Ali Engin Yurtsever: Barış Tanımı ve Beklentisi

Yazarlar

                   Her toplum içinde bulunduğu ekonomik-politik koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkan sorunlarından çözme zamanının geldiği sorunları önüne koyup çözebilmek potansiyeline sahiptir ve gücünü bu yönde kullanmak becerisini gösterdiğinde de daha üst bir üretim ilişkilerini aşamasına geçer. Ancak toplumlar böyle yazıldığı veya olması gerektiği gibi bir pratik sergileyemiyor, çünkü üretim ilişkileri ile üretici güçlerin çatışması hakim sınıfın egemenliğinden kaynaklı ezilenlerin lehine gelişmiyor. Hakim sınıf egemenliğini sürdürmek için dönemsel krizlerle ertelenen süreçlerle ve daha çok bu sorunları çözememenin yarattığı yeni sorunlarla yaşayarak ilerlemeye çalışıyor. Bu anlayış yöntemi ise dönemin başta ve temel üretim ilişkisi sayılan kapitalizmin en belirgin toplumsal özelliklerinden biridir. Bu sömürü sistemi dönemsel krizlerle var olarak ilerlemeye çalışan ama sonunda krizlerle ilerlemesinin bir yerde mutlaka tıkanacağı ve yeni bir sürece evrileceği ve insanı yabancılaştıran bir sistemdir, “tarih öncesi” dönemine ait üretim ilişkileridir.

              Içinde bulunduğumuz dönem sonucu belirsiz bir doğum sancısı çekiyor. Özellikle Orta Doğu, geleceği henüz netleşmemiş bir sancıyla kıvranıyor. Elbette “belirsizlik” kavramı bir “agnostisizm”, bir “tevekkül”, ya da “voluntarist” tanımlarınin icine tek başına hapsedilemez. Onlarca devlet ve örgütsel yapının ayrı ayrı çıkarlara sahip olduğu ve bunları gerçekleştirmek istediği bir coğrafyada belirsizliğin olması doğaldır. Çünkü her an değişen ittifakların ve özelliğini yitirerek nesneleşenlerin eylemlerinin sonucu hakim olan bir belirsizlik hali doğal kabul edilmelidir. Sonuç olarak her birey veya toplumsal yapı kendi tarihini yazar, yazarken de bir zincirinin halkaları gibi diğer faktörleri de hesaba katmak zorundadır.

      Bu “belirsizlik” içinde kısmen netleşen “belirginlik” enerji hattı yolunun rotasıdır. Ancak bu yolun çevresine yerleşen onlarca ekonomik-siyasi çıkar bulunuyor. Gerçekçi bir bakış açısı ile bakmak bunu görmeyi gerektirir. Sorun Kürtlere savaş ilan edip soykırım dayatan Türk devletinin propaganda yoluyla dayattığı “Kürtler ve Türkler bin yıldır kardeşler ama şimdi İsrail bunu bozmak istiyor, bu nedenle barışalım” türünden absürt komedi senaryosu değil sorun, sınıfsal temelde gelişiyor ve bölge ise bu sınıfsal temelin içinde hem sınıfsal, hem de ulusal sorunlar temelinde şekilleniyor. Kapitalizmin ABD’den yola çıkıp dünyanın diğer ülkelerine doğru pazarı ele geçirmek amacıyla yürüyüşünü hızlandırdığı bu dönemde birbirini tetikleyen olaylar zinciri sonucu, zincirin kimi halkaları kırılacak, kimileri zayıflayacaktır.

Ancak fizik yasası gereği bu zincirin en kuvvetli halkası, en zayıf halkasının taşıyacağı güç kadar olacağı için bölge ülkelerinin hepsi o zayif halkaya hapsolmuş durumdadır. Sadece bölge ülkeleri değil, neredeyse dünyanın tüm ülkelerinin silahlanmayı öne aldığı ve Çehov’un yazımıyla; “eğer ilk bölümde ‘duvarda bir tüfek asılı’ diyorsanız ikinci veya üçüncü bölümde o silah patlamalıdır. Eğer ateşlenmeyecekse o silah orada asılı olmamalıdır”, bir sahne gibi alınan bu silahlar mutlaka patlayacak ve kapitalist tüccarların ürettiği silahlar kullanılacak; kasaları dolacaktır. Bedeli ise halkların dökülen kanı, yakılıp yıkılan hayatlar olacaktır. Türk devleti bu savaşın ortasında tıpkı yüzyıl öncesinde olduğu gibi Kürtleri tarafsız konumda tutarak elini güçlendirmek, daha sonra da Kürtleri de patlayan silahın kurbanı yapmak niyetiyle ilerliyor.

