Günler dökülen bir yaprak gibi hayatımızdan bir bir akıp gidiyor. Aldığımız bir nefes bile bir an sonra sonsuzluga katılıyor. “Devlet ve i̇deolojik aygıtları” tarafından sistemli bir şekilde uğradığımız saldırı silsilesi sonucu ne kendimize, ne de çevremize yeterli ölçüde bakıp gerçeğin izinden yürüyebiliyoruz. Öylesine bilinçli ve her yerden saldırıyorlar ki, nereyi savunsak başka bir yer savunmasız kalıyor.
En ağır koşullarda, en uzun direnişlerin sergilendiği bir hayata sahibiz. Şimdilerde devlet dediğimiz, daha öncesinden de farklı isimlerle var olan sınıfsal veya ulusal saldırı aygıtı edindiği tecrübeyle direniş hattını parçalamaya, ayrıştırmaya ve birbirine düşmanlaştırmaya çalışıp ve bu eyleminde de başarılı olmanın yollarını arıyor zaman zaman da buluyor. Ancak ne yapılırsa yapılsın çok istediği halde direnişi kıramıyor. Elindeki bütün olanaklara rağmen ezilenlerin direnişini kırması mümkün de değil zaten. Tarihsel bir çizgi bu. Kökeni, (şimdilik bilebildiğimiz kadarıyla) Eunus’un isyanıyla başlayan bir direniş çizgisi bu. Hangi direnişçi vazgeçti ki, direnmeye devam edenler vazgeçsin. Vazgeçenler yok mudur, elbette vardır. Hatta bunu literatürün en gözde cümleleri ile de ifade edecek lügata da sahip olabilirler ama “direnişçi” ünvanına sahip olamazlar. Türk devleti yeni bir devlet değil, eskinin daha rafine edilmiş halidir.
Tarihimize ilk girisi “zindan” şeklindeydi, koşullara baktığımızda değişen bir şey yok. Halen bu ismi hak ediyor. Elbetteki devlet kendi tanımını dayatıyor: “Cezaevi”, ne de olsa politik itirazları da diğer suçlarla bir tutup “suçlu” olununca elbette karşılığı da “ceza ve cezaevi” olacaktır. Doğal olarak bizler de kendi i̇deolojik tanımımıza sahibiz: “Zindan, hapishane, esir ve tutsak.” Çünkü politik amaçlar için mücadele edenlerin “suçlu” olarak tanımlanmaları kabul edilemez. Zindanlardaki ilk kitlesel AG (açlık grevleri) 12 Mart darbesi başlangıç olarak kabul edilirse günümüze kadar yaygınlaşarak, kimi zaman da dışarıda da dayanışma ve sahiplenme katılımcısı bularak sürmüştür. İçerik olarak da dönüşümlü, süresiz ve nihayetinde ÖO (ölüm oruçları) şeklinde tanımlanmıştır.
Açlık grevi, basit bir tanımla şiddet içermeyen, bir tutsağın sesinin ve taleplerinin karşı tarafa iletilmesinin kendi bedeni üzerinden yürüttüğü politik bir tavırdır, protestodur. Neden tutsaklar, aktif olarak mücadelenin ve direnişin ön cephesinde yer aldılar, almak zorunda kaldılar da dışarısı neden pasif bir tavır sergiledi, kendimize sormamız gereken temel soru bu olmalıdır. Sömürgeci Türk devletinin uluslararası desteği de alarak özelde Kurdistan genelde de Türkiye coğrafyasında uyguladığı özel savaş ve buna bağlı olarak gelişen vahset politikası neden “sol” değer ve kimlikleri taşıyan (dışardaki kitle) tarafından yeteri kadar göğüslenmedi de bu görev tutsaklara düştü? Dışarısı daha da kötü diye mi düşünülüyor, yoksa hep olduğu gibi bedel ödemek sadece yüreklerini yerinden koparıp ateşin orta yerine atanlara mı ait olacak ?.. AG başlama iradesi ve taleplerini eleştirmek, erteletmek veya şimdilik bırakma talebinde bulunarak bir anlamda devletin yanında yer almak doğru bir tutum değildir. Ister ideolojik ister insan hakları tarafından olsun, vicdan sahibi herkesin tutsakların yanında olması gerekir. Zulmü uygulayanın devlet olduğu, tutsakların sadece direndiklerini gözden kaçırmayıp, akılda tutmak gerekir.
