Bir ara dönemden geçiyoruz. Ekonomik-politik literatürde böyle ara dönemler kendi içlerinde derin çelişkileri barındıran özellikleri de taşırlar. Niyetler ve tasarılar her an bir kırılmaya hazır olarak son derece dikkat gerektiren adımlara gereksinim duyarlar. Olası bir kırılganlık bütün her şeyi daha geri, daha güvensiz ve daha zor koşullara doğru savurur. Yeniden ilerlemek için daha çok emek isteyen bir çalışma ana temeli oluşturur.
Sayın Öcalan ile neredeyse 35 yıla dayanan barış görüşmeleri süreç içinde uğradığı kesintilerin ardından yoğunlaşan savaşın getirdiği kayıpların gerçekliğiyle ara ara tekrar başlatıldı ve yeniden ilan edilerek çok farklı bir çizgi üzerinden yürütülmeye başlandı. Neredeyse kapı kapı dolaşıp ilan ettikleri zaferin! aslında bir mağlubiyet olduğunu henüz tam anlamıyla idrak etmeseler bile o noktaya doğru adım adım geldikleri ve tarihlerine yeni bir yenilgiyi eklemek üzere olduklarını kavramaya başlamanın telaşıyla tekrar sayın Öcalan’ın ayağına gidip ama bir yandan da “burunlarından kıl aldırmayıp”, “gelin teslim olun” pespayeliği ile bir süreç başlatıldı. Kavramakta zorlandıkları veya kavrayamadıkları nokta şu; haksızdılar, yenildiler.
Ellerinde bulunan tek güç olan ağır silahlar ve ağır cezalar artık işlemiyor. Savaş uçaklarının bombaları, on binlerce tutsak, ömürlük cezalar Kürt halkı tarafından çiğnenip geçildi, tecrit duvarları tuzla buz oldu. Elbette bu gerçekliği kendi başlarına bir düzene uygun kabul ettiklerini söylemek tam anlamıyla doğru olmaz. Sürecin başlamasıyla birlikte başarı mesajları yayınlayan uluslararası güçlerin de müdahalesini ve dışlanamayacaklarını dikkate almak zorundayız.
Orta Doğu savaşı ve evrileceği nokta henüz belirsizliğini koruyor. Genel olarak üzerinde anlaşılan nokta: enerji yolu düzenlemesinin görünür hedefi olduğu ama arkasında kapitalist güçlerin yeni bir paylaşım savaşını yürüttükleri ve bundan kaynaklı Orta Doğu’da İsrail’in güvenliğinin sağlanarak bir çok devletin sınırlarının ve yönetimlerinin yeniden düzenleneceğidir. Hedef bu, ancak ne kadar ve ne ölçüde işlerlik kazanacağını ve hayata geçirileceğini bölgenin ve mücadelenin özneleri belirleyecek. Tarih, herkesin istediği koşullarda yazacağı bir kitap değildir. Bir çok iç ve dış etkenin katkısıyla oluşur.
Bölgeyi değişime zorlayan noktaların en belirgini ve belirleyicisi köhnemiş ve çağın gereklerine uygun olmayan devlet yönetimlerinin yapısıdır. Kuruldukları tarih itibariyle kalan, üretim güçleri ve ilişkilerinin değişimlerini göremeyen, kendi iktidarlarının sürmesi dışında bir amaçları olmayan bu devlet yönetimleri artık yıkılmak zorundadırlar. Çünkü demokratik bir değişimi sağlamaktan uzak bir noktada bulunuyorlar. Çünkü egemenliği altında tuttukları toplumsal kitleler, artık eskisi gibi yaşamak istemiyorlar ve yeni bir dönemin kapısını açıyorlar.
Kurdistan özgürlük mücadelesi tartışmasız tarihin en uzun soluklu, en dirençli ve neredeyse tüm dünyaya yayılan en örgütlü halk mücadelesidir. Geldiği nokta açısından geriye dönmesi veya başka bir kimliğe bürünmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Kitlelerin duygusallığının ağır basması çoğunlukla gerçekliğin perdelenmesini sağlıyor ve görünürlüğünü engelliyor ancak gerçekler ısrarcıdır ve ortaya çıkarlar. Türk devletinin mizah konusu bile olamayacak “her şeyi inkar edin, yüce Türk devletinin adaletine sığının” çağrısı duyulduğu andan itibaren tiksinti uyandıran bir ses ve yazım gürültüsünden başka bir anlam ifade etmemektedir.
Şu anda dikkatlerin çekildiği nokta Rojava’nın statüsü üzerine yürütülen siyasi-askeri süreçtir. Çünkü Türk devletinin Kürtleri dağlara hapsederek katletmesinin kendisine sağladığı politik hamleler, statünün sağlanmasıyla kırılacak ve Kürtler hayatın savaş alanından çıkıp diğer alanlarına da hakim olacaklardır. Binlerce yıllık kültürlerinin yaratacağı gelişim, bin yıllık sömürgeciliğin kırılmasını hızlandıracaktır. Çünkü özgürlüğe ve kendisi olmaya bu denli susamış ve bu denli hak eden başka bir halk yok denecek kadar azdır. Rojava’nın dünyaca tanınacak statüsü diğer parçalara da bir motor görevi görecektir. Politik gerçeklik şimdilik bütünlüğe izin vermiyor olabilir ancak parçalılıktan bütünlüğe geçiş çok hızlı olacaktır. Kürt halkı üzerine giydirilen başka kıyafetleri çıkarıp, kendi kıyafetini giyecektir.
Türk devletinin barış ve kardeşlik gibi söylemlerini bodrumlara kıstırılıp yakılanlardan, karanlık pusularda vurulanlardan, işlenen on binlerce cinayetlerden biliyoruz. Doğal olarak bu süreci her an daha kanlı bir aşamaya geçirme heveslerinin ne denli baskın olduğunu da tahmin edebiliyoruz. Sayın Öcalan tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısına henüz uygun politikaların nasıl yürürlüğe konulacağına ilişkin bir yanıt verilmiş değil. Tek talep teslim olunması. Yapılan çağrının gözden kaçan önemli bir noktası ise bu çağrının toplumsal kesimler tarafından sahiplenilip yerine getirilmesiydi. Doğru olan tutum da budur. Çünkü istenilenler ancak toplumsal kitleler tarafından yerine getirilirse hayata geçebilir, yoksa bir anlam ifade etmeyecektir.
Bu ara dönemde görülen gerçeklik Türk devletinin henüz karar vermediği bu nedenle de adım atmadığıdır. Binlerce tutsak içeride, yerinden yurdundan edilenler, çalışma koşulları elinden alınıp yoksulluğa mahkum edilenler, haklarında açılan davaları tehdit olarak sürdürülenler, anadil eğitim hakkının engellenmesi ve daha devlet tarafından çözümü beklenen nice konular var. Bin yıllık tarihe bakarsak her zaman ki gibi zamana yayılan bir imhayı (bu sefer tatlı dil kullanarak) uygulamak amacından vazgeçmiş değiller. Söylemlere bakıp inanacak değiliz, pratik adımları göreceğiz.
Uzlaşmaz çelişkinin çözüm yöntemini değiştirerek çözüme gitmeye çalışan Kürt halkının bu çabası da yine Türk devleti tarafından hafife alınıp geçiştirilirse, göreceğiz ki bu ara dönem çabuk geçecek ve bir sonraki dönemde “ya beraber, ya ayrı” noktasından hızla “ayrı” noktasına gideceğiz.