Dün Yektan Türkyılmaz, Pervin Buldan’ın adını anarak bir liyakat tartışması başlattı. Yaptığı paylaşımlarda asıl sorunun söz konusu görevleri dağıtan kuruma ait olduğunu vurgulasa da Pervin Hanım’ın adının öne çıkması ister istemez konunun kişiselleşme zeminini kuvvetlendirdi. Tartışmanın böyle kişiselleştirilebilmesine zemin açan bir biçimde kelimelendirilmesi konunun içerdiği önemli birtakım temaları da bence gölgeledi. Daha kötüsü tartışmanın kıymetli olan kavramsal yönü gölgelenmekle kalmadı, kastedilen liyakat mi ehliyet mi sorusunu da muğlaklaştırdı.
Günümüz Türkiye’sinde herhangi biri, bir paylaşımında “Türkiye’yi liyakatsiz insanlar yönetiyor” diye yazsa, bence her kesimden bireyler yaygın bir biçimde bu önermeye tereddütsüz katılırlar. Ama bu vesileyle gördük ki sol, kendisine bu soruyu gerektiği gibi yöneltmemiş: Türkiye’de, en azından Cumhuriyet döneminde sol, liyakat kavramından ne anladı, yönetim kriterleri içinde liyakat ne ölçüde yer aldı, ortak bir kanaatimiz yok.
Bu durumda tartışmaya bir bilgi ve hafıza tazelemesiyle başlamak iyi olabilir.
Kavramın kökleri
Kavramın modern öncesi içeriğiyle modern dönemdeki içeriği arasındaki farkı hatırlatarak başlayalım.
Modern öncesi dönemin liyakat kriterleri “lorduna sadakat, savaşta cesaret, soyun saflığı, geleneksel haklar ve ayrıcalıklar, yerel güç dengeleri” olarak özetlenebilir. Tarım toplumlarında ihtiyaç, kavrama bu anlamı vermiş.
Modernizm ile birlikte sanayi toplumlarının “ihtiyaçları” tanımda köklü değişikliklere neden olmuş. Soyun yerini bireysel beceri; sadakatin yerini kurala bağlılık; geleneğin yerini rasyonel işlevsellik; koruyucu–korunan ilişkisinin yerini uzman memuriyet almış.
Liyakat artık bir görevi başarıyla yerine getirebilmek için gerekli olan yeterlilik, yetenek ve uzmanlık/ehliyet anlamına geliyor. Piyasa, bu terimle, bir kişinin bilgi, beceri ve deneyimleri doğrultusunda bir pozisyona uygunluğunu ve hak sahipliğini ifade ediyor. Özellikle işe alımlarda ve terfilerde liyakat, “adaletli bir sistemin oluşturulması” için bilgi, beceri ve yeteneğin esas alınmasını ileri sürüyor.
Elbette bunların tamamı kitaptaki normatif tanımlar; gerçek hayat her zaman çok daha karmaşık, renkli ve çertrefil.
Peki, bütün bu uzun tarih boyunca sol bu konuyu hangi kavramlarla karşıladı, biraz da ona bakalım.
Burada iki önemli ayrımı hatırlamak şart. Solun muhalif bir hareket olarak bu kavramları tanımlayışı ile iktidardaki solun tanımları birbirinden farklı.
Hareket olarak sol; “örgütsel sadakat, ideolojik sadakat, fedakârlık, istikrar” üzerine kurulur. İktidardaki sol ise bu kriterlere ehliyeti de ekler. Çünkü sonunda masada “rasyonel” bir faaliyet hedeflendiği kabul edilmiştir. Faaliyet rasyonalitesinin ölçümü ise bütün örneklerde iktidar iradesinin keyfiyetiyle sınırlı kalmıştır.
Dikkat ederseniz solun tanımı “lorduna [lidere] sadakat, savaşta cesaret, soyun [kadronun hareket içinde temayüz etme biçimi] saflığı, temayüz etme sürecinde edinilen ‘geleneksel’ haklar ve ayrıcalıklar, yerel [örgütsel] güç dengeleri” olarak okunabilir ve bu haliyle modern öncesi tanıma oldukça yakındır.
Modern dönem denilebilecek tarih kesiti ise Marksizmin devlet kurucu bir ideolojiye dönüştürüldüğü, iktidar pratiklerini test ettiği bir dönemi işaret eder. Bu dönemde, tarihteki bütün diktatoryal devlet pratiklerini aşan bir makinenin inşasına tanık oluruz. Bu makine endüstri çağının bütün yapılarının formuna çok benzer: baş, gövde, kollar, bacaklar… ama işleyiş mantığı açısından uzaktan yakından alakası yoktur.
