Ali Engin Yurtsever: Demokratik Toplum mu Terörsüz Türkiye mi ?

Yazarlar

                  Tarihsel kökeni olan sorunları tartışırken temel olarak iki tutum öne çıkar; ya sorunu yaratanın çözüm önerisinin kabul edilmesi, ya da yaratılan sorunun baskıya uğrayan tarafın reddiyle yeni bir tanıma kavuşturularak, konuşulup veya savaşılıp çözüm yollarının aranması. Cumhuriyetin kuruluşundan beri her şeyi “Türk Tipi” bir anlayışa sığdırmaya çalışan bir devletin kurucu genlerinde yer alan ITC damarı her dönem güçlü bir şekilde atmaya devam ediyor. Önce bir sorun yaratıyor, sonra bu soruna kendince bir çözüm buluyor ve hem sorunun tanımının, hem de çözümünün kabul edilmesi konusunda diretiyor. Elbette bu mümkün olmadığı için başarılı olduğu denenmiş olan “çözümsüzlüğün zamana yayılması” politikasına devam ediyor.  

          1 Ekim 2024 tarihinin milat kabul edildiği ama sonradan anlaşıldığı üzere çok daha önceden başladığı anlaşılan, ancak tanımlanmasının henüz üzerinde anlaşılmış bir şekilde yapılmayan, Sayın Öcalan tarafından “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”, Türk devleti tarafından da “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan ve isimsiz olarak devam eden sürecin ilk noktası “isim belirlemek” ve bunun üzerinden ilerlemek değil midir? Daha “ne olduğu” üzerinde bile anlaşamadığımız bir konuda nasıl bir ilerleme sağlayıp çözeceğiz? Türk devleti sorunu tanımlarken bulunduğu noktayı hiç değiştirmedi. 1923 yılında da aynı noktada duruyordu, 2025 yılında da aynı noktada duruyor. 

      Öncelikle sorunu ne diye adlandırdıklarına bakarak yola çıkalım. Bin yıl önce göçebe bir grup olarak geldikleri coğrafyada işgale dayalı bir sömürgecilik niteliğine büründüler. Türk devleti Bizans ve Osmanlı’dan devraldıkları yönetim mirası üzerine kurulan cumhuriyet aslında ITC kadrolarının yenilenmesinden başka bir şey değildi. Ermeni Soykırımı’nı gerçekleştirenlerin kaçması nedeniyle yerine ikinci kadroların gelmesiydi. O zamanki bakış açısına göre “şaki, eşkiya, feodal, gerici ve dağlı Türk” olanların imha edilmeleri, geri kalanların da “Türkleştirilerek” yola devam edilmesiydi. 1921 Anayasası ve Lozan’a giderken estirilen umut rüzgarı, 1924 yılından itibaren kesildi ve geleneksel katliamla yola devam edildi. 1984 yılından itibaren de devlet politikası ‘eşkiya’dan, ‘terörist’e evrildi. Böylelikle işgale dayalı sömürgecilik karakteriyle yola devam edildi. Sonuçta PKK’nin fesih ve ateşkes kararına rağmen devletin yaptığı saldırılar bir barış ortamının oluşmasının önüne duvar örmektir. Bu saldırıların yönetim düzeyinde bir suikaste dönüşmesini de oluşturmaya çalışıyorlar. Çünkü sorunu “barış” degil, “terör” sorunu olarak gördüklerini her fırsatta söylemeye devam ediyorlar.  

     Kürtler açısından ise yüzyıllar boyu ciddi anlamda bir sorun oluşmadı çünkü kendi topraklarının sahipliğini Osmanlı’ya bir miktar ücret ve savaşçı vererek korudular. Cumhuriyet kurulunca değişen koşulların farkına varmayıp eski koşullarla devam etmek istediler çünkü kimliklerinin tanınacağı ve özerklik yalanına inanmışlardı ama karşılığında soykırıma uğramakla karşı karşıya kaldılar. Sorunu adlandırılacak teorik düzeyleri yeterli değildi. Osmanlı’da eğitim görmüş belirli sayıda subayın ve az da olsa toplumun sınırlı aydınlarının oluşturduğu örgütsel yapılar hem teorik, hem de pratik olarak bu baskıya karşılık verecek bir güce sahip değildi. Ancak sorunun bir işgal ve soykırim olduğunu biliyorlardı. 1970’li yıllardan itibaren örgütlenen ve 1984 yılında da silahlı mücadeleye dönüşerek bir isyanın bütün niteliklerini taşıyarak önce bütün Kurdistan’a sonra da neredeyse tüm dünyaya yayılan Kurdistan Özgürlük Hareketi’nin isyanı bastırılamadı. Bu isyan son derece anlaşılır tahlille yola çıktı. “Kurdistan sömürgedir, kurtuluş silahlı mücadeleyle kazanılacaktır ve teorik temeli, sol düşüncedir.” 

