Dilan Karaman olayı üzerine hazırlanan komisyon raporunda en önemli cümle metnin sonlarına doğru yazılıyor. Biz onu başa alıyoruz: “politik toplumsallığın yeniden inşası yönünde yapısal bir dönüşüme ihtiyaç bulunmaktadır.”
Bu cümle bir öneri değil, bir itiraf. Çünkü yeniden inşa ihtiyacı ancak bir çöküşten sonra doğar. Dilan Karaman’ın hikâyesi de tam olarak böyle bir çöküşün hikâyesi. Politik toplumu inşa etme iddiasıyla kurulan bir yapının altında kalan bir insanın hikâyesi. Kalfa mimarisiyle kurulan yapılar çökmeye adaydır. Çöktüğünde ise mimarlar değil, o yapının içinde yaşayan insanlar ölür. Türkiye’nin inşaat politikalarının yarattığı felaketlerle politik toplum inşası girişimlerinin yarattığı felaketler arasındaki benzerlik bu yüzden ürkütücü görünüyor.
Konuştuğumuz metin bir rapor. Konusu da Dilan Karaman’ın “intiharı”. Bence şüpheli ölümü. Komisyon metnin başında amacını açıkça tarif ediyor: Dilan’ı ölüme sürükleyen kurumsal, ilişkisel ve yapısal nedenleri ortaya koymak ve herkesi bir yüzleşmeye davet etmek. Bu iddia güçlü görünüyor. Fakat bir raporun gücünü belirleyen şey niyet değil; seçtiği metodolojidir. Hakikat iddiası taşıyan bir metin önce kendi yöntemini kurmak ve o yönteme sadık kalmak zorunda. Peki bu rapor böyle bir metodoloji kuruyor mu? Ve daha önemlisi, kurduğunu varsaysak bile buna sadık kalıyor mu? Maalesef hayır!
Rapor daha ilk sayfalardan itibaren kendi ilan ettiği yöntemi terk ediyor ve hakikat arayışından çok hakikati bulanıklaştırmaya yarayan bir anlatıya dönüşüyor. Bu yüzden metni anlamanın en doğru yolu onu bölüm bölüm okuyup kendi iddiasıyla karşılaştırmak oluyor.
Metodolojik kırılma daha başında ortaya çıkıyor. Metin bir yöntem tartışması kurmadan doğrudan kronolojik bir anlatıya geçtiğini iddia ediyor; ancak, bu “kronoloji” hakikate sadık değil. Yazanların istediği yerden başlatılıyor.
Oysa hakikat raporlarının mantığı kronoloji kurmak değildir. Kronoloji gazeteciliğin ve soruşturmanın alanıdır. Bir hakikat raporu önce vakayı berraklaştırır: ne oluyor, hangi bilgiler kamuya yansıyor, komisyonun ulaştığı yeni veriler neler? Bu raporda ise yöntem kurulmadan anlatıya geçiliyor. Böyle olunca metin daha ilk adımda kendi iddiasından uzaklaşıyor. Hakikat arayışı yerine ayıklanmış bir olay örgüsü kuruluyor.
Diyelim ki komisyon kronolojik bir anlatıyı tercih ediyor. Bu da bir yöntem olabilir. En azından olguların dikkatle ayrıştırıldığı bir anlatı kurulursa okur yine bir hakikate yaklaşabilir. Fakat raporda kronoloji de bu disiplinle ilerlemiyor. Olgu, yorum ve tahmin sürekli birbirine karışıyor. Tanık anlatıları, komisyonun yorumları ve varsayımlar aynı akış içinde sunuluyor. Böyle olunca okur neyin veri, neyin yorum, neyin çıkarım olduğunu ayırt edemiyor. Oysa bir hakikat raporunun temel disiplini tam da bu ayrımı korumaktır: olgu başka şeydir, yorum başka şeydir, tahmin ise bambaşka bir şeydir. Bu sınırlar kaybolunca metin rapor niteliğini kaybediyor ve sübjektif bir anlatıya dönüşüyor.

Bu metodolojik bulanıklık raporun açtığı “partner şiddeti” başlığında daha da belirginleşiyor. Metin henüz vakayı berraklaştırmadan bir teşhis kuruyor ve anlatıyı bu teşhisin etrafında örmeye başlıyor. Üstelik partner şiddeti anlıyoruz ki sistematik ve bilinmemesi mümkün değil.
Oysa hakikat raporlarında sıralama bellidir: önce vaka — yani olguların lineer toplamından oluşan olay — netleşir, sonra nedenler tartışılır.
Burada ise sıralama tersine çevriliyor. Olayın kendisi henüz açıklığa kavuşmadan bir çerçeve kuruluyor ve anlatı bu çerçevenin içine yerleştiriliyor. Böyle olunca rapor hakikati araştıran bir metin olmaktan çıkıyor ve baştan belirlenmiş bir yorumun etrafında dönmeye başlıyor.
Raporun anlatısında en kritik duraklardan biri zaman meselesi oluyor. Tanık anlatılarına göre Dilan, ilaç aldığı bilgisini kısa sürede birden fazla kişiye ulaştırıyor. Buna rağmen kimse fiilen yanına gitmiyor.
