1 Ekim 2024’ten bugüne Türkiye siyaseti, iki önemli cephenin kurulma çabalarıyla özetlenebilir. Bunlardan ilki Devlet Bahçeli’nin bayraktarlığını yaptığı iç cephe; diğeri ise, CHP’nin lokomotifi olduğu potansiyel demokrasi cephesi. Her iki cephe de kurulma potansiyelleri üzerinde büyük toplumsal beklentiler ve tartışmalar yaratmıştı ki; Erdoğan’ın beyaz saray hamlesiyle ciddi birer kırılmaya uğradılar.
Bir yıl önce, 1 Ekim 2024 tarihinde, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) DEM Parti sıralarına gidip ellerini sıkması, Türkiye siyasetinde önemli bir dönüm noktası olarak genel kabul gördü.
Bu hareket, yalnızca sembolik bir gösteri değil, aynı zamanda Türkiye siyaseti ve Kürt siyasi hareketi ve onun domine ettiği HDP/DEM geleneği açısından kritik bir sınavın başlangıcıydı. Bahçeli, bu adımını, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısına bir yanıt olarak gerçekleştirdiğini belirtmiş, kod adını da “iç cephe” olarak ilan etmişti.
Bu süreci, Kürt Siyasi Hareketi (KSH), [Öcalan’a umut hakkı ve PKK’nin geleceğiyle ilgili taleplerin dışında bir vaat ortada olmamasına rağmen,] bilmediğimiz, anlayamadığımız bir sebebten ötürü “müzakere süreci” gibi kabul etmeyi ve habitatındaki herkesi bu beklentiye gönüllü ya da gönülsüz ortak etmeyi tercih etti.
Öcalan ve Bahçeli “kuşun iki kanadı” gibi tasvir edilirken, Öcalan’ın İsrail ve ABD karşıtı açıklamaları yüksek perdeden duyulmaya başlamıştı. Hep altını çiziyorum, 50 yıllık muhteşem bir siyasi tecrübeye sahip, önce Rojava’yı sonra “yeni Suriye’nin” lokomotifine dönüşen Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimini (KDS) yaratan ortak akıl, yaşananları “süreç” olarak adlandırıyor ve “sürecin” sonunda barış olduğunu söylüyordu: “Bir bildikleri olmalıydı?”
Öcalan’ın 27 Şubat ve sonrasındaki açıklamaları mücadeleci bir yoruma açıktı. DEM Parti’nin bu açıklamaları mealen şöyle yorumlaması çok mümkündü : “Bunların müzakereye niyeti yok. Yalnızca bölgesel ve küresel süreçler onları bu diyaloğa mecbur etti. Bu nedenle bu “sürecin” müzakeresi 2015 gibi masada değil, sokaktaki Kürt halkının barışçı, kararlı, inatçı gövdesiyle devlet arasında olmalıdır. Aksi halde sadece zaman kaybederiz. Hiçbir sonuç da çıkmaz.” Olgulara baktığımızda DEM yönetiminin bu yorumunun tam tersi içerikte bir yön ve dil seçtikleri ortada.
Üstelik, benim gibi kuşkucuların ve güvensizlerin ilk günlerdeki tepkilerimizin gerekçeleri, bir yıl süresince adım adım doğrulandı. Ama DEM Parti ve Kandil’in sürekli, ısrarlı “sanki bir söz verilmiş de, tutma sırası devletteymiş” intibası yaratan sitemkar açıklamaları da artarak kafalarımızı karıştırmaya devam etti.
Kürt habitatı böylesine yapısal bir denklemi çözmekle pasifleştirilirken, Saray diktatörlüğünün 19 Mart’ta zirve yapan, CHP’ye dönük tasfiye darbesi gelişiyordu. Bu süreç 19 Mart’ta CHP’yi gençlikle buluştururken gençliğin CHP’yi daha sola çekmesi ile yeni bir niteliğe doğru yön bulmaya başladı.
Siyaset tecrübesi olan herkes farkındaydı ki DEM parti, aynı kulvara girer ve aynı yönde hareket ederse ortaya tarihi bir “demokrasi cephesi” çıkabilir; tıpkı Z kuşağı etkisi gibi, DEM kitlesi de CHP’ye önemli etkilerde bulunabilirdi. Bahçeli ve Erdoğan’ın böyle bir yönelimle temelden çelişen “İç Cephe” kulvarına karşı, Dem Parti habitatından çok güçlü bir “demokrasi cephesi” baskısı yükselmeye başlamıştı. Bu gerilimi ne yazık ki “İç Cephe” tercihi kazandı ve DEM yöneticileri gerilimi, sembolik katılımlar, diplomatik ziyaretler ve beyanatlarla aşmaya çalıştılar.
