Henüz kalıcı bir şekilde gündemi eline alacak güce ulaşmamış ama belirleyiciliği kabul edilen “Demokratik Toplum Çağrısı” başlangıcından bugüne geniş kitlelerin katılımını daha sağlamış değil. Gerekçe olarak yazabileceğimiz temel noktalar nedir, denilirse; 1993 yılından beri genelde Kurdistan Özgürlük Hareketi (özelde ise sayın A. Öcalan) tarafından alınan ve uygulanan ama tek taraflı olmaktan öteye gitmeyen ateşkes kararlarının sonuçsuzluğu, bu süreçlerin cok uzun yıllara yayılması ve Türk devletinin bu kararları tanımayıp savaşı (çeşitli düzeylerde de olsa) devam ettirmesi Kürtlerde bir çekince oluşturdu. Bunu destekleyecek bir şekilde de Türk devletinin 2014 tarihli “Çökertme Planı” kararı ve uygulanması sonucu 2013-2015 süresince devam eden yıllarda kalekol, baraj yapımları, kitle çalışanlarının deşifre faaliyetleri, stratejik noktalara kurulan üsler ve Sur’dan Cizre’ye devam eden direnişleri ağır silahlar kullanarak, şehirleri yakıp yıkması ve yüzlerce insanı barbarca katletmesi bugünkü çekincenin altyapısını oluşturdu.
Bin yıllık zulüm ve hile tecrübesini de göz önüne aldığımızda çekincenin gerekçeleri az da olsa belirginleşti diyebiliriz. Bütün bunlara rağmen Kürt halkı yine de desteğini esirgemedi, sundu. Her eve düşen ateşin yakıcılığından kaynaklı “harekete” duyulan güven, yapılacak olan itirazları saygı, umut ve koruyuculuğa olan bağlılık düzeyinin gücüyle eşdeğer olarak görünmez kıldı. Öte yandan yerinde bir eleştiriyi görmek gerekir. Süreç “heyet” tarafından başarılı bir şekilde yürütülmesi noktasında tıkanıklık yaşıyor. Kitle bilgilendirilmesi eksiklik içeriyor, maalesef karşı tarafın medyası daha çok bilgi sunuyor. Bu bilgilerin çoğunun kirli olması bu gerçeği değiştirmiyor. Sürecin hızlanacağı ve sonbaharda sonuçlanacağı söylemlerinin kitlelerde oluşturduğu umut gerçeğe dönüşmek zorundadır. Aksi takdirde yaratacağı kırılganlığın düzeltilmesi çok daha uzun zamana yayılacaktır.
“Savaş veya çatışmalı süreç” olarak tanımlanan bu tür olgular haksız taraf olan “devlet” örgütlenmesinin kendi literatüründe ise “terör” olarak tanımlanmaktadır. Böyle başlanan bir tanım niyetin ne olduğunu da belirler. Kuruluş yıllarındaki hileli politikaları unutmadan bir köşede bekleterek devam edelim. 1984 yılından günümüze nasıl bir tanım değişikliğine gittiler? Hiç… Yeni sürecin miladi olarak kabul ettiğimiz 1 Ekim 2024 tarihinde de, şimdi de aynı tanımın şemsiyesi altına sığınıyorlar: “Terör.” Bu tanım Kürtler tarafından yeterli düzeyde ciddiye alınmıyor, oysa alınması gerekir. Bu tanıma bağlı olarak askeri yoğunluk kazanan politikalara devam ediyorlar, siyasi adımlara ise ihtiyaç duymaya gerek duymuyorlar. Söylenen sözlerin yasal teminatı olmadığı sürece sadece “suç unsuru” olup, hazırlanacak iddianameyi bekleyecektir. Kendi cephelerinden sürekli olarak ileri sürülen taleplerin gerçekleştirilme beklentisi ve yapmaları gereken siyasi değişikliklerin zamana yayılması uyguladıkları tek gerçekçi politikalarıdır. Çünkü diğerleri hayale dayanmaktadır. Şimdi de silah bırakma sürecine sığınmaktadırlar. Bugünlerde bırakılacak olan silahları yeterli bulmayarak daha büyük talepleri öne sürmeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Toplumsal tabanı olan ve haklı isyan gerekçesine sahip bir hareketi “terör” olarak tanımlayıp neden “demokratik” yasalar çıkarsınlar, hangi gerekçeyle?…
Adından da anlaşılacağı gibi “Demokratik Toplum” çağrısı olan bu süreç esas olarak Kürt ve Türk halklarına yapılmış bir çağrıdır. Çünkü politik adımlar halkların katılımı sağlandığı ölçüde gerçekleşirler. Katılımın sağlanmadığı salonlardaki halksız toplantılar veya basın açıklamaları görülmek istenmese de bir tehlikeyi gösterir. Çağrıya bir de Türk toplumsallığı açısından bakmakta yarar vardır. Savaş görünürde devletle olsa bile her iki halkın arasına bir uçurum genişliği koymuştur. Kabul etmek gerekir ki Kürt halkı binlerce yıllık kültürünün oluşturduğu davranış kodlarından kaynaklı Türk halkına, Türk halkının Kürt halkına baktığı gibi bakmamış, bütünü kapsayan bir ırkçılık ve nefretin sardığı halk olmamıştır. Bu çağrının temel olarak Türk halkına kavratılması ve benimsetilmesi gerekmektedir.
Mecliste çıkarılacak bir kaç tane yasa beyinlere işlemiş Kürt nefretini silmeye yeterli değildir. Devletin kuruluşundan beri nefret ettikleri Kürtlere şimdi birdenbire niye nefretsiz yaklaşsınlar, ülkelerini, tarihlerini, kültür ve kimliklerini işgal ettiklerini kabul etsinler? Bu belirli bir olgunluğu, kendini “üstün ırk” olarak görmekten vazgeçmeyi ve aslında ahlaki olarak dünya ortalamasının ne kadar altında olduğunu, iktidardakilerin kuruluşundan beri talana dayalı bir yönetime sahip olduğunu anlamayı ve yoksulluğun nedeninin bunlardan kaynaklandığını anlayıp kavrama düzeyi gerektirir. Örneğin bir haftadır süren orman yangınlarının özelleştirilmiş şirketlerin kar oranlarının azalmaması için yatırım yapmadığından kaynaklandığının açıklanmasına rağmen halen sebebinin Kürtler olduğuna inanmak hem aptallığın, hem de Kürtlere bakış açısının düzeyinin göstergesidir.
Türk devleti gerçekçi olmak, Kürtlerle barışmak istiyorsa önce kendisinden ve halkından başlamalıdır, Kürtlerden adım atmasını bekleyerek değil. Demokrasinin ne olduğundan habersiz, “tebaa” olarak yaşayan bir halkın yaşadığı her olumsuzluğu başka halklardan kaynaklanan bir tutum olarak düşünmesi eğitim sürecinden başlayan bir değişimi gerektirir. Türk devleti zamana yayılan bir davranışın peşinde tarihsel kodlarına uygun davranmaya devam ediyor.
Bu süreç başarıya ulaşmayacaksa bir bedel gerektirecektir. Kürtler şimdiye kadar bu bedeli hayatlarıyla ödediler, ödemeyen Türklerdi. Şimdi tarih gösteriyor ki Kürtleri tatmin edici adım atmazlarsa bu sefer sadece hayatlarıyla değil, devletlerinin yıkılışıyla da ödeyecekler. Belki de geleceğin “komşuluk” ilişkileriyle yeniden kurulması şimdiki ilişkilerden daha iyi olacaktır.










