En gerçekçi tanımı sömürgecilik olan ama ilgisi olan her birey veya her toplumsal yapı tarafından farklı isimlerle tanımlanan Kurdistan sorunu güncelliğini korumakla kalmıyor, bir çok noktada Orta Doğu’da bağlı olan düğümün büyük ölçüde kendisinde çözüleceğini her fırsatta tekrar tekrar hatırlatıyor.
Daha önce de denenen ancak Erdoğan veya devlet tarafından bozulan ve genel kabul görmüş tanımıyla “Çözüm Süreci” denilen sürecin yeni ama henüz ismi üzerinde bile anlaşmaya varılamayan bir gerçekliği bir yıldan fazla bir zaman dilimini geride bıraktı. Elbette ilk süreçle arasında çok fark olan bir durumla karşı karşıyayız. En önemlisi feshedilen bir parti, bırakılan silahlar ve toplumsal olarak “Barış ve Demokratik Toplum” çalışmasında nesnel olarak sorumluluk alması beklenen her iki halkın bütün toplumsal yapılarının varlığı. Ancak bir soru cevapsız olarak halen bekliyor. Var olan belirsizlik henüz aşılmadı. Ortada isim konusunda bile bir anlaşma yok. Şiddet (silahlı ve silahsız yasal yollar) tekelini elinde bulunduran Türk devleti günümüze kadar olumlu, barışa ve demokrasiye hizmet eden bir adım atmış değil. Tek yaptıkları “terörsüz Türkiye hedefimize yaklaştık, kökten çözeceğiz” demekten öteye başka bir şey değil. Ilk zamanlarda medyaya sızan bilgileri gerçek olarak kabul etseydik en geç haziran ayında çözüme kavuşmuş olacak ve şimdi yeni bir hayatın kuruluşu ile ilgileniyor olacaktık. Ancak kabul etmemiz gerekir ki kurulan ve “kerameti kendinden menkul” komisyon dışında (şimdilik) ortada bir şey yok, zaten komisyonun kendisi de hukuki değil. Yani sonuçta ortada gerçekten -şimdilik- olumlu olarak değerlendirilecek bir şey yok.
Sayın Öcalan ve İmralı heyeti tarafından zaman zaman yapılan açıklamalara baktığımızda; bu sürecin asıl sahibinin halklar olduğu, bu nedenle her iki halkın bütün toplumsal yapılarının elini uzatması ve sorumluluk alması isteniyor. Bu sayın Öcalan’ın beklentisinin ve stratejik adımının gerektirdiği bir karşılık. Geçen gün sayın D. Kalkan da benzer bir açıklama yapmış “karşıtlarımız kaygı duymasınlar, dostlarımız da beklenti içinde olmasınlar, geri dönüşün olmayacağını” söylemişti. Buradan çıkaracağımız sonuç şu: Özgürlük Hareketi kendi sorumluluğunu eksiksiz yerine getiriyor ve bu konuda ne yapıldıysa sayın Öcalan tarafından öncülük yapılarak, adım atılarak yapıldı. Buna karşılık Türk devleti bırakalım adım atmayı, kendisini bağlayacak tek bir söz bile söylemedi, tek bir yasal düzenleme bile yapmadı. Bunun altında yatan temel gerekçe Rojava öznelinde Suriye’nin henüz belirsiz bir geleceğe yürüyor olması ve bu belirsizlikten ayrı olarak özerk yönetimin her geçen gün daha da kalıcılaşarak, daha da yerine oturan bir yönetim anlayışıyla geleceğini kurması ve zaten tek parça olarak kalamayacak olan Suriye’de bir şekilde bir Kürt gerçekliğinin yasal statü kazanmasının yaratacağı domino etkisidir diyebiliriz.
Halkların sorumluluğa ve çalışmaya davet edilmesinin karşısında betonlaşmış Türk ırkçı, faşist ve gerici yasalarının geri adım atmadan durmasını görmek gerekir. Elbette demokrasi bedel gerektirir ancak zindanlar o bedeli ödeyen binlerce tutsakla doluyken doğal olarak halk ağır adım atmaktadır. Demokrasi özgür bir alanda boy verir, gelişir. En küçük bir toplumsal örgütlenme bile mutlaka yasal bir güvenceye kavuşmadan geçerliliği yoktur. Her an ilgili devlet tarafından ağır bir baskıya uğrayabilir. Bu nedenle adı ne olursa olsun bir halk kendi öz yönetim anlayışını kurmak zorundadır.
Türk devletinin umudu sürekli ayakta tutarak zamana oynadığını kimse inkar edemez. Geçen zamanın kabul edilmese bile şöyle bir gerçekliğe sahip olduğunu herkes biliyor. Hiçbir karşılığı olmadan geçen zaman halkta umudu kırar ve kendi içinde bir yabancılaşmaya yol açar. Devlet biraz da buna oynuyor. Halk, parti ve önderlik arasında güvensizlik yaratarak çürümeyi gerçekleştirmek istiyor. Daha önce de denedi sonuç alamadı ama nedense aynı şeyleri deneyip farklı sonuç almak gibi bir tutuma sahipler.
Kürt temsiliyeti tarafından yapılan açıklamanın bağlayıcılığı kılıçtan bir köprü üzerinde yürümeye benziyor. Örneğin devlet hiç adım atmazsa ne yapılacak, bilinmiyor. Veya göstermelik kayyım kararı, ceza indirimi, bazı hasta tutsakların tahliyesi yetecek mi? Hedeflenen bu mu?
Sayın Öcalan’ın dinlenilmesi konusunda komisyon alay eder gibi “gidelim, gitmeyelim” türünden saygısızlık gösterisi yapıyor. madalyonun diğer tarafında ise gidip dinlenildikten sonra ne olacağı sorusu yatıyor. Sadece dinleyip geleceklerse, amaçlarının göz boyamak olduğunu söylemek gerekir. Oysa dinleyip ona göre yasal adımlar atmaları gerekir.
Dikkat çeken başka bir gelişme ise Türk tarafının ne devlet, ne de halk bazında herhangi bir değişim, dönüşüm yaşamadığıdır. Karşı tarafta süreç adeta D. Bahçeli, N. Kurtulmuş ve bir kaç isim arasında arada konuşulan bir “konudan” başka bir şey değildir. Bunu da “büyüyen Türkiye, terörün kazınması” gibi deyimlere hapsederek dile getiriyorlar. Bir yıldır ne aydınları, ne akademik çevreleri, ne de devleti temsilen birilerinin toplantı, miting veya başka bir etkinlik yaptığını görmedik. Bir gerillanın mezarına saygı duruşunda bulunmadılar. Cumartesi Anneleri’ne gidip dayanışma göstermediler. Zindanlardaki terörü kınamadılar. Devletin Başur ve Rojava’dan çıkmasını istemediler. Örneğin bir asker öldüğünde Kürt temsilcileri tarafından baş sağlığı dileniyor. Devirecekleri bir masa yok, verdikleri bir taahhüt yok. Her an geri dönebilir ve İmralı’ya tecrit başta olmak üzere yoğun bir baskı sürecine girişebilir.
Sürekli olarak vaatler vererek ilerlemeye çalışıyorlar, sürekli erteliyorlar geleceğimizi. Ama geçmişin onca emeği ve bedeli; bir gelecek ve o geleceğin güvence altına alınmış ve her halkın sahip olduğu hakları istiyor. Ertelenen, yaşanmayan her gelecek; geçmişte verilen bedellerin kaybına yol açacaktır, çünkü karşılıksız kalacaktır.











