Hukuk denilince egemen sınıf tarafından empoze edilen tanım, (kendilerinin politik olduğundan haberi olmayan) kitleler tarafından kolayca kabul edilir. “Bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen, adaleti sağlamak için devletin gücüne dayanan yazılı-yazısız kurallar bütünüdür” denilip bunun üzerine bir hayat kurulur. Herkesin buna uyması halinde toplumun bir tür “cennet” hali ile yaşayacağı savunulur. Marksist dünya görüşü ise hukuk; “ toplumsal egemen sınıfın çıkarlarını koruyan ve onu yansıtan bir üst yapı kurumudur, çünkü her çağın egemen düşüncesi, egemen sınıfın düşüncesidir” diye tanımlanır. Kabul edilmeyebilir ama gerçekliğe sahip olan tanım budur.
Yasaların özü, koruma altına alıp çıkarlarını savunduğu sınıfın toplumsal olarak konumlandığı yere bağlıdır. Kapitalizmin egemenligi altında, kapitalistlerin çıkarlarına göre düzenlenen yasalar doğrultusunda oluşturulan hukuk sistemini sınıfsal şekilde değiştirmek için mücadele edenlerin o sistem tarafından yargılanıp hapishanelere konulması hayatın olağan akışına uygundur. Uygun olmayan o sistemden “adalet” beklemektir. Egemen sınıfın ve iktidarının bir aparatı gibi çalışan mahkemelerin adil davranmasını istemektir. Bir başka deyimle kasabın bıçağını yalayarak, kasaptan kendisini kesmemesini umut etmektir.
Her devlet gibi Türk devleti de kendi egemen sınıfının ve kalıcılığının üzerine oluşturduğu hukuk sisteminin, kendisini koruması için gereken yasaları, tüzükleri ve yönetmelikleri çıkarıp uygulamaya koymuştur. Toplumsal yapıların güçsüz muhalefeti ve daha genel olarak toplumun ilgisizliği ile donanmış korkusundan kaynaklı duyarsızlığı nedeniyle ciddi bir muhalefetle karşılaşmadan yoluna devam etmektedir. Bin yıldır hüküm süren kaderci anlayış adeta toplumun kılcal damarlarına kadar işlediği için herhangi bir konuda devleti sarsacak, geri adım attıracak bir muhalefet hareketi gelişemedi. Bir istisna olarak 12 Eylül faşist darbesine giden süreçte toplumsallık kazanan sol muhalefet, darbenin ertesinde beklenmedik bir şekilde ezilince kazandığı sanılan toplumsallığın aslında göründüğü gibi olmadığı ortaya çıktı. Güce tapan bir toplumsal yapının iktidar ve muhalefet arasında sürekli yer değiştirmesi gelenekselleşmiş bir tutum olmuşsa, o toplumda itiraz edenlerin sesi önce adına itiraz ettikleri, sonra da itiraz edilen tarafından ağır bir şekilde kesilir. Bir avuç direnişçinin mücadelesi toplum tarafından sadece seyredilir.
Bu çemberi yarıp çıkan, geniş bir toplumsallık ağıyla örülen ve dünyaya yayılan örgütlenmiş bir hareket: Kurdistan Özgürlük hareketi oldu. Yok sayılan bir halkın tarih sahnesine güçlü bir şekilde çıkışına önderlik edip, isyan ve direnişin on yıllara yayılarak bastırılamyışının da onurunu taşıdı. Kürt halkı, bin yıllık tarihinin değişeceğinin inancı ve bilinciyle bu mücadelede kelimenin tam anlamıyla her şeyiyle birlikte yer aldı. Toplumsallık kazandığı için günümüze kadar geldi ve günümüzden de yarına süreceğini biliyoruz. Devam eden bu mücadele geniş bir toplumsallık ağını da etkilediği için doğal olarak kendi hukukunu da oluşturdu.
Örgütlü olduğu her yerde bir hukuk sistemini yaratıp, bunun üzerinden hareket eden bir yapı meydana getirildi. Kendi hukukunu yaratan bir hareket, geleceğe doğru yürüyen bir anlam kazanır. O hukuk, tüm bileşenleriyle birlikte geniş bir alana yayılır ve süreç içinde üretim ilişkilerine belirleyici bir şekilde yaklaşarak değişimin motoru görevini görür. Genel anlamda toplumlar da böyle ilerlemektedir. Üretici güçler geliştirdikleri üretim ilişkilerini dayatarak toplumların ilerlemesini sağlarlar. Ekim’2024 yılında başlayan yeni sürecin hukuku henüz oluşmadı. Oluşmadığı için de adalete dayalı bir çözüm gelişemiyor. Turk devleti bir “beka tehlikesi” ile karşı karşıya olduğunu söyleyerek bunu “bin yıllık Türk-Kuürt kardeşliği” temelinde ve “terörsüz Türkiye” bağlamında çözmek istiyor. Ancak oluşturmak istediği “hukuk” şu temelde olsun istiyor: Direnişçiler hiçbir talep öne sürmeden, gelip teslim olsunlar. Türk adaleti! hangi kararı verirse kabul etsinler. Yani itiraz eden kim varsa hapishaneye girsin ve bir daha çıkmasın. Dil, kültür, kimlik ve toprak gibi talepler de olmasın.
Böylece “Türkiye yüzyılı” güneş gibi doğsun. Tam anlamıyla “egemenin hukuku” bu olsa gerek. Kürtler ise sayın Ôcalan başta olmak üzere Kurdistan Özgürlük Hareketi, mecliste temsiliyeti bulunan Dem Parti, toplumun barıştan ve adaletten yana olan birey ve örgütlü yapıları, Orta Doğu’da kimi ülkeler, Avrupa, ABD gibi ülkelerden yapılan açıklamalara baktığımızda da bu sorunun barışa dayalı olarak hukuk ve adalet temelinde çözülmesine dikkat çekilip talep ediliyor. Yani geniş bir konsensüs oluşmuş durumda. Ancak Türk egemen devleti ve hukuk anlayışı ise kulaklarını kapatmış yatıyor. Ilkel çağlarda bile bir sorun karşısında karşılıklı hukuk oluşturularak çözüme gidilirken, “modern” çağda ise buna gerek bile duyulmadan tek taraflı çözüm dayatılıyor.
Bir barış olacaksa kendi hukuku olmak zorunda. Güney Afrika, Kolombiya, İrlanda, Ispanya gibi ülkeler benzer şekilde bir hukuk oluşturarak çözüm yolunda adım attılar. Belki her iki taraftan dile getirilen “yetersiz” sözleri oldu ama sonuçta bir hukuk üzerinden hareket edilerek yol alındı. Öyleyse Türk devletinin “ben adım atmam” sözü ya bir pazarlık, ya da süreci bozmaya yönelik bir politikadan başka bir şey değildir. Kabul edilmesi gereken gerçeklik ortada duruyor: Barış ve hukuk temelinde bir çözüm olacaksa bu, asgari ölçülerde her iki tarafın asgari ölçülerde üzerinde anlaşacağı noktalarda olmak zorunda. Inkar ve imhaya dayalı yanlış bir tarihsel anlayışın bozularak yerine tüm kimliklerin kabul göreceği ve kalıcı bir anayasaya dayalı adaletli hukuk oluşturulmak zorundadır.
Elbette bunlar hem bir tercih, hem de bir zorunluluk olarak beliriyor. Temel gerçeklik her zaman ve unutulmadan varlığını kaybetmiyor: Temel sorun sömürgecilik sorunudur. Tarihin bazı dönemleri temel sorunu daha ileri zamanlara bırakmamızı gerektiriyor.