Bugün zindan/hapishane çemberine baktığımızda hem “içerde”, hem de “dışarıda” ağır bir durumu görebiliyoruz. İçerdekiler maalesef kendi kaderlerine terk edilmiş gibi direniyorlar. Bu direniş genele de yayılmış değil. Gerçekleştirilen hak ihlalleri İHD ve bir avuç insan tarafından dile getirilip protesto ediliyor. Sessizce geçiştirilen bir durum söz konusu. Eger “süreç” adına buna ses çıkarmayacaksak, o zaman kendimizi, inançlarımızı ve ne için mücadele ettiğimizi sorgulamamız gerekir. Paradigmamızın tüm ezilenlere ait olduğunu söylüyorsak, ezilenlerin direnişinin nerede olursa olsun tarafımızdan savunulmasını da gerçekleştirmek zorundayız. Sorun; bir anlaşma ortamının sağlanıp “dışarı” çıkılmasının ötesindedir. Sorun; insan olmak sorunudur.
F Tipi hapishaneler hayata geçirilirken bunun günümüze uzanacağı ve “Kuyu Tipi” şeklinde olacağı görülemedi. Önce zindandaki direnişçiler sonra dışardakiler “F Tipi” hapishanelere konuldu. Tecrit İmralı’dan başlayarak her yere yayıldı. Ancak gerekli dersleri çıkaramadık. Devlet yeni bir saldırı başlatarak “Kuyu Tipi” hapishanelerini uygulamaya koydu. “Ne var bunda” diyen varsa kendini başta iletişim olanaklarından mahrum bırakarak evinin banyosuna kapatsın, sadece bir gün kalsın, sonra bu tartışmaya devam edebiliriz. Bugün “Kuyu Tipi” hapishanelerin kapatılması için bir avuç insan açlık grevi ve ölüm orucu eylemi sürdürüyor. İdeolojik olarak farklı yapıların içinde olmak, insan olmanın veya devrimci dayanışmanın yarattığı kültürü yok saymak demek degildir. Görmezden gelinen “F Tipi” hepimizi içine aldı, “Kuyu Tipi” ise gömmenin noktası olacak. Özgürlüğü tüm ezilenler için istemek zorundayız ve bunun böyle olduğunu da zaten söylüyoruz. Sayın Öcalan’a uygulanan tecrit herkese uygulanıyor, öyleyse tüm tecritlerin kaldırılmasını istemek zorundayız. Çünkü bugün hafifletilen tecrit koşulları yarın daha ağır olarak gelecektir.
Toplumsal muhalefet yok denecek kadar az ve sesleri duyulmuyor. Oysa “somut koşullar” ortada. Baskı, zulüm, inkar ve imha devam ediyor. Eskiden her şeye rağmen sokakları terk etmeyenler bugün salonlara bile gelmiyorsa, oturup düşünmek gerekir. Ne oldu da halkı mücadeleye çağıran sesle, halkın duyduğu ses arasında uçurum oluşuyor, ne oldu da yeni bir hayata dair yürünen yol ıssızlaşıyor? Kurdistan ve Türkiye devrimci yapıları “neden” sorusunun cevabını arayıp bilmek zorundadır. Bu soruların cevabı ertelenebilir ama engellenemez.
Şair yıllar önce;
“içerde bir tarafınla yapayalnız kalabilirsin,
kuyunun dibindeki taş gibi” diye yazmıştı.
Ama ardından da eklemişti;
“belki bahtiyarlık değildir artık,
boynunun borcudur fakat
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak”
Adı, şekli ne olursa olsun o zindanlar direnenler için yapılıyor. Yıllarca tecritlere karşı ayrı yürütülen mücadele bir kuyunun dibine getirdi bizleri. Ya kuyudan çıkacağız, ya da hepimizi koyacakları o kuyunun üzerini toprakla dolduracaklar.











