Gerçeklik çoğu zaman görmezden gelinir. Ne teoriye, ne de pratiğe katılmasına izin verilir. Çünkü inandığını gerçek sanmak ve gerçeği buna uydurmak daha kolay sanılır. Ancak gerçekliğin bir zamanı vardır ve o zaman geldiğinde, yani koşullar olgunlaştığında kulakları sağır edercesine yerin altından yeryüzüne çıkar ve o ana kadar kendisini saklayanlardan en ağır bir şekilde intikamını alır. Gerçekliğin saklanması bireylerin hayatını kapsayan bir durum ise etkisi bireylerin yaşam alanı kadardır ama toplumsal veya ulusal bir durum ise o zaman sonuçları ağır olur. Kayıpların yerine konulması, yeniden eski duruma gelinmesi çok daha fazla bedelleri gerektiren bir emeği ister ve dayatır. Bu emek verilse bile geride kalan tabanın enerjisi ve inancı azalır.
Uzun yıllardır kesintili bir şekilde sürekli olarak Kürtlerin fedakarlığı üzerinden yürüyen, adına; devletin sessiz kalarak veya “terör” bağlamında tutarak yürüttüğü “süreç” yeniden başa dönmeye yüz tutmaya başladı. Kabul edilmekte zorlanılıyor ama devlet diğer seferlerde olduğu gibi bu seferde de hiçbir şey yapmadan her şeyi yapıyormuş gibi görünerek bütün adımları Kürt temsiliyetine attırdı. Diğerlerinden farklı olarak bu sefer partinin feshi, silahların yakılması ve alanlardan geri çekilinmesi gibi tarihi adımlar atıldı. Arka planda hangi sözler verilirse verilsin devletin yerine getirmeyeceği, bunun; devletin uzun süreli ve imhaya dayalı bir planı olduğu görülmek istenmedi. Oysa başından beri devlet aynı tutuma sahipti, sadece konuşma biçimini değiştirmişti. Halka umut diye dağıtılan işte buydu.
Oysa devlet ne kayyımları geri çekmiş, ne zindanları boşaltmış, ne işgal alanlarından çıkmış, ne ana dil eğitimini tanımış, ne de bir bütün olarak Kürtlerin haklarına saygı gösterip işlediği suçlardan ötürü özür dilemiş. Sopayı eksik etmeden inanmak isteyenlerin gönlünü alacak şekilde bir kaç kelime ile ayları, yılları bitirdi. Siyasal alanda hız kesmeden devam eden dava ve tutuklamalar, askeri alanda yıllardır adım adım alan kazanma planının kuzeyden güneyin derinliklerine uzanması ve geçmiş yıllarda Efrîn’de başlayan açık işgalin şimdilik Halep’in mahallelerine uzanması, oradan Der Hafir’e geçmesi ve daha da devam edecek olması nedense halen umut beklentisi içinde karşılanıyor. Bu sürecin Kobanê’ye kadar uzanacağını kabul etmek ve ona göre hazırlanmak gerekiyor.
Türk devleti ne Kobanê yenilgisini unuttu, ne de Misak-i Milli veya Yeni Osmanlıcılık planlarından vazgeçti. Bütün Rojava hedeflerinde ve “Kobanê düştü, düşüyor” sözünü tekrar hayata geçirmek için sinsice ilerliyor. Bir bütün olarak Kurdistan’ı ele geçirmek ve kalıcı olarak direnişi yok etmek için uzun vadeli stratejik olarak davranıyor. Oysa sürecin gerekçelerin biri de Kurdistan’ın yeni bir “Gazze olmaması” içindi. Geldiğimiz noktada bu sav devlet tarafından çökertilmiş bulunuyor.
Hem dünyanın, hem de Orta Doğu’nun yeniden kanlı bir paylaşıma sahne olacağı ve bunun için devletlerin hazırlandığı saklanmıyor. Bu cehennemin içinde “barış” sözünü dilinden düşürmeyen ve düşmanlarını sürekli barış içinde kardeşçe bir yaşama davet eden Kürtlerden başkası değil. Elbette barış içinde bir dünya talebi tercih edilendir ama gerçeklik böyle bir iklimin olmadığını her fırsatta bize gösteriyor. Gerçekliği görmek istemeyerek hareket etmek telafisi zor kayıpları getirip kucağımıza bırakıyor.
