Ekonominin toplumsallığa yansıması yadsınmayan bir gerçekliktir. Bu nedenle toplumsal olaylar ve geleceğe ilişkin belirlemeler yapıldığında mutlaka ekonomik süreç dikkate alınmak durumundadır. Siyasal gelişmeler ekonomik gelişmelerden bağımsız değildir. Bu nedenle Marxizm ekonomiye dikkat çeker ve ekonominin toplumsal ve tarihsel gelişimin temelini oluşturduğunu söyler. Kısaca maddi hayatın üretimi ve yeniden ortaya konulmasının belirleyici olduğu bu düşünce, ‘ekonomik faktör belirleyicidir’ çerçevesine dönüştürülmeye çalışılmıştır. Ancak bu temelden yanlıştır. Gerçi Marxizme karşı yapılan saldırıların yaratmak istediği onlarca tahrifata baktığımızda bu belirlemenin de diğerleri gibi geçip gideceğini görüyoruz.
Kuruluşu itibariyle güvenlik adı altında soykırıma dayalı bir politika izleyen, kaçınılmaz olarak da gelirlerin çoğunluğunu silaha yatıran, on binlerce insanı istihdam eden bir devletin yatırıma, halka ve eğitime ayıracağı bütçe azalacaktır. Devletiyle bütünleşmiş bir halkın da bu totaliter anlayışa destek vermesi sonucu ekonomi ne istikrara sahip olabilmiş, ne de geleceğe yönelik bir güven verebilmiştir. Bir de gelen hükümet üyelerinin genel ekonomiden kendi ceplerine aktardığı miktar, komisyoncuların payı, yolsuzluk gibi faktörleri de eklediğimizde halka yansımasının karşılığı olarak toplumsal bozulmayla başlayan bir çürüme artık saklanamaz bir şekilde sürekli olarak gündemdeki yerini alıyor. Sanıyorlar ki Kürtlere karşı sürdürdükleri savaş sadece Kurdistan’la sınırlı kalacak, kendilerine bir şey olmayacak.
Direnen taraf olan Kurdistan özgürlük hareketi devrimci yapısı gereği Türk halkına ve coğrafyasına kısmen müdahale edip, oraları bir savaş alanına çevirmedi. Savaşı sadece kendi ülkesinde ve sömürgeci güçlere karşı sürdürmeye çalıştı. Bunun karşısında Türk devleti gerilla-sivil ayrımı yapmadan bütün Kürtlere ve Kurdistan coğrafyasına karşı bir savaş yürüttü, halen de yürütüyor. Ancak o savaş hem ekonomik bozulmaya, hem de yalancı tarihin yarattığı bir eğitim sisteminden kaynaklı olarak şimdi Türk şehirlerine geldi. Bir anlamda bir bumerang görevini gördü.
Sadece savaşın yıkıcı gücünden değil, aynı zamanda Türk devletinin bilinçli bir şekilde yürüttüğü asimilasyon politikasının bir parçası olarak Kürt nüfusunun Türkiye’ye göçertilerek kendi dili ve kimliğini unutturma politikasının bir sonucu olarak da on binlerce Kürt Türkiye’ye göç etti. Kendi topraklarında geçinmek için gerekli becerilere ve olanaklara sahip bu kitle, göç ettikleri yerde hem kimlik, hem de yabancılıktan kaynaklı atıl duruma düştüler. Toplumsal hayata katılmak yerine tutunmak zorunda kalan bu yoksul Kürt kitlesi, toplumsallığın en ağır yükünü taşıyanlardı. Her ülkede olduğu gibi bu kitlenin büyük bir çoğunluğu Türkiye’de de hızla suç teşkil eden bir dünyanın içine doğru yürüdü. Eğitim, çevre ve gerekli hayatı kurmak için bir çok faktöre geç kalmışlardı. Bu, aynı zamanda devletin de tercihiydi. Çünkü ulusal kimliğin talebine dair bir mücadele yerine bireysel ekonomik taleplerin mücadelesi daha yeğdi. Hem suçlular Kürtlerden oluşacak, hem de ulusal kurtuluş mücadelesinden uzak duracaklardı. Bugün baktığımızda organize örgütlü yapıların çoğunun bu kuşağın çocuklarından oluştuğunu görüyoruz.
