Ali Engin Yurtsever: Diaspora ve Mültecilik-1

Yazarlar

            Çok değil, bir kaç yüzyıl önce bildiğimiz anlamda sınırlar ve o sınırlardan geçilmesini sağlayan bir takım belgelere ihtiyaç duyulmuyordu. İnsanlar bireysel veya kitlesel olarak can güvenliklerinden veya ekonomik nedenlerden dolayı göç edebiliyorlardı. En fazla gittikleri yerde modern anlamda olmasa bile vergi vererek kalabiliyorlardı. (Belki de ülkemize gelen sömürgeci dalgasının bir ayağı bu nedenle kolayca gelebildi). Pasaport denilen belgenin ise tarihi en fazla 150 yıllık bir sürece dayanıyor. Ulusların devletleşmesi doğallığında bir toprağın elde edilmesi ve savunulmasını da beraberinde getirdi. Ekonomik-politik örgütlenmenin karşılığı olan üretim ilişkilerinin gelişmesi m, kendi önünde engel olan feodal düzeni yıkarak ve bu yıkımda devrimci bir rol oynayan burjuvazinin zaferini de getirdi.

Ulusların veya halkların bir “tarih öncesi” dönemini geride bırakıp, sonsuz bir “altınçağ” dönemi yaşamasını vaad eden bu düzen aslında “pazar” genişletmekten başka bir şeyin arayışında değildi. Bu arayış şimdiye kadar ilan edilmiş iki büyük dünya savaşı (bir başka deyimle emperyalist paylaşım) ve sayısız savaşlara neden olmuş; milyonlarca i̇nsanın ölümünü, hayatının darmadağın edilmesini ve yerlerinden savrulmasını beraberinde getirmişti. Bir başka “yer savrulmasının” altında yatan neden ise; emperyalist pazar arayışının ve ele geçirilmesinin sonucuna dayanmaktaydı. Bu durumun ancak kan dökerek gerçekleşmesi doğallığında kitlesel bir göçün parça parça yerine getirilmesini de sağladı. Böylelikle modern zamanın bu göç dalgasının özneleri yeni bir isimle tarih sahnesine çıktılar: Mülteciler…

           BM’nin mülteci tanımı: “Irkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasal düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi”dir. 

Cenevre Antlaşması diye bilinen bu belge, mülteci tanımı ve hakları konusunda imzalayan ülkeler tarafından kabul görmüş ve uygulamaya konulmuştur. Asıl olarak SSCB’nin yıkılmasını sağlamanın çabalarından biri olan bu çalışma zamanla bütün dünyaya yayıldı. Yerin altında yaşayan korkunç devleri kullanmak için yeryüzüne çağıran büyücülerin daha sonra bu devlerle mücadele etmekte zorlandığı bir döneme dönüştü. Artık sadece politik değil, ekonomik amacın da belirleyici olduğu bir kitalararası göç etkinliği başladı, sürüyor.

       Bu göç kitlesinin sonuçlarıyla henüz yüzleşilmedi, dar bir çerçevede daha çok “güvenlik” sorunu olarak kabul ediliyor.   Bu kitlenin geldikleri yerde kalıcı olacağı belli olduktan sonra ortaya çıkan tablo şuydu: Ilk kuşak sadece üretimin gerçekleşmesini sağlayan birer “asker” görevini gördü, ikinci kuşak ise eğitim sonucu bu “askerlik” görevini kibar bir deyimle “mavi yakalı” olmaya çevirdi, üçüncü kuşak ise artık politik alana da yöneldi. Bir çok ülkede politik hayata atılan ve belirleyici yerde özneleşen görevler üstlendiler. Ancak bu çoğu yerde bir kopuşu da beraberinde getirdi. Ekonomik veya politik olarak gelen ilk kuşak geliş gerekçesini (eger politik nedene dayanıyorsa) kendinden sonraki kuşaklara tam olarak aktaramadı. Bu nedenle ikinci veya üçüncü kuşaklar ile aralarındaki bağ zayıfladı, kimi yerlerde koptu.

Uğruna can verilen değerler; bir değer ifade etmez oldu. Zaman içinde gelenler hem geldikleri yerde, hem de kendi ülkelerinde “yabancı” oldular. Çünkü henüz kültürlerin birleşimi ve ortaya yeni bir kültürün çıkarılması tamamlanmış değil, üstelik burjuvazinin dünyayı “ulusal kimlikler” etrafında bir kez daha ateşe atmak üzere olduğu bugünlerde. Hayal edilen “sınırsız ve sınıfsız” bir dünya anlayışı ister “demokratik ulus”, ister “komünist sistem” denilsin henüz emekleme aşamasında bulunuyor. Bu nedenle toplumlar tarafından kabul edilmesi zamana ve uzun deneylere bağlı olarak ağır bir şekilde gelişiyor.

        Ana vatan dışındaki topluluk olarak kabul edilen “diaspora” bu sıkışmışlığın içinde kendiliğinden bir sorumlulukla karşı karşıya bulunmaktan kaçınamaz. Ülkesinde yaşanan başta politik olmak üzere diğer sorunlara kayıtsız kalamamak sorumluluğu daha da belirginlesir. Kurdistan özgürlük mücadelesi başta Türkiye ve Avrupa olmak üzere bir çok yere kitlesel göç gerçekleşmesinin altyapısını oluşturdu. Bu dünyanın her yerinde böyle gerçekleşti, bir istisna değildi. Ama istisna olduğu nokta şuydu; elli yıl boyunca mücadelesinden vazgeçmedi, adeta gittiği her yerde yeni bir Kurdistan oluşturdu. Bugün on yıllardır Avrupa başta olmak üzere bir çok ülkede tükenmeyen bir enerji ile bir tutum alarak mücadeleyi sahiplenen Kürtler iddialarından vazgeçmiş değiller. Çünkü “bitmedi daha, sürüyor o kavga…” 

Sınıfsal mücadele göç gerçekleştirdiğinde bu kadar geniş bir karşılık bulamadı, çünkü sınıf belirli bir kitleyi kapsar ve sayı her zaman azdır, çünkü sahiplenilen kimlik sınıfsaldır ve o sınıfsal bilinç tam olarak gerçekleşmediği için “kendisi için” mücadele edenler sayıca azdır. En belirgin özelliği sınıf bilincini taşıyan bireylerden oluşmasıdır. Bu da belirli bir teorik bilinç gerektirir. Ama ulusal mücadele böyle değildir, her sınıftan insanı içine çeker. Daha belirgin bir kimlik içerir. Daha geniş bir kitleye seslenir ve “ulus bilinç” ve bu ulusal bilincin gerekliliği dışında belirgin olarak bir talep dayatmaz. Kendi içinde “lümpen proletarya”nın bile olmasını kaldırır. Ama tek farkla mücadeleye yön veren ana düşünce kendisine kılavuz olarak neyi seçtiyse, kitleleri o yönde eğitmeyi de hedefler. Kabul etmek gerekir ki; “kılavuz” devrimci bir anlam içermek zorundadır. Yani bulunduğu üretim ilişkilerinden daha üst düzeyde bir üretim ilişkisi dayatmak zorundadır.    

İlginizi Çekebilir

Prof. Bektaş: Beklenen İstanbul depremi için tehlike büyük
Ali Ertan Toprak: Güçlü bir Kürdistan İsrail’in ortağı olabilir

Öne Çıkanlar