. Sürecin fiili ve görünen protagonisti ‘Ebu Muhammed el-Colani’nin cihatçı geçmişiyle, Ahmed Hüseyin eş-Şara’nın uluslararası toplumun desteklediği “devlet adamı” imajı arasındaki çelişki, Suriye’yi anlamamız için kolaylaştırıcı bir soru olabilir mi?
Colani’nin paradoksal kimliği bana, yalnızca kişisel bir dönüşüm meselesi olmaktan öte, Suriye’nin Esad sonrası kaotik ortamında küresel ve bölgesel güçlerin stratejik çıkarlarının kesişim noktasında durduğunu düşündürüyor.
Giriş
Doğan Cihan, Suriye’den yazan değerli kalemlerden biri. Dün ‘NuMedya’da Suriye ile ilgili çok zihin açıcı bir habere imza atmış. (https://www.numedya24.com/dogan-cihan-yazdi-suriyede-suveyda-kirilmasi/ ) Öyle görünüyor ki haber tekniğinin mantığı gereği metin, seçtiği bütün özne ve olguları Suriye ile sınırlı tutuyor. Bu ne bir eksiklik ne de haberin ilham verici yeteneğini azaltan bir özellik. Cihan, Suriye içi denklemi oluşturan bütün vektörleri dikkate alıyor. Ve haliyle bu öznelerin üzerinden Suriye’ye ve bölgeye müdahil olmak isteyen güçlerin rollerini “dışarıda” bırakıyor. Haberim bana verdiği ilhamla, süreci yakından izleyen, Suriye’nin kaderinin bütün Orta Doğu’nun ve Türkiye’nin kaderini derinden etkileyeceğini düşünen biri olarak, ben de zihnimdeki bütün soruları ve varsayımları paylaşmak istiyorum. Tek tek soruları sıralamaya, sorularla bağlantılı bazı varsayımlarımı özetlemeye çalışayım.
Colani ve eş-Şara kimliklerinin içerdiği paradoksu, Suriye sahasına müdahale etmeye çalışan güçlerin/ vektörlerin bir paradoksu olarak da ele alabilir miyiz?
Ben böyle bir sembolizmi kullanma cesaretini biraz da Cihan’ın kendi hikayesini kurarken merkezine Colani’yi yerleştirmesinden alıyorum. Sürecin fiili ve görünen protagonisti ‘Ebu Muhammed el-Colani’nin cihatçı geçmişiyle, Ahmed Hüseyin eş-Şara’nın uluslararası toplumun desteklediği “devlet adamı” imajı arasındaki çelişki, Suriye’yi anlamamız için kolaylaştırıcı bir soru olabilir mi?
Colani’nin paradoksal kimliği bana, yalnızca kişisel bir dönüşüm meselesi olmaktan öte, Suriye’nin Esad sonrası kaotik ortamında küresel ve bölgesel güçlerin stratejik çıkarlarının kesişim noktasında durduğunu düşündürüyor.
Doğan Cihan’ın makalesi, Ebu Muhammed el-Colani’nin El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi lideri olarak savaş suçlarıyla anıldığını, ancak Ahmed Hüseyin eş-Şara kimliğiyle uluslararası medyada “devlet adamı” olarak pazarlandığını çok iyi hatırlatıyor. Bir cihatçı liderin bir gecede takım elbiseli bir diplomata dönüşmesi nasıl mümkün oluyor? Makale dışı hafızamız bize, Hakan Fidan’ın Şam’da ilk ziyaretlerinden birinde ‘malın ilk sahibi biziz’ dercesine“ onunla 15 yıldır birlikte çalışıyoruz” mealindeki kasıtlı ifşasını ve “İngilizlerin isteği üzerine onu ben eğittim” diyen CIA yetkilisini fısıldıyor.
Uzun zamandır yürürlükte olduğunu anladığımız bu “dönüşüm” planı, tahmin edileceği gibi küresel ve bölgesel güçlerin bir “ittifakı” nın ürünü. Haber, Colani’nin Şam’a ayak bastığı gün uluslararası medya kuruluşlarının röportaj için sıraya girdiğini ve geçmişinin “dikkatlice törpülendiğini” de hatırlatıyor. Bu da uluslararası toplumun onu meşrulaştırma çabasını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Ancak Lazkiye, Tartus ve Süveyda’daki katliamlar, bu imajın sahadaki gerçeklerle çeliştiğini kanıtladı. Colani’nin cihatçı kimliği, Suriye’nin çok etnili ve çok mezhepli yapısıyla (Aleviler, Kürtler, Dürziler, Hristiyanlar, Süryaniler) güçlü bir çatışmaya neden oldu. Uluslararası toplumun Şara’yı desteklemesi, İran’ın Şii eksenini dengeleme ve Suriye’yi küresel pazara entegre etme hedeflerini güçlendirirken, Colani’nin eylemleri bu vizyonu baltaladı?
Örneğin, Trump’ın Riyad’da Colani ile görüşmesi, ABD’nin onu bir “çözüm ortağı” olarak gördüğünün güçlü bir kanıtı; ancak katliamlar bu desteğin meşruiyetini büyük ölçüde zayıflattı.