Çünkü bu makine, az biraz burjuvazi gibi, akla uygunluğu da gözetenlerce inşa edilmemiştir; tersine bu akıl, toplumun her bir ferdini total, merkezi bir gövdenin “tam uyumlu” parçaları haline getirmeyi kendi aklına uygun bulmuştur.
Sosyalistlerin liyakati ve ehliyeti
Görüleceği üzere yüzlerce yıllık pratiğin sonucunda solun elinde kalan hiçbir anlamlı ve kullanışlı kriter yok.
Türkyılmaz’ın başlattığı bu tartışmada partizan tepkiler dışında kalanların algısı büyük ihtimalle bizimkine benziyor: Nedir bu liyakat denilen kavram? Sol, liyakat ve ehliyet gibi kavramları benimsemeli mi; kendi tarihi içinde bunları güncellemeli ve yeniden tanımlamalı mı? Bu sorular karşımızda duruyor.
Önce de söylediğim gibi kavramlar ya modern öncesi dönemin tanımlarına hapsedilmiş ya da modernizmin, endüstriyelizmin ihtiyaçlarına göre tanımlanmış durumda. Açık ki bizim her iki eksendeki tanımlarla da ihtiyacımızı karşılamamız mümkün değil.
Üzerinde düşünmeye devam ettikçe görüyoruz ki, liyakat ve ehliyet solun tarihine ve pratiğine kolayca monte edilemiyor.
Bir kere sol dediğimizde birden çok şeyi kastediyoruz.
İlk olarak; bir toplumsal hareketten söz ettiğimizi fark etmeliyiz. Sosyalistler her ne kadar bu hareketten söz ederken “kendiliğinden” kavramını kullanmayı çok severse de kavram, toplumda bir hareket varsa mutlaka organize bir Öncü’nün de olduğunu varsayan [bolşevik] aklın ürettigi bir kavramdır. Ve bu akıl, toplumsal mücadeleler tarihine “kendiliğinden ve kendisi için” ikilemi ile indirgemeci bir perspektiften bakar. Halbuki gerçek hayat çok daha karmaşık çok daha zengindir.
Ama nihayetinde kuşbakışı, toplumsal tarihin birbirini izleyen sayısız toplumsal altüst oluşla biçimlendiğini görebiliriz.
İkinci olarak; [kutsal kadrolar]
Sol dediğimizde yalnızca bir toplumsal hareketi değil, aynı zamanda kurumsallaşmış siyasal yapıları, yani partileri, örgütleri, sendikaları, dernekleri, cepheleri, meclisleri kastediyoruz. Solun liyakatle ilişkisini tartışırken bu ikinci alan —örgütlenmiş siyasal yapı— belirleyici hale geliyor. Çünkü burada artık mesele, “kendiliğinden hareket”in öfkesinden çok, o öfkeyi yönetecek, yönlendirecek, temsil edecek “kadro” mimarisidir.
Ve işte tam bu noktada, solun liyakat ve ehliyetle ilişkisi netleşiyor:
Sol örgütler tarihsel olarak kadroyu “yetiştirilecek bir uzman adayı” olarak değil, “militanın kendisini yönetime kanıtlayacağı bir fedakârlık pratiği” olarak kavradılar.
Bu yüzden teknik yeterlilik kadar —hatta çoğu zaman ondan fazla— belirleyici olan şey: “kim mücadele içinde görünür oldu, kim bedel ödedi, kim fedakârlık yaptı, kim çizgiye sadakat gösterdi, kim yıllarını verdi, kim bizdendir,” sorularının yanıtları oldu.
Bunlar modern devletin liyakat kataloglarında yoktur; ama solun pratik tarihinde ağırlığı belirlemiştir.
Böylece ikinci tanım alanı ortaya çıkar: solun siyasal örgütleri, modern devletin rasyonel liyakat tanımını değil, kendi tarihsel kültürlerinin partizan ölçütlerini baz alırlar.
Bu da üçüncü boyutu görünür kılar:
Üçüncü olarak; sol dediğimizde aslında bir iktidar pratiğinden de söz etmiş oluyoruz.