Biz bu iki dinamiği izler, demokrasi cephesi umuduyla heyecanlanırken yeni bir ezber bozucu hamle Erdoğan’dan geldi. Erdoğan, anti-Amerikan ve anti-İsrail iç cephe söylemini bir kenara itip; [toplam 100 milyar doları bulan ticaret ve yatırım vaatleriyle satın aldığı] ABD Başkanı Donald Trump’la Beyaz Saray buluşması sonrasında [Bahçeli’nin Avrasyacı ‘Türkiye Rusya Çin ittifakı’ uyarı ve itirazları arasında] ABD/İsrail cephesine tam boy katılımını tescil ve ilan etti. Daha başka neler verdi, ABD ve İsrail’in Ortadoğu planlarında yeni hangi rollere aday oldu(k), bunları da henüz bilemiyoruz.
Geriye doğru baktığımızda görüyoruz ki, Beyaz Saray’daki bu “şölen”, Türkiye dönüşünde TBMM açılışı ve resepsiyon gösterisiyle devam edecek biçimde tasarlanmış. Trump’ın verdiği meşruiyetin “iç cephe” aktörlerinin katılacağı bir gösteriyle pekiştirilmesi ve katılımcıların Erdoğan’ın yeni Trump politikası destek figüranı hâline getirilmesi planlanmış. Fotoğrafın gücünü iyi bilen birilerinin [sanırım İletişim Başkanlığı’nın planladığı] kareler sayesinde de topluma bu mesaj başarıyla yansıtıldı. CHP, TİP ve EMEP bu tuzağa düşmediler. Ama “potansiyel demokrasi cephesi” de ciddi bir kırılmaya uğradı.
Bu durum, Bahçeli’nin [devlet adına?] önerdiği, Öcalan’ın da şu ya da bu biçimde olumladığı kod adı “anti-Amerikan/İsrail iç cephe”olan [türk/kürt yeniden kuruluş] projesini şimdilik sahiplerinin kucağına bırakmakla kalmadı; temelsiz öz güven ve sembolik, diplomatik angajman, hem DEM Parti’nin hem de KSH’nin stratejik aklını sorgulatan bir çelişkinin konusu oldu.
“Demokrasi Cephesi” nebulasındaki kırılma da [gelecek süreçte çok konuşacağız] en az diğeri kadar önemli -biri ülkeye diğeri muhalefete yön verecek. Nebula’nın önemli dinamiği Dem Parti; yeni bir evreye CHP, TİP ve EMEP’i bir kenarda bırakıp, Erdoğan’ı ayakta alkışlayarak geçmiş oldu. Gece resepsiyonda önceden tasarlandığı belli mizansenlerin “nesnesi” olmaları, bu mizansenlerin topluma vereceği mesajı destekler konuma düşmeleri de çabası.
Sonuç Yerine
Her şeyin olduğu gibi bu konunun da kişisel bir yüzü de var. Çünkü insanız.
Dün gece malum fotoğraflar sosyal medyaya düşmeye başladığında öfkeli paylaşım yapanlardan biri de bendim. Öfkem geçtiğinde ise kucağımda şu sorular kaldı.
Bu arkadaşlarımız ömürlerini sosyalist mücadelede geçirmiş insanlar. Peki ne oluyor da parlamentoda, bizim fotoğrafını bile görmeye tahammül edemediğimiz, çok mecbur kalsak elini sıkarken tebessüm edemeyeceğiz insanlarla, böyle bir sohbet dalga boyu yakalayabiliyorlar. Aynı hafızaya sahibiz; onların da benim de arkamızda bize acı veren binlerce feda edilmiş genç hayatlar duruyor.
Erdoğan ve onun temsil ettiği insan türü bir küçük soluklanmaya, bir an olsun yarına bakmaya fırsat dahi vermiyor. Kuzeydoğu Suriye hala oluk oluk kanıyor.
Bizlerde öfke yaratan bu resimlere rağmen parlamento koridorlarında ne oluyor da insanlar öfkelerini, hafızalarını kontrol edebilir, bu insanlara tebessüm edebilir hale geliyorlar.
Eğer mümkünse, bu kontrol farklı yönde de beden dili yaratabilir demektir, daha ölçülü, mesafeli, bu ilişkinin hafızamızı yok etmediğini hatırlatan bir beden dili, ama o da olmuyor.
O zaman bizler de kimsenin duymayacağını duysa da aldırış etmeyeceğini hissettiğimiz öfkemizle başbaşa kalıyoruz. Bu, çok ağırımıza gidiyor.
Biz parlementer mücadeleyi bir boyut olarak kabul eder; HDP’yı meclise sokarken Türkiye halklarının muhalif vicdanı ve ruhunu Parlamento’ya taşıyacak, oy versin vermesin temsilini arkadaşlarımızda hissedecek, bir köprü yaratmak hayaliyle çalışmıştık.
Ama geçen yıllar gösteriyor ki; o köprü, parlementonun ruhunu partiye taşımaktan fazlasını pek gerçekleştiremiyor.