    Sorunun tanımı ve mücadelede ödenen bedeller bir süre sonra kitlesellik kazanarak oluşmuş geleneksel “Kürt” algısını parçalayarak, “yurtsever” kimliğini geliştirdi. Mücadele önce Kürtler ve devlet, sonra da Kürtler ve Türkler arasında varlık savaşıyla, yok etme isteğine dönüştü. Kürtler koşullara bakmaksızın kendi devletlerinin olacağı inancıyla mücadelede yer aldılar, bedel ödemekten çekinmediler. Yazılsa her biri ağır bir dram içeren binlerce hayat o umutla yaşandı, gitti. Daha sonra mücadelenin önderi sayın Öcalan 1999 yılından itibaren sorunun tanımının çözüm içermediği tezinden yola çıkarak mücadele anlayışını değiştirdi. Günümüze kadar geliştirerek oluşturduğu tez ayrı bir devlet yerine “demokratik ulus” paradigması adı altında bölgede yaşayan halkların devletsiz bir yönetim biçimini içermektedir. Kaba hatlarıyla Kürtlerin Kurdistan’ı sömürgeleştiren devletlerin içinde yer alarak ama kendi sınırları içinde özgür yaşamasını ve diğer halkların da böyle bir oluşumun içinde yer alarak kapitalist modernitenin oluşturduğu ulus-devlet yönetimini kabul etmemesi üzerine gelişen bu tez, yer yer Marxizm, Anarşizm, Liberalizm sentezinden esintiler taşıyarak bir yönetim modeli sunuyor. Ana fikrini ise Murray Bookchin’den alan bu tezin bir anlamda Rojava’da uygulama alanı bulması ilgi odağı olmasını da beraberinde getirmiştir. 

    Sayın Öcalan sorunun son haliyle “Demokratik Toplum” olarak çözüme kavuşabileceğini öneri olarak sundu ancak Türk devleti katı tutumundan vazgeçmiş değil. Sorunu hala “terör” olarak görüyor. Dayattığı tam teslimiyetin kabul edilmesiyle güçlü ve müreffeh bir ülke olarak şahlanacağını ileri sürüyor. Önerdikleri çözüm anlayışının içinde Kürtlerin en temel insanı haklar da dahil olmak üzere hiçbir hakkı bulunmuyor. Kısacası onursuzluğu dayatıyor. Kısa sürede çözüme gitmek adına aradan geçen aylar boyunca hiçbir adım atmaması, sadece zamana yayılan sözlerle yetinmesi geleceğe dair umut taşımamızı engelliyor. Kürt kamuoyunun temkinli yaklaşımının altında devletin saldırıları ve adım atmaması yatıyor.

     Sonbahara doğru atılacağı söylenen adımların neler olacağını bilmiyoruz. Ancak sorunu bazı siyasi tutsakların bırakılması ve “Kürtçe konuşabilirsiniz” diye basite alırlarsa yanılacaklarını görecekler. 

    İran’a yapılan son saldırı gösterdi ki Türk devletiyle yapılacak anlaşmanın ömrü kelebeğin ömrü kadardır. Çünkü zincirleme ilerleyen bu savaşın yangını Türk devletine düşmeden sönmeyecek. Bu yangını söndürmek gibi sorumluluğumuz yok, olsa olsa ağustosun onbeşini alevlendirmek gibi bir sorumluluğumuz olacak. “Gün ola devran döne” diyenlere bin selam…

İlginizi Çekebilir

Behice Feride Demir: Yavuz Ekinci ile ‘Aziz’ üzerine kısa bir röportaj
A. Haluk Ünal: Sosyal çöp mü; yeni insanın tohumu mu?

Öne Çıkanlar