Bu, Türkiye’de çok unutuluyor çünkü solun iktidar deneyimi zayıf; fakat dünyada yüz yılı aşkın bir külliyat var. Ve o külliyat şunu gösteriyor: Sol iktidara geldiğinde, modern devletin rasyonel-bürokratik liyakat ilkelerini uygulamaya çalışsa bile, bunu sonunda kendi siyasal meşruiyet üretme biçimleriyle harmanlıyor.
Yani ortaya çıkan şey, ne modern devletin nötr liyakati oluyor, ne de hareket döneminin ham sadakat kültürü; tam ikisi arasında, kendine özgü ama kırılgan bir hibrit model doğuyor.
Bu hibrit modelin ortak özellikleri ise genelde şöyledir: “Siyasi güvenilirlik teknik ehliyete üstün gelir; sadakat, liyakatten koparılamaz; uzmanın yerini çoğu zaman sadık kadro alır; ehliyet, liderliğin uygun gördüğü kadar serbest bırakılır; devletin ya da örgütün rasyonel işleyişi, liderliğin ve merkez komitenin siyasî reflekslerinin izin verdiği yere kadar işletilebilir.”
Bu yüzden solun tarihine bakınca liyakat kelimesi, çoğu yerde “kullanılmış ama içi doldurulmamış” bir kavram gibi kalır.
Solun kendi tanımını üretmeye çalışması bugün neden bu kadar zor?
Çünkü sol hem bir hareket, hem bir örgüt, hem bir iktidar deneyimi — ama bu üç alanın hiçbirinde tutarlı ve sürdürülebilir bir liyakat/ehliyet anlayışı üretmemiş.
Hareket olarak sol: sadakati esas aldı. Örgüt olarak sol: sadakat ile yerel güç dengelerinin karışımını esas aldı. İktidar olarak sol: rasyonaliteyi sadakate tâbi kıldı.
Bugün dönüp “liyakat nedir?” diye sorduğumuzda elimizde tutarlı bir kriter bulamayışımızın nedeni bu.
Geçmiş ve gelenek böyle, peki gelecek nasıl?
Gelecek, içinden geçtiğimiz çağ dönümü ve onun her düzeydeki sonuçlarıyla tanımlanacak.
Yazının giriş bölümünde kullandığımız bütün kavramlar bağlumlarını karşılıklarını yitirdikleri bir sürece girdi.
Bugün geldiğimiz yerde solun elindeki kavram seti, ne geçmiş dünyanın sadakat ve cesaret kodlarını taşıyabiliyor ne de modern dünyanın rasyonel liyakat ölçütlerini. Çağ dönümü, her iki dünyanın zeminini de çekip aldığı için, solun bu kavramlarla yol alması artık mümkün değil, bence. Liyakat ve ehliyetin tarihsel bağlamları çözüldü; kavramların kendisi yeni toplumsal düzeneklerin ağırlığını taşımıyor.
Yeni dünya, sosyolojinin tarif ettiği ağ tipi toplumsal yapılara ve onların içinden doğan ağ tipi kolektif akıllara doğru kayıyor. Bu akıl, hiyerarşik olmayan, merkezi bir “baş” aramayan, temsil edilmeye değil birbirine bağlanmaya dayanan bir akıl. Ama bu, uzmanlığın, gücün ve koordinasyonun gereksizleştiği anlamına gelmiyor. Tam tersine: ihtiyaç sürüyor — sadece biçimi değişiyor. Eski dünyanın hiyerarşik uzmanları değil, ağlar arasında hareket edebilen yeni tür [bilgi yoğun] bir ehliyet; eski dünyanın kör sadakati değil, yeni dünyanın çok-merkezli sorumlulukları.
Belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, kimsenin miras almadığı, kimsenin sadakatini talep etmeyen, sadece toplumsal kapasiteyi çoğaltmayı esas alan yeni bir yeterlilik fikri: ağ tipi örgütlenmenin karmaşıklığını taşıyabilecek, uzmanlıkla kolektif zekâyı birlikte düşünebilecek bir ehliyet anlayışı.
Liyakat tartışmasına bu yüzden ihtiyacımız var. Sol bu tartışmadan kaçtıkça, hem eski dünyanın gölgelerine hem de yeni dünyanın dağınık akışlarına teslim oluyor. Ancak bu tartışmadan sonra, sol kendi geleceğini —eski kavramların onarımıyla değil— çağın gerçekten ihtiyacı olan yeni kavramlarla kurabilir.










