A. Halûk Ünal: Hayaller Barış Gerçekler Savaş

Yazarlar

Kürt halk hareketi, ulaştığı tarihsel eşikte yalnızca Kürtlerin değil, Türkiye ve Orta Doğu’da yaşayan bütün halkların siyasal ufkunu etkileyen bir demokratik imkân alanı olarak şekilleniyor. Ulusal ve bölgesel inkâr rejimlerinin her sarsılışı, bu coğrafyada yaşayan herkes için siyasal nefes alma alanlarını genişletiyor. Bu nedenle burada tartışılan şey dar anlamda bir “Kürt meselesi” olmaktan çıkıyor; Türkiye’nin ve bölgenin siyasal geleceğini belirleyen temel bir düğüm noktası hâline geliyor.

Bu ağırlık, Kürt siyasal hareketinin kullandığı dilin ve kurduğu anlatının tali değil, belirleyici olmasını zorunlu kılıyor. Merkezî söylemdeki her çelişki, yalnızca içsel bir tartışma değil; bu coğrafyada siyasal yön duygusunun nasıl kurulacağına dair genel bir meseleye dönüşüyor.

Aynı Anda Beklemek ve Kurmak

Merkezî söylem bugün iki farklı siyasal zamansallığı aynı anda taşımaya çalışıyor. Bir hatta, Rojava’daki güncel güç dengelerine ve kuşatma koşullarına uygun biçimde geri çekilmeyi, beklemeyi, çatışmayı dondurmayı ve zamanı kollamayı esas alan bir “rasyonalite” dili dolaşıma giriyor. Bu dil, mevcut konjonktürde siyasal öznenin kendini korumasını ve yeni hamlelere hazırlanmasını öneriyor.

Diğer hatta ise devletle birlikte “yeni bir Türkiye” kurma iddiasını taşıyan, kurucu ve ileriye dönük bir gelecek dili aynı anda konuşuluyor. “Mükemmel olan değil, rasyonel olan” çağrıları ile “Kürt asabiyesi ve dinamizmi ile Ankara’nın siyasi aklının birleşmesi” gibi kurucu cümleler bu nedenle yan yana getiriliyor.

Buradaki sorun niyetlerin farklılığı değil; zaman algılarının çakışması oluyor. Geri çekilme ve savunma dili, mücadeleyi askıya alan bir şimdiye işaret ederken; kuruluş dili, yeni bir siyasal düzenin kurulabildiği bir sonrayı varsayıyor. Yani söylem olarak İmralı ve Kandil savunmayı işaret ederken, diğeri kurucu (yeni Türkiye) bir ilişkiden DEM vuruyor. 

Bu iki zaman ve gerçeklik algısı aynı tarihsel anda birlikte konuşulduğunda, söylem açıklık kazanmıyor; tersine kendi iç gerilimini görünür kılıyor. Savunma dili ile kuruluş dili aynı politik anda tutarlı bir bütün oluşturmuyor. Üst üste bindiklerinde, söylem yol gösteren bir çerçeve sunmak yerine bulanıklaşıyor.

Rasyonalite Uzlaşmaya Nasıl Tercüme Edildi

“Mükemmel olan değil, rasyonel olan” ifadesi, Öcalan’ın siyasal dilinde güç dengelerini veri alan taktik bir konumlanmayı anlatıyor. Bu vurgu, çatışmanın sürdürülemediği ya da yeni bir momentin beklendiği dönemlerde zamanı yönetmeye dönük bir stratejiye işaret ediyor. Rasyonalite burada bir ideal değil, geçici bir siyasal pozisyon anlamı taşıyor.

Bugün ise bu ifade, devletle ortaklaşmacı bir gelecek tahayyülünün ideolojik gerekçesi gibi sunuluyor. Geri çekilmeye ait bir kavram, kurucu bir siyasal iddianın taşıyıcısı hâline geliyor. Sorun Öcalan’ın ne dediğinden çok, söylenenin nasıl tercüme edildiğinde düğümleniyor.

Kavram bağlamından koparıldığında, rasyonalite ihtiyat değil uzlaşma çağrısı gibi okunuyor; stratejik bir ara durak, nihai hedefin yerine geçiyor. Böylece geçici bir siyasal pozisyon, kalıcı bir yön duygusu gibi konuşuluyor. 

Masada Uzlaşma, Sahada İnkâr

Bu söylemin yükselişi belirli bir siyasal momente dayanıyor. Ekim ayından itibaren Bahçeli ile Öcalan arasında kurulduğu ima edilen temas hattı, “Türk devlet aklı”nın yeniden devreye girdiği iddiasını besliyor. Bu andan sonra devlet, rasyonel bir muhatap; Kürt siyaseti ise onunla birlikte ülkeyi yeniden kuracak bir kurucu ortak gibi sunuluyor.

Oysa sahadaki gerçeklik bu varsayımı sürekli boşa düşürüyor. Rojava’da askeri operasyonlar sürüyor, Kürt siyasal yapıları hedef alınıyor; Bakur’da kayyum rejimi ve siyasal tasfiye devam ediyor. “Devlet aklı” denilen şey, uzlaşma kapasitesinden çok inkârın sürekliliği olarak işliyor.

