Avrupa’nın restorasyon hedefleri, göçmen politikalarını şekillendirirken haklarımız için ciddi riskler yaratıyor. AB’nin yaşlanan nüfusu, bizim emeğimize muhtaç; teknoloji ve yeşil ekonomi, katkılarımız olmadan ayakta kalamaz. Ancak, popülist dalga entegrasyonu baltalıyor; iş piyasasında ayrımcılık ve gettolaşmayla karşı karşıyayız…
Avrupa’nın silahlanma yatırımları, biz göçmenler için karanlık bir tablo çiziyor. Savunma harcamaları, sosyal yardım, sağlık ve entegrasyon programlarını baltalayabilir; refah sistemine en çok ihtiyaç duyanlar olarak en ağır darbeyi biz alacağız. Dil kursları ve barınma destekleri azalabilir, topluma katılımımız engellenebilir.
*
Söyleşi: A. Haluk Ünal – @Grok
Soru 1: Avrupa, Ortadoğu ve küresel gelişmelerden dışlandı ve tribünden izlemeye zorlandı. Bu durum Avrupa sermayesi ve hegemonyası açısından ne anlam ifade ediyor?
Avrupa’nın Ortadoğu ve küresel sahnede dışlanması, Avrupa Birliği’nin (AB) hegemonyasını kaybetmesi anlamına geliyor ve bu, biz göçmenler için hem tehdit hem fırsat sunuyor. Küresel ekonominin ağırlığı Asya’ya, özellikle Çin’e kayarken, Avrupa’nın ekonomik üstünlüğü zayıflıyor. Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) bağımlılığı, Çin’in ticaretteki yükselişiyle birleşince, AB’yi pasif bir konuma itiyor; Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) gibi girişimler bu çaresizliği yansıtıyor. Ortadoğu’daki krizlerde, örneğin İsrail-İran geriliminde, AB’nin diplomatik etkisi sıfıra yakın; sömürgeci geçmişimizle istikrarsızlaştırdığımız bölgelerde artık sözümüz geçmiyor.
Üye ülkeler arasındaki çıkar çatışmaları ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) bağımlılık, bağımsız bir dış politika üretmeyi engelliyor. Askeri olarak etkisiz kalan Avrupa, ABD’nin güvenlik taahhüdünü azaltmasıyla savunmasızlaşıyor. Popülizm ve göçmen karşıtlığı, “değerler birliği” iddiasını çökertiyor; biz göçmenler, bu kimlik krizinin hedefiyiz. Ortadoğu’daki istikrarsızlık, sömürgeci mirasın yansıması olarak bize geri dönüyor ve suçlayıcı söylemlerle karşılaşıyoruz. Avrupa’nın “ikinci lige düşmesi”, sermayesinin zayıfladığını gösteriyor.
Soru 2: Avrupa, yitirdiği pozisyonları tekrar elde etmek için ne yapacak?
Avrupa’nın küresel pozisyonlarını geri kazanma çabası, biz göçmenler için riskler ve umutlar barındırıyor. AB, dış politikada birleşik bir ses için veto mekanizmalarını azaltabilir, ancak bizim sesimiz genellikle yok sayılıyor. Avrupa Savunma Birliği, NATO’ya bağımlılığı azaltmayı hedefliyor, ama bu, sosyal politikalardan savunma bütçelerine kayan kaynaklarla bizim entegrasyon programlarımıza zarar verebilir. Teknolojik inovasyon ve Avrupa Yeşil Mutabakatı, ekonomik güç için fırsatlar yaratabilir, fakat biz göçmenler bu alanlarda dışlanıyoruz.
Avronun rezerv para statüsü, sermayeyi güçlendirebilir, ama bu bizim emeğimizin sömürüsüne dayanıyor. Ortadoğu’da arabuluculuk rolü hedefleniyor, ancak geldiğimiz bölgelerdeki istikrarsızlık görmezden geliniyor. Çin ve Rusya ile pragmatik ilişkiler, jeopolitik oyunlarda bizi piyon yapabilir. Popülizm ve eşitsizlikler, AB’nin birliğini tehdit ediyor; bizler, bu krizin günah keçisiyiz. Afrika ve Latin Amerika ile bağlar, demografik avantajlar sunabilir, ama sömürgeci mantıkla kuruluyor. Avrupa’nın “sahaya inmesi”, bizim emeğimiz olmadan mümkün değil.
