Resmi olarak Ekim 2024 tarihinde D. Bahçeli’nin adım atarak başlattığı kabul edilen süreçten günümüze kadar geçen zamana baktığımızda yeni bir dönemin kapısını aralaması ve tıkanıklık yaşayan siyasal gündemin ileriye gitmesi icin atılan adımların sadece Kurdistan özgürlük hareketinden geldiğini görüyoruz. Elbette buna pratik olarak değil ama teorik olarak katkı sunan ve çok şey yapmış gibi görünen Türk siyasal temsiliyetlerinin bu mümtaz! tutumlarını da eklemek ve unutmamak gerekir.
Sayın Öcalan’ın “teorik ve pratik olarak” önderlik ettiği bu süreç Kurdistan Özgürlük Hareketi’nin tarihsel adımlarıyla ilerlemeye devam ediyor. PKK kendini feshetti, kuruluşundan bugüne kadar aralıksız çıkan Serxwebun kapandı. Büyük bir olasılıkla devamında kurumlar isim ve içerik olarak da değişime uğrayacaklar. Böylelikle bu sürecin aslında devasa boyutlarda bir değişim ve dönüşüme doğru yolculuk olduğu anlaşılıyor. 52 yıllık bir teorik ve pratik yolculuk başka kulvarda, başka adımlarla sürecek. Bu adımların değişen dünya ve Orta Doğu gerçekliğine uygun olarak atıldığı ve başta Kürtler olmak üzere Türkler, Araplar ve diğer halkların yaşadığı sorunları aşmaya yönelik olduğu sayın Öcalan tarafından dile getirildi. belirleyici olan ana noktanın, ulus devletlerin günümüzde artık çözümsüz olduğunun üzerinden geliştiğini Kürt siyasal hareketinin de bu tahlili kabul ettiğini ve pratiğe döktüğünü gözlemliyoruz.
7 Ekim tarihinde ateşlenen Orta Doğu yangını henüz Suriye’de devam ediyor. Kendisine iktidar teslim edilen (Kayyım) cihadist Colani ve avanesinin geleceği netlik kazanmadı. ABD ve Avrupa’nın bir eliyle havuç, diğer eliyle sopa uzattığı Colani, iktidarını henüz oturtamadı. Bu bağlamda Türk devletinin de bu sürecin içinde olduğunu görüyoruz. Ana hedefi olan güncellenmiş Misak-ı Milli sınırlarının gerçekleşmesi için yoğun bir diplomatik faaliyet yürüttüğünü ancak bu sürede gücü ve etkisi -şimdilik- kırılmış olduğu için Rojava’ya yönelik politikasında geri adım attığını görüyoruz. Belki bilimsel bir sonuç değildir ancak bin yıllık olduğu kabul edilen bu devlet ve öncekilerinin siyasal geçmişlerine baktığımızda güçleri yetmediği zaman geri adım attıklarını, güçleri yetince de o geri atılan adımı fersah fersah geçtiklerini biliyoruz.
Rojava’nın durumu statü olarak henüz netleşmedi. Sadece askeri gücü bile Colani yönetiminin askeri gücünün kat kat üstünde olmasına rağmen iki ana etkenin ağırlığı statüyü geciktiriyor. Birincisi ABD ve Avrupa’nın Orta Doğu politikasının yarattığı durum, ikincisi bu durumdan yararlanan Türk devletinin ağırlığı. Ancak hiçbir siyasal ve askeri kordüğüm sürekli olarak varlığını korumaz. Diyalektik olarak mutlaka aşılır. Bu ise, güce bağlı olarak değil; çürümüş köhne ilişkilerin aşılarak yerine yeni ilişkilerin konulmasıyla aşılır. Kuruluşundan itibaren baktığımızda Türk devleti kendisini yenilemekten yoksun bir karaktere sahip. Çünkü varlığını soykırım uyguladığı halkların üzerine kurduğu için kendisini yenilemesi, kendisinin yok olması anlamına geliyor.
Oysa bunu başarabilseydi, devlet olmaktan kaynaklı askeri ve siyasi olarak elinde bulundurduğu bu zaman zarfında sürekli olarak savaştığı halklara karşı hem siyasi, hem de ekonomik olarak harcadığı gücü güvenlik adı altında savaşa harcamayabilir, halkların yararına harcayabilirdi. Fakat bunu yapamadı, çünkü yapacak temel ilkelerden yoksundu. Bu, bugün de böyle, yarın da böyle olacak. Değişmediği sürece tabii.
Aslında Orta Dogu’da gerek işgalci, gerekse işgal edilen olarak yer alan devletlerin hemen hemen hepsi bu denklemin henüz bilinmeyenini temsil eden İran’ın gelecekte nasıl bir siyasal şekile gireceğini bekliyor. Uranyumun zenginleştirilmesinin savaş nedeni sayıldığını bilerek zenginleştirmeye devam etmesi savaşı daha da yakınlaştırıyor. Elbette sorun uranyum değil, sorun Orta Doğu’nun değiştirilmesine karar verilmesi ve bu durumda da ne Iran, ne de Türk devletinin şimdiki haliyle kalabilecek olmasının yaratacağı sosyal ve siyasal durumun işlerlik kazanmasının hayata geçmeye başlamasıdır.
Sayın Öcalan bir anlamda Orta Doğu’da işlerin bu noktaya gelmesine karşı bir siyasi çözüm önerdiğini, bunun da bölge halklari açısından kurtuluş olacağını tespitle sürece müdahale etmeye çalışıyor ancak, her zamanki gibi Türk devleti kendi sorumluluğunu zamana yayarak erteliyor. Biliniyor ki aslında mart ayiında komisyonlar kurulacak ve sayın Öcalan’ın kabul edeceği bir yerde kalması sağlanacak, haziran ayında da tutsakların özgürlüğü sağlanacak ve diğer değişmesi gereken anayasa ve buna bağlı olarak kanunlar, tüzükler ve diğer yasaklı maddelerin de arkasından yapılması gerçekleşecekti. Ancak gün sonunda baktığımızda adım atan taraf Kürtler oldu. Bunun dışında Türk devleti tarafından söylenen sözlerin iyi niyet taşıyan vaatlerden öteye gitmediğini görüyoruz. Bu durum Kürt halkı tarafından şimdilik sessiz bir şekilde karşılansa bile bu sessizliğin bir süre sonra yüksek sesle söylenen bir itiraza dönüşeceğini kabul etmek gerekir. Örneğin Kurdistan Özgürlük Hareketi daha geçen gün hiçbir adımın atılmadığını, devletin oyalamayı seçtiğini söyledi.
İran’a giderken Suriye netleşecek ve ardından da Irak netleşecektir. Bu ne zaman olur bilinmez ama politikalara baktığımızda gündemin sıcaklığının İran’ı bir an önce sarması şaşırtıcı olmaz. Bu da Irak, Suriye ve Türkiye’nin ömrünün biraz daha uzaması demektir. Ama mutlaka musalla taşında sorulan soruya şöyle yanıt vereceğiz:” helal etmiyoruz.”
Gerçekçi olarak kabul etmek gerekir ki önümüzdeki bir kaç sene yeni yüzyılı belirleyecek. Taşlar yerine oturana kadar hangi anlaşmaların, hangi devletlerin yürürlükten kalkacağını şimdilik bilemeyiz. Ancak görülen gerçeklik sömürgeci devletlerin bu haliyle olmayacaklarıdır.