Bu paradoksun, bölgesel aktörler arasında da gerilim yarattığını izliyoruz. Türkiye ve Suudi Arabistan, Colani’nin Sünni İslamcı kimliğini desteklerken, İsrail ve Fransa onun otoriter ve mezhepçi ajandasına karşı çıkıyor.
Bu çelişki, Suriye’deki güç dengelerinin kırılganlığını ve Colani’nin liderliğinin uzun vadeli sürdürülebilirliğini kanıtlar noktaya ulaştı.
Suriye neden toplumsal tabanı olmayan Colani’ye teslim edildi? Jeopolitik açıdan stratejik bir süreç olan Suriye’nin inşası, neden Colani ve HTŞ gibi toplumsal tabanı olmayan bir figür ve örgüte bırakıldı?
Cihan, Colani’nin Şam’ı ele geçirmesinin uluslararası destekle, örneğin Trump’ın Riyad’daki görüşmesi ve yaptırımların kaldırılmasıyla mümkün olduğunu hatırlatıyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sesi kulaklarımızda; yaptırımların kaldırılmasına dünyadan yükselen sesler karşısında mealen şöyle haykırmıştı; “Colani’nin yetenekleri ve organizasyonel becerisinin yetersizliğini biz de gördük. Ama yaptırımları kaldırıp, bazı işleri parayla çözmesini de sağlayamazsak sonuç bir iç savaşın patlamasıdır.”
Suriye, Ortadoğu’nun enerji koridorları, Akdeniz’e erişimi ve İran-Rusya eksenine karşı stratejik konumuyla kritik bir coğrafya? Esad rejiminin çöküşü sonrası ortaya çıkan güç boşluğu, küresel güçler için hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Irak ve Libya örnekleri, bu tür boşlukların kaos ve iç savaş riskini nasıl artırdığını kanıtlıyor.
Peki, Colani’nin toplumsal tabanının zayıflığı, paradoksal olarak küresel güçler için bir avantaj mı? Güçlü bir yerel lider yerine, dış desteğe bağımlı bir figür, kontrol edilmesi daha kolay bir vekil olarak mı görülüyor? Colani’nin seçilmesi, kısa vadeli jeopolitik kazançlar için mi yapıldı, yoksa uzun vadeli bir stratejiye mi dayanıyor?
Colani’nin iki kimliği farklı beklentileri ve projeleri mi temsil ediyor? Ahmed Hüseyin eş-Şara’nın “modern, batıcı” kimliği ile Ebu Muhammed el-Colani’nin cihatçı kimliği, küresel ve bölgesel güçlerin paradoksal stratejik planlarını mı yansıtıyor?
Örneğin, Şii İslamcı İran ve vekillerine karşı, Suriye’ye bütün dünyadan doluşmuş on binlerce cihadistin Suriye resmi ordusu olarak reorganizasyonu fikri ve bunun Amerika’nın (ve Türkiye’nin) temel stratejisine uygunluğu, böylesine bir paradoksal stratejiyi göze almanın en önemli nedenlerinden mi?
Şara personasının ABD, İngiltere ve Fransa gibi güçlerin istikrarlı, küresel pazara entegre bir Suriye vizyonunu temsil etmesi beklense de, bunu başaramıyor?
Öte yandan, Colani personasının cihatçı içeriği, özellikle ABD ve Suudi Arabistan’ın İran’ın Şii eksenine (Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler) karşı Sünni İslamcı bir vekil güç oluşturma projesini mi yansıtıyor?
Ya da Colani personası, Batı’nın “demokratik” ve “modern” söylemlerine sadık ama cihatçı kimliği sayesinde toplanmış sayısız küçük örgütten oluşan on binlerce cihadist, iddia edildiği gibi kontrol edilemiyor mu?
Colani’nin mezhepçi ajandası, Suriye’nin çok etnili yapısıyla uyumsuzluk yarattı ve yeni çatışmaları körükledi. Dürzilere yönelik son, sistematik ve planlı saldırı, bu süreçte Türk devletinin de etkin bir rol oynadığını gösteren sayısız kanıt üretti.
İsrail’in kırmızı çizgisi özerk Dürzi bölgesini mi tescil ediyor? İsrail’in Süveyda’daki müdahalesi ve Sünni İslamcı ordu projesine karşı duruşu, Suriye’de fiili bir özerk Dürzi bölgesinin oluşumunu mu sağlamayı amaçlıyor?
İsrail’in Suriye’deki stratejisinin sahadaki jeopolitik sonuçları ve özellikle Süveyda’daki Dürzi topluluğunun özerk bir bölgeye dönüşme potansiyelini pekiştirdi. Son aylarda yüksek sesle KDSÖY modelini benimsediklerini ilan eden Dürzi liderler, 25 Temmuz günü kendi özerk yönetimlerini ilan ettiler. SDG ve Özer Yönetim modeli, Dürzi bölgesinde de vücut buldu.