Fiilî imha politikaları yürürlükteyken aynı aygıtın kurucu özne gibi varsayılması, merkezî söylemin temel çelişkisini oluşturuyor.

Uzlaşma Var, Siyaset Yok

Sorun uzlaşma fikrinin kendisi olmuyor; sorun uzlaşmanın nesnesinin fiilen mevcut olmamasında düğümleniyor. Devlet herhangi bir siyasal çözüm üretmezken, inkâr ve askeri yöntemlerde ısrar ederken kurulan uzlaşmacı dil, durumu açıklamıyor; yalnızca oluşan boşluğu doldurmaya çalışıyor.

Bu noktada dil, siyaset üretmiyor; pozisyon almamayı meşrulaştırıyor. Açıklayıcı olmaktan çıkan söylem, belirsizliği yönetmenin aracına dönüşüyor. Metaforlar çoğalıyor, soyutluk artıyor, yön duygusu silikleşiyor.

Taban İkna Olmuyor, Gençlik Mesafe Alıyor

Geniş taban açısından temel sorun devletle konuşulması olmuyor; konuşulan dil ile yaşanan deneyim arasındaki mesafenin giderek açılması belirleyici hâle geliyor. Bu mesafe büyüdükçe insanlar siyasetten bütünüyle kopmuyor; fakat siyasal anlatıya duyulan güven aşınıyor.

Genç kuşak bu durumu daha çıplak biçimde hissediyor. Öcalan referansını tarihsel bir veri olarak kabul ediyorlar; ancak bugünkü “sentez”, “ezber bozma” ve “yeni Türkiye” söylemlerini hayatiyet taşıdığına ikna olamıyorlar. Rojava’da kuşatma, Bakur’da yıkıcı bir baskı sürerken kurulan bu dil, onların deneyimlediği gerçekliğe temas etmiyor. Tepki, açık bir kopuş biçimi almıyor; mesafe alma, geri çekilme şeklinde beliriyor.

Alternatifler Var, Yol Yok

Eşitlikçi kopuş dili, radikal yerellik pratikleri ve sessiz kopuş tavrı; devletle kurucu ortaklık varsayımını farklı biçimlerde sorguluyor. Bu yönelimler açık bir karşı-program hâline getirilmiyor; çünkü merkezî stratejinin zeminini doğrudan sarsıyorlar. Henüz hiç kimse anlaşılır sebeblerle merkezi stratejiyi cepheden eleştirmek, sarsmak istemiyor.

Bu diller büyük sentez anlatılarından çok somut tahakküm biçimlerine yaslanıyor: kayyumlara, kuşatmaya, gündelik baskıya. Merkezî siyaset ise bu sesleri ya romantize ederek etkisizleştiriyor ya da sessizliğe terk ediyor. Böylece tabandan yükselen siyasal enerji, çoğulcu bir hatta zenginliğe tercüme edilemiyor.

Varsayım Çöktü, Dil Hâlâ Ayakta

Son bir yılda yaşananlar bu krizi görünür kılmakla kalmıyor, derinleştiriyor. Bahçeli–Öcalan diyaloğunun ima ettiği “Kürt ve Türk halklarının uzlaşmasıyla devletin yeniden biçimlendirilmesi” fikri, Rojava’ya dönük askeri operasyonlarla fiilen çöktü. Kobani kuşatmasıyla yeni bir insani felaket yaşanırken, Kürt siyasal varlığına yönelik düşmanca tutum kesintisiz biçimde güncellendi. Devletin dili sertleşmedi yalnızca; siyaset alanı da sistemli biçimde daraltıldı.

Bu tablo karşısında, Bahçeli’nin bir an için samimi olduğu varsayılsa bile – tecrübeyle sabit yüzündeki tebessüm aslında sırtlan gülüşüdür- Türk devletini kurucu bir muhatap olarak ciddiye almak için ortada somut bir gerekçe kalmıyor. Uzlaşma ihtimali, sahadaki gerçeklikle her temas ettiğinde dağılıyor. Geriye yalnızca “iyi niyetli temennilerle” ayakta tutulmaya çalışılan bir anlatı kalıyor.

Tam da bu nedenle, aynı anda hem savunmayı, hem kuruluşu, hem de kopmamayı anlatmaya çalışan bir dil kaçınılmaz biçimde çözülüyor. Bu dil artık yön göstermiyor; çelişkiyi yönetmeye çalışıyor. Gerçekliği açıklamak yerine, çöken bir varsayımı ayakta tutma işlevi görüyor.

Türk devleti ile Kürtlerin kurucu ortak olabileceğine dair, söylem dışında maddi bir dayanak görünmüyor. Bu varsayım sorgulanmadıkça merkezî söylem kendi etrafında dönmeyi sürdürüyor. Anlaşılmazlık ise bir iletişim kazası olarak değil, bu döngünün doğal sonucu olarak kalıcılaşıyor.

İlginizi Çekebilir

DEM Parti Milletvekili Sırrı Sakık, Mine Kırıkkanat’a dava açıyor
Kamışlo Havalimanı faaliyete geçiriliyor: SDG ve Şam prosedürleri görüştü

Öne Çıkanlar