Yalnızca Dilan’ın partneri yanına bir arkadaşını alıyor ve eve gidiyor. Anlatıya göre yaklaşık üç saat boyunca Dilan’ın yanında kalıyorlar. Bu noktada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkıyor: İntihar girişimi olduğu saklanmayan bir durumda neden derhal hastaneye gidilmiyor? Üstelik raporun kendisi de açıkça söylüyor: intihar girişimi tıbben mutlak acil durumdur.
Anlatıya göre bu süre içinde sağlık kuruluşlarıyla telefon görüşmeleri yapılıyor ve “bilinci açıksa zorla getiremeyiz” türünden bir cevap alındığı ileri sürülüyor.
Oysa sağlık hukukunun en temel bilgisi bunun tersini söylüyor: intihar girişimi açık bir hayati tehlike durumudur ve müdahale meşrudur. Bu durumda insan ister istemez şu soruyu soruyor: kendini zehirlemiş bir insanın yanında geçirilen bu saatlerde ne bekleniyor?
Bu soru raporun merkezinde durması gereken sorudur. Çünkü burada artık soyut yapılar değil, somut bir olayın en kritik anı vardır. Fakat rapor bu sorunun üzerine gitmek yerine hızla başka başlıklara yöneliyor. O üç saatlik boşluk derinleştirilmiyor, tanıklıklar karşılaştırılmıyor, karar anlarının nasıl alındığı sorgulanmıyor. Bunun yerine metin yeni başlıklara doğru kayıyor.
Bu noktadan sonra rapor “uzun dönem psikososyal arka plan” başlığına geçiyor. Metin burada olaydan uzaklaşıyor ve Dilan’ın geçmişine, travmalarına ve kişisel kırılganlıklarına ilişkin anlatılar kurmaya başlıyor. Oysa bir hakikat raporu yalnızca olgular üzerinden ilerler. Psikolojik arka plan yorumları hem metodolojik hem etik açıdan bambaşka bir alana aittir. Bu tür değerlendirmeler ancak uzmanların yapabileceği klinik analizlerdir ve çoğu zaman mahremiyet kapsamındadır. Komisyonun erişemeyeceği ve erişse bile rapora koyamayacağı bilgilerdir. Böylece “psikososyal arka plan” başlığı hakikati derinleştirmiyor; metni olgulardan uzaklaştıran Dilan’ın aleyhine bir karadelik yaratıyor.
Metin ilerledikçe benzer bir sorun “mobbing” başlığında ortaya çıkıyor. Burada “mobbingin amacı yıldırma, yalnızlaştırma ve değersiz hissettirme” gibi bir tanımla karşılaşıyoruz. Oysa bunlar mobbingin amacı değil sonuçlarıdır.
Kurumsal baskı çoğu zaman kendisini performans, disiplin veya üretkenlik gibi gerekçelerle meşrulaştırır. Kavram bu şekilde kurulunca açıklayıcı olmaktan çok inandırıcılıktan uzaklaşıyor. Dahası rapor güçlü bir iddia ortaya atmasına rağmen somut bir analiz geliştirmiyor. Tanıklıkların nasıl karşılaştırıldığı ya da bu durumun olayla nasıl ilişkilendirildiği gösterilmiyor.
Metnin ilerleyen sayfalarında ise bambaşka bir başlık açılıyor: uyuşturucu ve fuhuş çetesine ilişkin iddia. Burada raporun yöntemsel dağınıklığı daha da görünür oluyor. Çünkü doğrulanamayan bir anlatı raporun içine dahil ediliyor. Kaynağı belirsiz, doğrulanmamış bir iddia bağlam genişletmek için metne yerleştiriliyor.
Oysa hakikat raporlarının en temel kuralı doğrulanamayan bilgileri anlatının parçası haline getirmemektir. Böyle bir bilgi ancak dipnot olabilir ya da tamamen dışarıda bırakılır. Aksi halde raporun güvenilirliği zedelenir.
Metnin sonuna geldiğimizde ise başta alıntıladığımız cümle yeniden karşımıza çıkıyor: “politik toplumsallığın yeniden inşası.” Burada raporun asıl zihniyeti ortaya çıkıyor. Yaşanan trajedi bir insan hayatının kaybı olarak değil, politik bir toplumsallığın yeniden düzenlenmesi ihtiyacının parçası olarak yorumlanıyor. Böylece metnin başından beri sezilen düşünsel çerçeve netleşiyor.
Bu yüzden mesele yalnızca zayıf yazılmış bir rapor değil. Mesele toplumu “inşa edilecek” bir nesne olarak gören bir siyasal tahayyül. Böyle bir tahayyülde insanlar çoğu zaman amaç değil araç haline geliyor. Yöntemi olmayan, sorumluluk zinciri kuramayan ve insanı merkeze almayan her mimari er ya da geç çökmeye adaydır.
Kalfa mimarisiyle kurulan yapılar çöker. Ve çöktüklerinde kalfalar değil, o yapıların içinde yaşayan insanlar ölür.
Dilan Karaman’ın hikâyesi yalnız bir insanın ölümü değil; kalfa mimarisiyle kurulan bir siyasal dünyanın çöküşüdür!