İsrail’in motivasyonu nedir? Dürzi topluluğuyla tarihsel bağları (özellikle Golan Tepeleri’ndeki Dürzilerle) ve bu topluluğu koruma refleksi mi ön planda? Yoksa Suriye’de ne Şii (İran destekli) ne de Sünni (Colani’nin HTŞ’si) bir güç merkezinin domine etmesine izin vermeme stratejisi mi baskın?
Haber, Mazlum Abdi’nin Dürzi lider Şeyh El-Hicri’nin anayasa müzakerelerine dahil edilmesi önerisini ve Fransa’nın Paris’teki zirve girişimini vurguluyor; bu, özerk Dürzi bölgesinin sadece askeri değil, diplomatik olarak da tanınma ve SDG ile entegrasyon sürecinde olduğunun habercisi gibiydi. Zaten bu sevindirici gelişme SDG’nin kollektif aklını bilenlerce hiç şaşırtıcı olmadı.
Şimdi sıra Alevi bölgesinde diyebilir miyiz?
Colani personasının arkasındaki proje yenilmiş görünüyor; hangi güçlerin projesi ciddi bir yara almış durumda? Süveyda’daki Dürzi katliamları ve kuzeydoğu Suriye’ye yönelik tehditler sonrası Colani’nin Sünni İslamcı ordu projesinin yara alması, hangi küresel ve bölgesel güçlerin (örneğin, ABD, Türkiye, Suudi Arabistan) projelerini ciddi şekilde etkiledi?
Colani’nin Sünni İslamcı ordu projesinin sahadaki başarısızlığı, hangi küresel ve bölgesel aktörlerin stratejik planlarını zora soktu?
Cihan, Süveyda’daki Dürzi katliamlarının Colani’nin “yeni Suriye” vizyonuna “silinmesi güç bir kara leke” olarak yazıldığını ve İsrail’in müdahalesinin Colani’nin mutlak hâkimiyet iddiasının çöküşünde önemli bir katalizör olduğunu gösteriyor. Colani’nin kuzeydoğu Suriye’ye (SDG kontrolündeki bölgelere) yönelik tehditleri, sahadaki Dürzi direnişi ve SDG’nin kararlılık duvarına çarpmış; tıpkı Türkiye’nin Tişrin’deki yenilgisine benzeyen bir kazanımlar yaratmış görünüyor.
Colani projesinin aldığı derin yara, öncelikle ABD ve Türkiye’nin planlarını olumsuz etkileyecek? Tabi burada ABD’nin Kürt politikasının iç çelişkisi ile Türkiye’nin Kürt politikasının iç tutarlılığı arasında da önemli bir fark var. Amerika, bir yandan Sünni İslamcı bir orduyu yaratırken; kuzey ve doğu Suriye özerk Bölgesi’nin varlığını kendi bölgesel çıkarları açısından önemli gördüğünü kanıtladı. Türkiye ise Kürt düşmanı politikasını İdlib’deki nüfuzunu koruma ve SDG’yi yok etme aracı olarak kullanmaya çalıştı?
Trump’ın Riyad’daki görüşmesi ve yaptırımların kaldırılması, ABD’nin Colani’ye verdiği desteği gösterse de Tom Barrack’ın Amman’daki görüşmelerde SDG’den “iş birliği jesti” talep etmesi, ABD’nin Colani planının çatırdadığını fark etmesi olarak yorumlanabilir? Tom Barrack’ın önce Erdoğan’ın ağzıyla “Suriye’de tek devlet, tek dil, tek bayrak” yönünde açıklamalar yapması; kısa süre sonra da gelişen tepkiler karşısında beyaz saray sözcüsünün “Suriye halklarının idari formasyonuna kendileri karar verir” mealindeki açıklamasının zıtlığı ABD siyasetinin iç çelişkilerini açıkça ortaya koymuştu.
Fransa’nın son girişimleri ise ABD’nin Fransa ve İsrail ekseninde yeni bir plana geçini mi temsil ediyor, göreceğiz?
Artık yanıtını henüz bilmediğimiz, ama kendi payıma pozitif yanıtını temenni ettiğim soruyu sorarak yazıyı bitirebilirim.
Suriye’de bir dönüm noktasına geldik mi? Aslında dünyanın bütün demokratik merkezlerinin çok iyi bildiği, SDG öncülüğünde bir Suriye’nin bütün bu rezillikler çekilmeden inşa edilebileceği gerçeği etrafında bir genel mutabakata mı varılacak? Elbette benim gibi bu soruya olumlu yanıt verenler için de çok temel bir soru Suriye’de ciddiyetini koruyor.
Batının ‘B planının’ devreye girmesi koşulunda on binlerce ‘İslam Devletçi’ cihadist ile nasıl başa çıkılacak? Bu gerçeğin işaret ettiği iç savaştan kaçınmak mümkün mü? Kaçınılamazsa ABD, İngiltere ve Fransa, bu güruhla başa çıkmanın yerel tek seçeneği gibi görünen, olası bir İsrail, SDG, Dürzi ve Alevi askeri cephesine yol verecek mi?