         Sayın Öcalan “barış ve demokratik toplum çağrısı” adıyla kendi cephesinde büyük bir değişim ve dönüşüme imza attı. Silahsızlanma, Türk devletine karşı savaşın sonlandırılması ve partinin feshi gibi kararlar ağır sorumluluk gerektiren yapısal kararlardır. Buna karşılık Türk devleti ise ne barış adına bir adım atıyor, ne “demokratikleşme” yönünde meclisi çalıştırıyor, ne de bunu gerçekleşeceğini gösteren tutum takınıyor. Tek yapılan iktidarı ve muhalefetiyle birlikte ‘umut’ dağıtmak. Bunu da sürekli olarak çok büyük bir şeymiş gibi dile getiriyor. Sayın Öcalan ve Kurdistan özgürlük hareketi sürekli olarak bu durumun değişmesi gerektiğini, böyle süremeyeceğini dile getirip uyarıyorlar.

         Bir seneyi dolduran bu sürece baktığımızda Turk devleti tarafından -şimdilik- yeni bir şey yok. Güneşin batıdan doğmasını beklemek gibi, Türk devletinden de olmayacak bir şeyi bekliyoruz; demokratikleşmesini. İsrail tehdidi diye uyguladıkları politikanın bir geçerliliği yok. Suriye’de iktidarı elinde tuttuğu düşünülen HTŞ gerçek anlamda iktidar sahibi değil ve Türk devleti ne kadar zorlarsa zorlasın Suriye’de “tekçi” anlayışa dayalı bir yapı olamayacaktır. Bir bütünün parçası gibi görünen idari yapılar, dalga dalga yayılacak ve İran ile Türk devletini de kapsayacaktır. Belki bir dönem Irak gibi zorlama bir birliktelik dayatılsa bile toz duman dağıldığında Kurdistan’ı sömürgeleştiren devletlerin varlığının sona erdiğini göreceğiz. Bu; Kürtlerin mazlum, çok iyi savaşan bir halk veya dünya güçlerinin “Kürtlere borcumuz var, ödeyelim” demesinden kaynaklanmıyor. Bu; değişen koşulların Kürtlerin ve diğer güçlerin çıkarlarının örtüşmesinden, Kürtler istemese bile tarihin Kürtlere cömert davranacak olmasından kaynaklanıyor. 

     Yapılacak açıklama hakkında yürütülen düşünce çıkarımları aydınlatıcı değil. Ciddiye alınacak olan iddialar; ya kuzeyden çekilmeyi, ya da sayıca yüksek gerilla sayısının geleceği söyleniyor.

     Türk devlet hukukuna tabii olmanın zorunlu gerekçesi olarak çıkaracaklarını söyledikleri ve sadece Kürtleri kapsayan bir “ceza indirim yasası” dillendiriliyor. Bunun sadece Kürtleri içerecek olmasının kabul edilmesi halinde alnımıza vuracağı utanç damgası bir yana, bu devletin yasalarına tabii olmanın, kendi yasalarını çıkaracak gücü olmamanın karşılığını da bir kez daha yaşayarak göreceğiz. Gücün zalimliğini ve o güçle anlaşmayı bekleyen umudun sessizliğini. Cumhuriyetin kuruluş yılında kendi rakiplerini tasfiye eden M. Kemal ve günümüzde aynı yöntemi uygulayan Erdoğan arasında pratik olarak bir fark yoktur. Değil muhaliflerin kaybetmesi, kendi içlerinde bile büyük bir tasfiye gerçekleştirmişlerdir. 

      Ne Kürtler, ne de dünyanın geri kalan ülkeleri maalesef bir barış ikliminde değiller. Koşar adım savaşa gidiliyor. Beklentilere sahip olmak ön açıcıdır, pratik adımlar attırır. Ancak o adımları atabilmenin tek koşulu; gerçekçi olabilmektir.

İlginizi Çekebilir

Delil Karakoçan: Kürtler ‘merkeze’ yaklaştıkça dışlanıyor; Neden?
H. Salih Durmuş: Hayatta Kalma Optimizminden Devrimsel Özgürlüğe

Öne Çıkanlar