Ne yazik ki Kurdistan özgürlük mücadelesi bu temelde oluşturup uygulamaya koyduğu yeterli bir programa ve plana sahip değildi. Savunmak temelinde değil ama zaten o kadar yoğun saldırılara maruz kalan bir direniş hareketinin mutlaka başka yerlerinin eksik kalmaması eşyanın tabiatına aykırıdır. Tam anlamıyla sahipsiz bırakılmadılar ama sahiplenenlerin sayısı kitleye göre çok az sayıdaydı. Ancak geçmiş tarihsel örneklere bakarak bu sayı ve ne yapılması gerektiği daha başarılı bir şekilde yerine getirilebilirdi. Günümüzde Avrupa’ da dahil olmak üzere bu konuda hareketin başarılı olduğu söylenemez, bireyler kendi göbek bağlarını kendileri kesmek zorunda kaldılar. Bu sorunun getirdiği sorumluluk “savaşıyoruz, buna vaktimiz yok” temelinde bir yaklaşımla bir köşeye atılamaz. Bir halk çok şey verdiyse, çok şey de isteyecektir.
Çözüme yönelik adımların atıl(a)maması halkı yavas yavaş uzaklaştırır. Çünkü halk büyük hedefe sahip olsa bile temelde günlük sorunlarının çözümünün sağlanmasını ister. Büyük hedefin zaman gerektirdiği bilir. Onun açısından belirleyici olan budur. Avrupa’ya son süreçte gelen mülteci sayısının yüksekliği elbette beklentilerin üzerindedir. Ancak bu kitlenin bir bölümüne olsa bile ulaşmakta zorlanan, çözüm olmakta geri kalan bir yapı var. henüz görünürde olmasa bile, bir kaç yılda göreceğiz ki artan suç oranlarının çoğunluğu kendisini sahipsiz hisseden, hayata umutsuzca tutunmaya çalışan ve ideolojiyi geri plana iterek kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışan bir anlayışın çocukları olmaya aday bir kitle olan bu insanlardan oluşacak.
Türk toplumsal yapısı artık çürümenin çözülmesiyle yüzleşmek noktasına gelmiş olmasına rağmen sorunu ertelemeye devam ediyor. Bu tarihsel sorunu sadece AKP-MHP üzerinden çözmeye çalışmak veya AKP-MHP gidince düzeleceğini ileri sürmek bir çözüm değildir. Devlet halkıyla beraber kirlendi, çürüdü ve çözülüyor. Çokça dile getirilen “barış ve demokrasi olursa düzelir” sözü tam olarak gerçeğe karşılık gelmiyor. Böylesine derin ve geçmişi olan sorunlar (demokratik yolla) bir iki yılda çözülecek sorunlar değildir. Sürdürülen savaşın süresinden daha fazla zamana ihtiyaç vardır. Ancak bir başlama noktası oluşturması açısından gerekli bir noktadır denilebilir.
Bozulan ekonomik altyapı kendine politik olarak böyle bir üstyapıyı oluşturdu, başka bir seçeneği bulunmuyordu. Bu nedenle bütün kurum ve kuruluşlarıyla çürüdüler, çöküyorlar. Bu yıkıntıya Kürtleri de ortak etmek istiyorlar. Oysa dönüp şunu diyebiliriz: “ haksızdınız, katlettiniz, çaldınız ve çöküyorsunuz.” Bir yenidenlik istiyorlarsa; kendi kurum ve kuruluşlarını toplumsallıklarıyla beraber işledikleri suçları kabulden başlayarak istesinler.
Ekonomik bozulmalar beraberinde yeni siyasal örgütlenmeyi de getirir. Bir dönem kapanıyor, yeni dönem açılıyor. Bu dönemde Kürtler kendilerini sömürgecilerden kurtardıkları ölçüde tarih sahnesinde kendileri olarak yer alacaklardır.