Soru 3: Bu restorasyon hedefleri göçmenlere dönük politikaları nasıl etkiler?
Avrupa’nın restorasyon hedefleri, göçmen politikalarını şekillendirirken haklarımız için ciddi riskler yaratıyor. AB’nin yaşlanan nüfusu, bizim emeğimize muhtaç; teknoloji ve yeşil ekonomi, katkılarımız olmadan ayakta kalamaz. Ancak, popülist dalga entegrasyonu baltalıyor; iş piyasasında ayrımcılık ve gettolaşmayla karşı karşıyayız. Türkiye ile 2016 Göç Anlaşması gibi akışları yönetme çabaları, insan haklarımızı hiçe sayıyor ve geldiğimiz bölgelerdeki istikrarsızlığı derinleştiriyor. Göçmen karşıtı partiler, sınır kontrollerini ve “güvenli ülke” listelerini güçlendiriyor; sığınma hakkımız tehdit altında. Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı’nın (Frontex) genişleyen yetkileri, bizi insanlık dışı muamelelere maruz bırakıyor. “Avrupa kimliği” tartışmaları, Müslüman ve non-Avrupalı göçmenleri dışlayarak gerilimleri artırıyor. Eğitim ve iş piyasası destekleri yetersiz. Göçmen politikaları, ekonomik ihtiyaçlar ile popülist baskılar arasında sıkışmış; bizler, Avrupa’nın geleceğinin temel taşlarıyız, ama bir yük gibi görülüyoruz. Haklarımız için mücadele şart.
Soru 4: Avrupa’nın güvenlik ve stratejik özerklik ihtiyacı büyük bir silahlanma yatırımı gerektiriyorsa, bu sosyal politikaların askıya alınması ve göçmenlere desteğin budanması anlamına geliyorsa, göçmenler için umut verici bir tablo çıkar mı?
Avrupa’nın silahlanma yatırımları, biz göçmenler için karanlık bir tablo çiziyor. Savunma harcamaları, sosyal yardım, sağlık ve entegrasyon programlarını baltalayabilir; refah sistemine en çok ihtiyaç duyanlar olarak en ağır darbeyi biz alacağız. Dil kursları ve barınma destekleri azalabilir, topluma katılımımız engellenebilir.
Popülist söylemler, bizi “kaynak tüketen” bir tehdit olarak hedef gösterecek, ırkçılığı körükleyecek. Frontex’in yetkileri, sığınma süreçlerini kâbusa çevirecek; “güvenli üçüncü ülke” anlaşmaları, bizi insan haklarının hiçe sayıldığı bölgelere itiyor.

Nitelikli göçmenlere talep artsa da, düşük becerili veya düzensiz göçmenler dışlanacak. Savunma yatırımları ekonomik büyümeyi tetiklerse, dolaylı iş fırsatları doğabilir, ama popülist politikalar bunu engeller. Avrupa, bizim haklarımızı feda ederek güvenliğini sağlayamaz; bu tablo umut verici değil, sığınmacılar ve düşük becerili gruplar yalnızlıkla karşı karşıya.
Soru 5: Avrupa’da göçmenler olarak geleceğimizin çok karanlık olduğunu düşünüyorum. Bu gözlem gerçekçi mi, abartılı mı?
Avrupa’da göçmen olarak geleceğimizin karanlık göründüğü hissi, yaşadığımız gerçeklikten kaynaklanıyor ve haklı bir endişe. Almanya’da Alternatif für Deutschland (AfD – Almanya için Alternatif), Fransa’da Rassemblement National (RN – Ulusal Birlik) ve İtalya’da Lega gibi popülist partiler, göçmen karşıtı söylemlerle toplumları zehirliyor. İş piyasasında ayrımcılık, gettolaşma ve sosyal hizmetlere erişim engelleri, günlük mücadelelerimiz.
