A. Haluk Ünal: ‘Kalabalık Yalnızlığımız’ (*)

Yazarlar

Son yıllarda çok merak etmeye başladım. Dünyanın herhangi bir yerinde, bir alışveriş merkezinin kalabalık asansöründe ya da metrosunda insanlar birbirlerine selam verip tebessüm ediyorlar mıdır acaba? Çünkü benim Türkiye’ye dair hafızam, İsviçre’deki sıcak izlenimlerim bunu doğrulamıyor. Sürekli toplu ulaşım kullanan biri olarak, büyük kalabalıklar halinde hareket eden ama insanların birbirleriyle hiçbir iletişim içine girmediği bir sosyal çevreden söz ediyorum. İnsanların bu kalabalık toplu transfer süreçlerinde beden dillerinin iletişime kapalı olması bence asıl mesele.

Hep böyle miydi? Otuz veya elli yıl önce de insanlar bu kadar iletişimsiz, bu kadar yabancılaşmış, bu kadar yalnız hayatlar mı yaşıyordu? Bana göre insan doğasına en uygun olan, parçası olduğu topluma karşı bir sıcaklık, hatta bir tür şükran duygusu taşıması değil midir? Metroya bindiğinde kendisini güvende hissediyorsa, bunun sebebi olarak o topluluğu görmez mi? Yaşadığın şehri güvenli bir yer olarak kabul ediyorsan, bunun asıl nedeni sokakta aralarından geçtiğin binlerce insanın ortak iradesi ve aklı değil midir?

Türkiye’yi anlayabilirim; şiddetin ve erkekliğin böylesine hücrelerine nüfuz ettiği bir toplumun fertleri, ötekiler için yukarıdaki gibi duygular, kanaatler taşımayabilir. Tabii bu farkı anlamak için her bir Türkiyeli’nin Avrupa’da bir süre yaşaması şart. Kendi payıma, bu ülkede birkaç yıl içinde şaşkınlıkla farkına vardığım gerçek, dünyada şiddetsiz toplumların da olabileceğiydi. Evet, buna çok şaşırdım. Çünkü benim tahayyül dünyamda şiddetsiz bir toplum olamayacağı gibi, bireysel şiddetin olmadığı bir toplumda yaşamak da mümkün değildi. Şiddetsiz yaşamak, ezilmekle eşdeğerdi. Bu kabulle büyümüştük; başka bir ihtimalin var olabileceğini tahayyül bile edemiyordum. “Şiddet, özsavunma silahımızdı.”

***

Türkiye’de (Avrupa’da da) büyük çoğunluğumuzun içinde taşıdığı o kesif yalnızlık ne bireyseldir ne de tesadüfi. Birbirimize sürtünerek yaşadığımız kalabalıklar, aslında bizi birbirimizden uzaklaştıran bir tarihin tortusunu taşır. Türk Dil Kurumu’nun “kalabalık yalnızlık”ı 2024 Yılının Kelimesi/Kavramı olarak seçmesi de bu halin toplumsal bir sezgiye dönüştüğünü gösteriyor.

Bugünkü halimizi anlamak ve anlamlandırmak için Türk devletinin kuruluş hikâyesini ve toplumla kurduğu ilişkiyi hiçbir zaman unutmamak gerekir. Bu kuruluş ve inşa pratiği, Manastır Askerî Akademisi’nin mezunlarından oluşan bir askeri grubun iradesi altında gerçekleşmişti. Söz konusu askeri topluluk (İttihat ve Terakki Cemiyeti), hem Türk devletini hem de Türk toplumunu 1915–38 arasındaki soykırımcı bir toplumsal mühendislik pratiği sonucunda “yarattı.”

Türkiye dediğimizde bir başka temel meseleyi de akılda tutmak şarttır. Türkiye iki büyük toplumdan oluşur. Bunlardan biri, devletin küçük ve yerel halklardan yarattığı “Ne Mutlu Türk’üm” toplumu; diğeri ise devletin “tebasına” yaslanarak sömürgeleştirdiği Kürdistan ve Kürt toplumudur. Cümleden de anlaşılacağı üzere “Türk toplumu”, örneğin Kürtler ya da Araplar gibi binlerce yıllık tarihin derinliklerinden gelmez; tamamıyla yapay, rıza üretimine dayalı bir bütünlük olarak inşa edilmeye çalışılmıştır.

Böylesi bir kalıba dökme işlemi kaçınılmaz olarak bir “Prokrustes yatağı” işlevi görmek zorundadır. Bu tür bir kurgu, adalet, şeffaflık ve hesap verebilirlik barındıramaz; liyakat ise zaten en baştan dışarıda bırakılır. Kutuplaştırma, kriminalize etme, korkuyu yayma, kamusal alanı zehirleme bu yaklaşımın epistemesi, yeterince rıza üretebildiği ölçüde de ontolojisi haline gelir.

***

Her toplum kendisine yönelen mühendislik girişimlerine kendi fıtratı uyarınca yanıt verir inancındayım. Hatırlayalım: Faşizm Almanya’da hızla güçlü bir toplumsal hegemonya yaratabilirken, Fransa ve İspanya halkları çok farklı, örnek; hatta İspanya’da hayranlık verici tepkiler geliştirebilmişti. Türkiye’ye de bu açıdan bakarsak, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana toplumun devlet karşısında hiçbir özgürlükçü isyan sergilemediğini görürüz. Devlet, her zaman diktatörlüğüne rıza üretmeyi başarmıştır.

