Daha önceki yazılarımda sıkça vurguladığım bir noktayı bu yazıda derinlemesine ele almak istiyorum: Türkiye solu ve muhalefetinin reaksiyoner siyaseti.
Takip edenler, bu eleştirimi hatırlayacaktır. Kütüphanesiz ve kitapsız, sürgün şartlarında, Grok’un bilgi bankasından yararlanarak bu reaksiyonerliğin nedenlerini irdelemeye çalışacağım. Bunun için öncelikle “reaksiyoner” kavramının Batı dillerindeki anlamıyla Türkçedeki kullanımını karşılaştırmak, iyi olur kanısındayım.
Reaksiyonerlik Kavramı
Türkçede “reaksiyonerlik” genellikle dar bir kapsamda “tepkicilik” olarak anlaşılırken, Batı dillerinde, özellikle İngilizce’de çok daha geniş bir anlam taşır. İngilizce’de “reactionary” kelimesiyle ifade edilen reaksiyonerlik, Oxford English Dictionary’de “siyasi veya sosyal değişime karşı çıkan, genellikle eski bir düzeni geri getirmeyi savunan kişi veya görüşler” olarak; Merriam-Webster’da ise “ilerlemeye veya liberalizme karşı çıkan, tepkiyle karakterize edilen tutum” şeklinde tanımlanır. Bu tanımlardan hareketle, “reactionary” kelimesi hem gerici (eski düzeni savunan) hem de muhafazakâr (statükoyu koruma eğiliminde) anlamlar içerir.
Ancak muhafazakârlıktan (conservatism) farklı olarak, reaksiyonerlik daha radikal bir şekilde geçmişe dönme arzusunu ifade eder. Örneğin, tarihçi Mark Lilla The Shipwrecked Mind (2016) adlı eserinde bu farkı şöyle vurgular: “Reaksiyonerler muhafazakâr değildir; onlar, kendi tarzlarında, devrimciler kadar radikaldir, çünkü mevcut düzeni devirip gerçek veya hayali bir geçmişi restore etmek isterler.” Bu tanım, reaksiyonerliğin sadece statükoyu koruma değil, değişime karşı aktif bir direnç ve geçmişe özlem içerdiğini ortaya koyar.
Türk Solu, CHP ve DEM: Reaksiyoner Tahayyüller
Mark Lilla’nın reaksiyonerlik tanımı, yazımın omurgasını oluşturuyor: “Reaksiyonerler muhafazakâr değildir; onlar, kendi tarzlarında, devrimciler kadar radikaldir, çünkü mevcut düzeni devirip gerçek veya hayali bir geçmişi restore etmek isterler.”
Bu çerçeveden hareketle, Türk solu, Kürt solu ve CHP’nin reaksiyonerliğini inceleyeceğim. Her üç akımın geçmiş tahayyüllerinde ortak sabitler olduğunu düşünüyorum. Bu tahayyüller, taktik politikalarla perdelenmiş olsa da, “siyasetin bilinç dışı” – yani hareketlerin derinlerde yatan, çoğu zaman bilinçli olarak ifade edilmeyen özlemleri – üzerinden bakmak, sorunu daha net özetler.
Türk solu ve Kürt solu, Marksist/Leninist/Stalinist bir bilinçten veya “siyasetin bilinç dışı”ndan kopamadı. Türk solu, 1917 Bolşevik Devrimi’nin hayaliyle sabitlenmişken, Kürt solu “birleşik, sosyalist Kürdistan” tahayyülünde kilitlendi. CHP ise 1923’ün devletçi ve laik kuruluş modelini restore etme peşinde koştu. Farklı görünen bu tahayyüller, özünde devletçi ve antidemokratik bir özlemde birleşiyor.
Oysa Türkiye kapitalizmi, doğası gereği kendini sürekli yeniledi. 1980’lerde Özal’ın neo-liberal politikalarıyla başlayan ve 2000’lerde AK Parti’nin küresel sermaye ile entegrasyonuyla devam eden bu dönüşüm, kapitalizmi 1917 veya 1923 öncesine geri götürmesi mümkün olmayan bir yola soktu.
Buna karşın, Türk solu, Kürt solu ve CHP’nin reaksiyonerliği, geçmişe dönük tahayyüllerle tanımlandı. Bu tahayyüllerden türetilen talepler, ezilen kitlelerin gündelik ihtiyaçlarına hitap edemedi. Örneğin, Türk solu’nun anti emperyalist, anti faşist sloganları, kitlelerin somut taleplerine yanıt vermekte yetersiz kaldı.