Savunma odaklı politikalar, sosyal destekleri budayarak bizi savunmasız bırakabilir. Sınır güvenliği ve “güvenli üçüncü ülke” anlaşmaları, sığınma hakkımızı gasp ediyor; Frontex’in uygulamaları, onurumuza saldırıyor. Müslüman veya non-Avrupalı göçmenler olarak kültürel dışlanma, aidiyet hissimizi yok ediyor.
Ancak, tamamen umutsuzluk, direncimizi küçümser. AB’nin yaşlanan nüfusu, emeğimize muhtaç; sağlık ve inşaat sektörleri bizimle ayakta. İsveç ve Portekiz’in kapsayıcı politikaları umut ışığı. Black Lives Matter (BLM – Siyahların Hayatı Önemlidir) Avrupa, ırkçılığa karşı sesimizi yükseltiyor. İkinci nesil gençlerimiz, sosyal medyada ve sokaklarda direniyor. Endişelerimiz gerçekçi, ama mücadele gücümüz de öyle.
Soru 6: Göçmenler böyle bir sürece hazır mı? Kendilerini savunabilecek bilinç ve örgütlülükleri ne durumda?
Biz göçmenler, Avrupa’nın zorlayıcı sürecine tam hazır değiliz, ama savunmasız da değiliz. Nitelikli göçmenler, dil ve becerileriyle avantajlı, ancak yeni gelen sığınmacılar dil bariyerleri ve hukuki belirsizliklerle mücadele ediyor. İkinci nesil, siyasi sistemi daha iyi anlıyor; yeni gelenler haklarını bilmekte zorlanıyor.
Türkiye Göçmen İşçiler Kültür Derneği (TÜMİAD – Türkiyeli göçmenler için kültürel ve sosyal dayanışma derneği), birinci nesil için dayanışma sağlıyor. Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon – göçmen hakları için mücadele eden sol tandanslı konfederasyon), ırkçılık ve sömürüye karşı mücadele ediyor, ama ideolojik çerçevede sınırlı. Sendikal katılım düşük; geçici işlerde hayatta kalmak, örgütlenmeyi zorlaştırıyor. Siyasi katılım, vatandaşlık statüsüne bağlı; ikinci nesil, Almanya’da Sosyal Demokrat Parti (SPD) veya Yeşiller’de sesini duyuruyor. Türk-Kürt gerilimleri, ortak platformları engelliyor. Yeni gelenler, sınırdışı korkusuyla çekingen. Popülist baskılar cesaret kırıyor. Ama genç nesiller, BLM ile ırkçılığa direniyor; “Sanctuary Cities” güvenli alanlar sunuyor. Pandemi sırasında sağlık sektöründeki katkılarımız, görünürlüğümüzü artırdı. Örgütlülüğümüz parçalı, ama direncimiz hayatta kalmamızla kanıtlanıyor.
Soru 7: Avrupa’da göçmenler tarafından kurulmuş öz örgütlenmeler var mı?
Avrupa’da biz göçmenlerin kurduğu çok sayıda öz örgütlenme, dayanışmamızın kanıtı. TÜMİAD (Türkiye Göçmen İşçiler Kültür Derneği – Türkiyeli göçmenler için kültürel ve sosyal dayanışma derneği), kimliğimizi koruyor; birinci nesil için yuva. AvEG-Kon (Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu – göçmen hakları için mücadele eden sol tandanslı konfederasyon), ırkçılık ve sömürüye karşı mücadele ediyor; açlık grevleriyle ses getiriyor. Kayseri’de geri dönen Türklerin derneği, iş fırsatları yaratıyor. Sosyalist Kadınlar Birliği ve Young Struggle, gençlerimizin sesini yükseltiyor. Almanya’da Almanya Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF – Türkiyeli işçilerin haklarını savunan sol örgüt), işçi haklarını savunuyor; Yek-Kom (Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu – Kürt diasporasının kültürel ve siyasi haklarını savunan federasyon), Kürt diasporasını küresel çapta görünür kılıyor.