Lafın geldiği yerde “68 Hareketi / Dev-Genç” seslerini duyuyorum. Ama ne yazık ki olumlu bir yanıt veremeyeceğim. “68 Hareketi”miz Batı’dakinden kategorik olarak farklıydı; kahir ekseriyetimiz gibi otoriter, devletçi ve eril kodlara sahipti.

Benim hatırladığım toplum sokakta kavgaya mahal vermezdi. Şimdiyse kavga, kesinlikle karışılmaması gereken olağan bir durum. Çünkü artık kavgalar bıçaksız, silahsız gerçekleşmiyor. Bu kadar kolay şiddete başvuran bir toplumsal doku bize ne anlatır? Kapıdan çıktığınız andan itibaren tekinsiz bir dünyaya adım attığınızın bilgisini. Bu bilgi de toplum olmaktan çıktığımızı; artık arasında dolaştığımız şeyin salt bir kalabalık olduğunu öğretir.

***

Bir toplumu çürüten şey insanların “kötüleşmesi” değildir; bir rejimin insanları sürekli bir belirsizlik, güvensizlik ve korku ikliminde tutmasıdır. Çürüme, bireysel bir zaafın değil, siyasal koşulların ürünüdür. Türkiye’de bu süreç, devletin kendi tebaasını “korunan” değil “denetlenen” olarak görmesiyle başladı.

Ama çürüme her yerde aynı görünmez. Batıda, özellikle büyük şehirlerde, çürüme kendisini daha çok bir çözülme, bir geri çekilme, bir iç sıkışma olarak dışa vuruyor. İnsanlar birbirinden uzaklaşıyor; temas, dayanışma, birlikte hareket etme arzusu giderek inceliyor.

Kürdistan’da ise bambaşka bir tablo var. Orada çürüme, devlet şiddetiyle birlikte düşünülmek zorunda; çünkü toplum yalnızca ekonomik ve kültürel baskıyla değil, doğrudan polis, asker, yargı şiddetiyle darbeleniyor. Bu nedenle yalnızlık ile kolektif direnme, birbirinin içine geçen iki gerçeklik olarak yaşanıyor. Toplumsal çürüme kimi alanlarda daha sert, kimi alanlarda ise direniş damarları sayesinde daha geçişken.

Ve elbette hatırlıyoruz: Gezi’de kendiliğinden ortaya çıkan dayanışma, Saraçhane’de on binlerce insanın bir anda buluşabilmesi, Kürtlerin kırk yılı aşkın süredir yürüttüğü anti-kolonyal direnme…

Tüm bunlar, toplumun homojen bir çürüme alanına dönüşmediğini gösteriyor. Aksine, çürüme dediğimiz şey; baskının yoğunluğuna, coğrafyaya, sınıfsal konuma, tarihsel deneyime göre farklı biçimlerde tezahür eden bir süreç.

Çürüme; insanın kendisini korumak için kabuğuna çekildiği anda başlar. Ama aynı anda, o kabuğu kırıp sokağa çıkan kalabalık nefesler de yine toplumun içinden doğar.

***

Bir ülkede hukukun, güvenliğin, öngörülebilirliğin ve toplumsal barışın uzun süre aşındığı dönemlerde, önce insanların iç ritmi bozulur. Gelecek fikri kapanır; umut daralır. Motivasyon dediğimiz şey, zamanla ince bir çizgiye dönüşür. İnsan, kendisini korumak için içe çekilir. O sessiz içe çekiliş, aslında çürümenin duygusal yüzüdür.

Toplumsal dokudaki bu aşınma derinleştikçe yalnızlık büyür. İnsanlar birbirine kolayca güvenemez hale gelir. Bir yabancıyla temas etmek, bir ilişki kurmak, bir araya gelmek yorucu ya da riskli görünür. Kolektif hareket fikri, “yük” gibi algılanmaya başlar. Böylece yalnızlık artık bireysel bir tercih olmaktan çıkar; siyasal-psikolojik bir savunma refleksine dönüşür. Otoriterlik çürümeyi yaratır; çürüme de insanı yalnızlaştırır.

Bugün Türkiye’de hissettiğimiz yalnızlık da tam olarak böyle bir şeydir. Kalabalıklar içinde yaşanan o iç çekilme; ilişkilerin yüzeyselleşmesi; bağların gevşemesi; temas etme isteğinin körelmesi… Bunların hiçbiri bireylerin karakteriyle açıklanamaz. Bu, otoriter düzenin işleyiş biçiminin bir sonucudur. Çünkü birbirine güvenmeyen, örgütlenemeyen, kendi içine kapanmış insanlar yönetilmesi en kolay olanlardır. Kalabalık yalnızlık bu nedenle bir tesadüf değil; düzenin ürettiği toplumsal iklimdir.

Üstelik bu süreç çizgisel ilerlemez; döngüseldir. Otoriterlik arttıkça çürüme hızlanır; çürüme derinleştikçe insanlar yalnızlaşır; yalnızlaşan toplum dayanışamaz, örgütlenemez; örgütlenemeyen toplum otoriterliğe karşı koyamaz. Böylece çürüme yeniden üretir; yalnızlık yerleşir; rejim de bu yalnızlık üzerinden kendisini sağlamlaştırır. Döngü kırılmadıkça yalnızlık bir duygu olmaktan çıkıp rejimin toplumsal biçimi haline gelir.

(*) Türk Dil Kurumu (TDK), “kalabalık yalnızlık” kavramını 2024 Yılının Kelimesi/Kavramı olarak seçti.

 

İlginizi Çekebilir

Ukrayna: Barış planı için görüşme Amerika’da başladı
Eski Mossad direktörü, Hizbullah’a nasıl sızdıklarını anlattı

Öne Çıkanlar