Demokrasi ithal edilemiyor, dayatmayla da olmuyor. Bir halkın, bir toplumun üretici güçlerinin geliştirdiği üretim ilişkilerinin sonucu egemen sınıfın geri adım atmasıyla kısmen de olsa yasal ve toplumsal bir nitelik kazanır. Bir devlet yasalarına “demokratik” maddeleri geçirse bile halkın demokratikleşemiyorsa, başka bir halk o devleti ve halkı nasıl demokratikleştirecek? Kaldı ki bu başka bir halkın niye sorumluluğu ve görevi olsun? Buradaki özne elbette Kürt halkı… Neden Kürtlerin Türk devletini ve halkını demokratikleştirmek gibi bir sorumluluğu olsun? Aynı sorumluluğu (sömürgecilermiz olan) diğer devletler için de (niye) taşıyoruz? İran, Irak ve Suriye… Peki bu devletlerin veya halkların böyle bir talebi var mı, böyle bir talebin içinde Kürtlerin haklarını tanımak gibi bir pratikleri de var mı, hayır yok. Sömürge ve sömürgecilik sorunu demokrasi ile çözülmüyor. Gönül çözülmesini isterdi ama çözülmüyor.
Geçtiğimiz kasım ayında Trump ile Colani’nin görüşmesi ve H. Fidan’ın da orada olmasını Kürtlerin yararına bağlayan, Türk devletinin Kürtlerin ayağına gittiğini dile getiren düşüncelerin gerçeklikten ne kadar uzak olduğu yaşanarak öğreniliyor. Ama bu öğrenmenin bedeli Türk devleti destekli saldırılar sonucu binlere uzanan can kaybı ve yerleşim alanlarının işgal edilmesi oldu. Gerçeklikten kopuk bir şekilde Türk devletinin Efrîn’den çıkacağına inanıp dile getirenlerin Halep ve genişleyen HTŞ saldırıları karşısında bu inançlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Görünen gerçeği kabul etmek zorundayız. Türk devleti Kürtlerin kazanımlara sahip olmaması için her tavizi vermeyi, her saldırıyı gerçekleştirmeyi göze almış bulunuyor. Amaçları değişmedi. Devletin bekası için “kurucu lider” diye başlayan cümleler kuruyorlar ve bu, alkışlarla karşılanıyor. Sömürgeci, faşist ve diktatör dediklerimiz bir gecede bu sıfatlarından arınıyorlar. Karşımızda devletinin yıkılacağı düşüncesiyle Kürtlerin kapısına koşan devlet yöneticileri yok. Bu, bizim yanılsamamız. ABD ve İsrail tehdidini kullanan Türk devleti, bugün onlarla birlikte Kürtlere saldırıyor.
Gerilemeyen ama geri çekilen bir devrimin içindeyiz. “Düşman tanımını değişti” denilebilir ama düşman değişmedi. Halep işgali ve direnişi gösterdi ki Kurdistan’ın tüm parçalarında yükselen güçlü bir ulusal dalga var. Tercih ne olursa olsun, zorunluluk bize devrimci direnişi ve Kurdistan’a giden yolun savunulmasını gösteriyor. Marx; “hic Rhodus hic salta” der, bir yerde. Burda anlatılmak istenen; söze karşılık eylemin cevabını isteyerek devrimin gerçekleştirilecek koşulların oluştuğunda geri adım atılmamasını, örgütlü gücün kendisini kanıtlamasını belirtir.
Belki Kobanê’yi de düşürmeyi başarabilirler. Ancak yükselen ulusal duygu ve öfkeler tüm düşmanların kovularak Kurdistan’ın özgürleşeceğini gösteriyor. Ve tüm devrimlerde olduğu gibi; bir kan denizinden geçerek. Bu da sömürgecilerin tercihinden kaynaklanmaktadır.