Fransa’da Fransa Göçmen İşçiler Birliği (ATMF – Kuzey Afrikalı göçmenlerin haklarını savunan örgüt), Kuzey Afrikalıların haklarını koruyor; Hollanda’da Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği (HTİB – Türkiyeli işçilerin haklarını savunan örgüt), Türkiyeli işçilere destek. Avrupa Göçmen Ağı, toplulukları birleştiriyor. Bu örgütler, hukuki destek ve bilinçlenme sağlıyor, ama Türk-Kürt gerilimleri ve sınırlı kaynaklar ortak hareketi zorlaştırıyor. Yine de, direnç noktalarımız; varlığımız, Avrupa’ya rağmen ayakta.
Soru 8: Göçmen örgütleri liste olarak kalabalık görünüyor ama gündelik hayatta gerçek bir etkileri, göçmenlere dönük bir cazibeleri var mı?
Göçmen örgütlenmeleri çok, ama gündelik hayatta etkileri ve cazibeleri ihtiyaçlarımıza yanıt verdikçe anlamlı. TÜMİAD, dil kursları ve etkinliklerle birinci nesil için dayanışma yuvası, ama genç nesiller bunları “eski moda” buluyor. DİDF ve ATMF, işçi hakları ve ırkçılıkla mücadelede önemli, ama politik bilinci yüksek göçmenlere hitap ediyor. Düzensiz göçmenler ve sığınmacılar, dil bariyerleri ve AB’nin sığınma politikaları yüzünden bu desteklerden kopuk. AvEG-Kon, açlık grevleriyle ses getiriyor, ama geniş kitlelere dokunamıyor. HTİB, Türkiyeli işçilere destek, ama sendikal katılım düşük. Sosyalist Kadınlar Birliği ve Young Struggle, gençlerimizi ateşliyor, ama vatandaşlık statüsü olmayanlar dışlanıyor. Avrupa Göçmen Ağı, yerel düzeyde yetersiz. Türk-Kürt gerilimleri dayanışmayı zayıflatıyor; sınırlı kaynaklar etkisi yerel tutuyor. Yeni gelenler, sınırdışı korkusuyla çekingen. Ancak, “Sanctuary Cities” barınma ve hukuki destekle hayat kurtarıyor. BLM Avrupa, ırkçılığa karşı öfkemizi birleştiriyor. Pandemi sırasında sağlık sektöründeki katkılarımız, görünürlüğümüzü artırdı. Örgütler, acil ihtiyaçlarımıza yanıt verdiğinde cazip, ama geniş kitlelere ulaşmada yetersiz.
Soru 9: Göçmen örgütleri Türkiyeli sol ve sağ örgütler tarafından domine ediliyor sanırım. Bu örgütlerin herhangi bir göçmen politikasına sahip oldukları tartışma götürür. Bu durumda göçmenler aslında örgütsüz, savunmasız ve ufuksuz bir durumda dersek abartmış mı oluruz?
Türkiyeli sol ve sağ örgütlerin göçmen örgütlenmelerini domine ettiği izlenimi, yaşadığımız gerçeklikten kaynaklanıyor. DİDF, sosyalist çizgide işçi hakları için mücadele ederken, Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD – Türkiye’deki muhafazakâr siyasetle bağlantılı Türkiyeli göçmen örgütü), Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) uzantısı gibi hareket ediyor. Türkiye’nin kutuplaşmasını Avrupa’ya taşıyorlar; Türk-Kürt gerilimleri, ortak gündemi engelliyor. Bu yapıların entegrasyon, ırkçılık veya sığınma politikalarına dair kapsamlı bir vizyonu yok; ideolojik veya etnik çerçevede sıkışıyorlar.
AvEG-Kon, radikal eylemlerle dikkat çekiyor, ama günlük destek sunamıyor. Yeni gelen sığınmacılar ve düzensiz göçmenler temsil edilmiyor. “Örgütsüz, savunmasız ve ufuksuz” tanımı, özellikle sığınmacılar için doğru; Yek-Kom, Kürt diasporasında etkili, ama diğer topluluklarla sınırlı bağ kuruyor.