Devlet, sermaye ve onların temsilcisi partiler, küresel trendlere paralel olarak, kitlelere kısa vadeli sosyal yardımlar ve sınırlı özgürlükler sunarak rıza üretmeyi başardı. Örneğin, AK Parti’nin sosyal yardım programları, kitleleri mevcut düzene bağladı. Muhalefete ise “hak ve yasak” eksenine sıkışmış talepler ve soyut ilkelerle kaldı: “anti-emperyalizm”, “anti-faşizm”, “yaşasın sosyalizm”. Bu aşırı soyut hedefler, geçim derdindeki emekçilerin ihtiyaçlarından koptu.
CHP’nin son dönemde kitleselleşmesi, anti-AKPciliği liberal söylemlerle birleştirme becerisine bağlı. Örneğin, Özgür Özel’in 2024 yerel seçimlerinde “İktidar İçin Değişim” sloganı, AK Parti’ye tepkiyi “sosyal demokrat” bir vizyonla harmanladı. CHP, geçmişte SHP deneyiminde, bu gün Özel’in öncülük ettiği “sosyal demokratlaşma” çabasıyla reaksiyonerlikten kopma dinamiğini büyütmeye çalışıyor. Başarabilirler mi, göreceğiz.
Kürt solunun reaksiyonerliği ise farklı bir istisnayı barındırıyor. İstisnanın kaynağı ulusal kurtuluş hareketi olmalarının sağladığı bir imkan. Kürt solu’nun kitleselleşmesi, tek ama somut bir tahayyüle dayanıyordu: Özgür Kürdistan. Bu, her Kürdün derin bir özlemle hissettiği bir ihtiyaç olarak, yoksul ve ezilen kesimlerin ulusal kurtuluş talepleriyle canlı bir bağ kurdu. Böylece reaksiyonerliğin panzehirini de taşıdı. KSH’nin ikibinlerde değişen politik paradigması da bu dinamikle kolayca birleşebildi.
Türk solu ise hala tipik reaksiyonerliğini sürdürüyor.
Aksiyoner Siyasete Geçiş: Brezilya’dan Günümüze Dersler
İlk örneğimiz Brezilya İşçi Partisi (PT); 1980’de, Brezilya’nın askeri diktatörlük sonrası kaosunda kurularak reaksiyonerlikten sıyrıldı. Türk solu’nun “Yaşasın Sosyalizm” veya CHP’nin “Halka Doğru” gibi soyut sloganlarının aksine, PT somut çözümler sundu. Örneğin, 1989’da Porto Alegre’de uyguladığı “katılımcı bütçe” modeli, halkın belediye kaynaklarını yönlendirmesini sağlayarak yoksul mahallelerde yaşam koşullarını iyileştirdi.
2002’de Lula’nın devlet başkanı seçilmesiyle PT, “Bolsa Família” programıyla 20 milyondan fazla insanı yoksulluktan kurtardı. (Bolsa Familia Portekizce’de “Aile Bursu” veya “Aile Yardımı” anlamına gelir. Brezilya’da uygulanan bu sosyal yardım programı, yoksul ailelere eğitim ve sağlık koşullarına bağlı nakit transferi sağlayarak yoksulluğu azaltmayı hedefler.)
PT’nin kapsayıcı siyaseti, işçilerden yerli halklara geniş bir koalisyon oluşturdu; Lula’nın “Lulinha Paz e Amor” kampanyası, ideolojik esneklikle kitleleri birleştirdi. (Lulinha Paz e Amor Portekizce’de “Barış ve Sevgi Lula” anlamına gelir. Bu, Luiz Inácio “Lula” da Silva’nın 2002 seçim kampanyasında kullandığı slogan olup, kapsayıcı ve uzlaştırıcı bir mesajı ifade eder. “Lulinha”, Lula’nın sevgiyle yüklü lakabıdır. “Selo” gibi.)
Ancak, 2010’larda yolsuzluk skandalları ve Dilma Rousseff’in 2016’daki azli, PT’nin çöküşünü getirdi.
Güncel örnekler de aksiyoner siyasetin hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor. Uruguay’daki Frente Amplio, 2005’ten beri sosyal demokrat politikalarla yoksulluğu %40’tan %10’a düşürdü. İşçilerden çevrecilere geniş bir koalisyon kuran Frente Amplio, ittifak ruhuna ilham olabilir. Şili’de Gabriel Boric’in 2022’den beri liderlik ettiği sol ittifak, gençlik ve feminist hareketlerden güç alarak eğitim reformu ve çevre politikalarıyla kitleleri kucakladı. Şili’nin yeni anayasa süreci, halkın katılımını artırarak demokratik güveni pekiştirdi. DEM’in yerel yönetimlerdeki kadın kooperatifleri, Boric’in yaklaşımına benziyor.
Türkiye’de Biz Yönetsek: Aksiyoner Bir Gelecek Vizyonu
“Türkiye’de biz yönetsek” sorusu, soyut özlemlerden vazgeçip somut politikalarla geleceği inşa etme çağrısıdır. Eğitim, sağlık, tarım ve kadın politikaları başta olmak üzere, her sorun alanında, muhalefetin geniş birliğiyle tartışılıp geliştirilecek bir program, bu vizyonu gerçeğe dönüştürebilir.
