada bir masa vardıysa, onu deviren taraf devlet değil; sahada ve sokakta beliren halkın fiili talepleriydi. Ulusal statü ve haklar yönündeki bu fiili, küresel talep, 2025 boyunca tartışılan bütün çerçeveyi geçersiz kılmış durumda. Hem Türk devletinin hedeflerini hem de Öcalan’ın çizdiği taktik sınırları aşan bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu gerçeklik, eski denge formülleriyle yönetilebilecek gibi durmuyor. Türk devleti’nin Rojava’yı tasfiye harekatını sürdürmesi en büyük olasılık olarak yükseliyor.

İlginizi Çekebilir

Çetin Çeko: Şam-Rojava anlaşmasında üç olası senaryo
Mordem Zel: Çîroka Lawê Qers

Öne Çıkanlar