Finansal kısıtlamalar ve dil bariyerleri, örgütlenmeyi zorlaştırıyor. AB’nin sığınma politikaları, bizi yalnız bırakıyor. Ancak, ikinci nesil gençlerimiz, BLM Avrupa ile direniyor; “Sanctuary Cities” güvenli limanlar sunuyor. ATMF ve Young Struggle, haklarımızı ateşliyor. Pandemi katkılarımız gücümüzü hatırlattı. Türkiyeli dominasyon tüm göçmenleri kapsamıyor; savunmasızlık gerçek, ama gençlerimiz ve dayanışma ağlarımız umut veriyor.
Soru 10: Bu durumda göçmen örgütleri nasıl bir politikaya sahip olmalı, organizasyon yapılarını ne yönde yenilemeli?
Biz göçmenlerin haklarını savunmak için örgütlerimiz kapsayıcı bir politika benimsemeli. Türkiyeli sol ve sağ dominasyonu, Afrikalı, Ortadoğulu ve Asyalı toplulukları dışlıyor; ırkçılıkla mücadele, iş piyasası erişimi, hukuki destek ve entegrasyon gibi evrensel bir gündem şart. BLM Avrupa’dan ilham alan kampanyalar, diasporaları birleştirebilir. Sığınmacıların barınma ve hukuki ihtiyaçları öncelikli. AB’nin “güvenli üçüncü ülke” anlaşmalarına karşı insan hakları temelli lobi yapılmalı. Sendikalarla bağlar, işçilerimizin sömürüsüne karşı güçlendirilmeli. Yerel seçimlere katılım kampanyaları, siyasi gücümüzü artırır. Etnik bölünmüşlüğü aşan çok kültürlü platformlar kurulmalı; Yek-Kom ve DİDF, diğer topluluklarla köprüler kurmalı. Avrupa Göçmen Ağı, birliği büyütmeli. “Sanctuary Cities” ile yerel bağlar, ulusötesi ağlarla Brüksel’e müdahale edilmeli. Genç nesillere liderlik pozisyonları açılmalı; Young Struggle örneği yaygınlaşmalı. AB fonları ve yerel desteklerle finansal bağımsızlık sağlanmalı. Hukuki danışmanlık birimleri, ATMF modeli gibi yaygınlaşmalı. Çok dilli bilgilendirme programları, dil bariyerlerini kırmalı. Türkiyeli ideolojik egemenlik, güven inşa edilerek aşılmalı. Pandemi katkılarımız, emeğimizin gücünü vurgulamalı. Örgütlerimiz, ırkçılıkla mücadele ve siyasi katılım vizyonuyla yeniden doğmalı; bu dönüşüm, direncimizle mümkün.
* Avrupa’daki başlıca göçmen toplulukları şu bölgelerden gelmektedir: Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) (Suriyeli, Iraklı, Afgan, Faslı, Cezayirli, Tunuslu), Güney Asya (Pakistanlı, Hint, Bangladeşli, Sri Lankalı), Sahra Altı Afrika (Nijeryalı, Somalili, Eritreli, Sudanlı), Doğu Avrupa ve Eski Sovyet Ülkeleri (Ukraynalı, Rus, Polonyalı, Rumen, Bulgar), Türkiye kökenliler (etnik Türkler, Kürtler, Zazalar, Çerkezler, Lazlar, Süryaniler, Ermeniler, Rumlar ve diğer gruplar), Latin Amerika ve Karayipler (Brezilyalı, Kolombiyalı, Kübalı) ve Doğu Asya (Çinli, Vietnamlı, Filipinli, Koreli).
Ülkelere Göre Göçmen Toplulukları ve Sayısal Durumları:
- Almanya: Avrupa’nın en büyük göçmen nüfusuna sahip ülkesidir. 2024 itibarıyla yaklaşık 2,6 milyon Suriyeli, Iraklı, Afgan ve diğer sığınmacılar yaşamaktadır. Türkiye kökenli göçmenler (etnik Türkler, Kürtler, Süryaniler ve diğer gruplar dahil) yaklaşık 2,8 milyon kişidir; bu grup, 1960’lardan itibaren işçi göçüyle şekillenmiştir ve özellikle Kürt kökenlilerin (yaklaşık 800.000) önemli bir payı vardır. Polonyalılar (yaklaşık 800.000), Rumenler (700.000) ve İtalyanlar (600.000) da büyük gruplar arasındadır.