Bu konuda önemli örnek 2016 da Rıza Türmen’in öncülüğünde kurulan Demokrasi İçin Birlik girişiminin ilk iş olarak organize ettiği Demokrasi Konferansı’nda, ekonomiden sanata yirmibir farklı sorun alanında üretilen tebliğler de tartıştığımız sorun açısından çok önemli bir kanıttır. Söz konusu tebliğler içinden başta ekonomi olmak üzere dört alanda reaksiyonerlikten kopuşun dinamiği ortaya çıkmış; ama diğer alanlarda tebliğileri hazırlayanlar, hak/yasak ikilemine sıkışmış talep dökümlerini aşamayan tebliğler üretmişti.
Eğitim Sistemi: Türkiye’de eğitim, eşitsizlik üreten bir sisteme sıkıştırıldı. Aksiyoner bir politika, her çocuğun potansiyeline erişimini sağlamalı. Tüm okullarda ücretsiz yemek ve ulaşım, yoksul ailelerin çocuklarının eğitime katılımını artırmanın önemli bir nedeni olabilir. Brezilya’nın Bolsa Família’sı gibi, eğitime devam koşuluyla ailelere destek sunulabilir. Müfredat, eleştirel analitik düşünceyi, ana dillerde eğitimi ve cinsiyet eşitliğini merkeze almalı. Öğretmenlerin özlük hakları güçlendirilmeli, atama bekleyen öğretmenler sisteme kazandırılmalı. Bu program, veli örgütlenmeleri, öğretmen sendikaları ve öğrenci hareketleriyle tartışılarak geliştirilebilir.
Sağlık Bakanlığı: Özelleştirme ve performans baskısıyla çöken sağlık sistemi, herkese ücretsiz, nitelikli hizmet sunmalı. Bir “Ulusal Sağlık Sigortası” programı, PT’nin sağlık koşullarına bağlı yardımları gibi, yoksulluğu azaltırken sağlığa erişimi artırır. Kamu hastaneleri güçlendirilmeli, sağlık çalışanlarının koşulları iyileştirilmeli. Koruyucu sağlık hizmetleri önceliklendirilmeli. Bu program, sağlık emekçileri ve hasta dernekleriyle şekillendirilebilir.
Tarım Politikası: Bu konuda kutup yıldızımız artık ekoloji bilinci olmak zorunda. Örneğin tarım politikaları, küçük çiftçiyi güçlendirmeli. Kooperatif modeli, tohum ve pazarlama desteği sunarak çiftçileri kalkındırabilir. PT’nin topraksız köylülere arazi dağıtımı gibi, tarım arazileri adil dağıtılmalı. Organik tarım ve su tasarrufu projelerine hibe verilmeli. Bu program, çiftçi birlikleri ve çevreci gruplarla tartışılarak geliştirilebilir.
Kadın Politikası: Kadınlar, ekonomik ve toplumsal baskı altında. Her ilde ücretsiz kreş ve bakım evleri, kadınların iş gücüne katılımını destekler. DEM’in kadın kooperatifleri gibi, ekonomik bağımsızlık güçlendirilmeli. Kadına yönelik şiddete “sıfır tolerans” uygulanmalı; sığınma evleri ve hukuki destek artırılmalı. Eğitimde ve iş yerinde cinsiyet eşitliği için kotalar getirilmeli. Feminist hareketler ve sendikalarla bu program şekillendirilebilir.
Bu programların hayata geçmesi, muhalefetin “siyasetin bilinç dışı”ndan sıyrılıp, PT’nin kapsayıcı koalisyonları veya Frente Amplio’nun geniş cephesi gibi bir birlik kurmasına bağlı. CHP, DEM, TİP ve diğer sol hareketler, ideolojik katılıkları bırakıp, kitlelerin dertlerine dokunan bir platformda buluşmalı. 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin “İktidar İçin Değişim” ittifakı, bu ruhu yansıttı; ancak ulusal düzeyde bir sınıf perspektifinden “Halk İçin Program”a ihtiyaç var. PT’nin yolsuzluk çöküşü, şeffaflığın önemini hatırlatıyor. Bu da KSH’nin toplumsal ekoloji, öz yönetim perspektifinin böylesi bir programın inşasındaki önemine işaret ediyor.
Türk solu ve CHP, “anti-AKPcilik” veya soyut “anti-faşizm” yerine, eğitimde eşitlik, sağlıkta erişim, tarımda adalet ve kadın haklarında güçlendirmeyle kitleleri kucaklayabilir. Brezilya, Uruguay ve Şili’den öğrenilecek ders, geleceğe dönük bir alternatif, somut programların, muhalefeti gerçek bir iktidar alternatifine dönüştürebileceğidir.