- Fransa: Kuzey Afrikalılar (Fas, Cezayir, Tunus kökenli) yaklaşık 2-3 milyon kişiyle en büyük gruplardan birini oluşturur; bu, sömürge dönemi bağlarından kaynaklanır. Suriyeli sığınmacılar yaklaşık 664.000 kişidir (2024 verileri). Sahra Altı Afrika’dan (Senegal, Mali, Fildişi Sahili) ve Vietnam’dan gelenler de önemli topluluklardır.
- Avusturya: Türkiye kökenli göçmenler yaklaşık 360.000 kişidir (2018 verileri) ve etnik Türkler, Kürtler, Çerkezler gibi çeşitli grupları içerir; bu, nüfusun %0,9’una denk gelir ve en büyük yabancı uyruklu gruptur. Suriyeli sığınmacılar yaklaşık 49.000 kişidir. Eski Yugoslavya ülkelerinden (Sırbistan, Bosna-Hersek) gelenler de önemli bir topluluktur.
- İsveç: Mülteci dostu politikalarıyla bilinen İsveç’te Suriyeli sığınmacılar yaklaşık 109.000 kişidir (2024). Türkiye kökenli göçmenler arasında Süryaniler ve Kürtler öne çıkar. Iraklı, Somalili ve Eritreli topluluklar da dikkat çekicidir.
- Hollanda: Türkiye kökenli göçmenler yaklaşık 400.000 kişidir ve etnik Türkler ile Kürtler çoğunluktadır. Fas kökenliler de benzer şekilde 400.000 kişidir. Suriyeli sığınmacılar yaklaşık 100.000 kişidir (2024).
- İsviçre: Türkiye kökenli göçmenler yaklaşık 100.000 kişidir (2007, çifte vatandaşlar dahil) ve çeşitli etnik grupları kapsar. Balkan ülkelerinden (Sırbistan, Kosova) ve İtalyan kökenli göçmenler de önemli topluluklardır.
- Polonya: Türkiye kökenli göçmenler yaklaşık 3.762 kişidir (2017) ve Karaim Türkleri gibi tarihi toplulukları içerir. Ukrayna’daki savaş nedeniyle yaklaşık 1 milyon Ukraynalı mülteci bulunmaktadır.
- İspanya: Türkiye kökenli göçmenler yaklaşık 6.000 kişidir. Latin Amerikalılar (Kolombiya, Ekvador, Venezuela) ve Faslılar en büyük gruplardır.
- Ukrayna: Türkiye kökenli göçmenler yaklaşık 20.000 kişidir (2019). Ukrayna’daki savaş, Avrupa’ya yönelen Ukraynalı mülteci sayısını artırmıştır.
- Lihtenştayn: Türkiye kökenli göçmenler yaklaşık 894 kişidir ve en büyük beşinci yabancı gruptur.
Genel Değerlendirme: Avrupa’daki Suriyeli sığınmacılar toplamda 1,5-2 milyon civarındadır ve özellikle Almanya ile İsveç’te yoğunlaşmıştır. Türkiye kökenli göçmenler, etnik çeşitlilikleriyle (Türkler, Kürtler, Süryaniler, Çerkezler vb.) yaklaşık 5 milyon kişilik bir nüfus oluşturur ve Almanya, Avusturya, Hollanda gibi ülkelerde kalıcıdır. Kuzey Afrikalılar, Fransa ve İspanya’da; Doğu Avrupalılar ise Almanya ve İngiltere’de yoğundur. Göçmen sayıları, vatandaşlık statüsü, çifte vatandaşlık veya geçici koruma durumuna göre değişebilir. Veriler, Vikipedi, BBC Türkçe ve X platformundaki gönderilerden derlenmiş olup, kesin rakamlar için Eurostat veya UNHCR gibi kaynaklar incelenebilir.











