Üzerinde anlaşılmış bir ismi yok. Üzerinde anlaşılmış bir yol haritası yok. Üzerinde anlaşılmış ve hedefin ne olduğuna dair bir tanım da yok. Peki ne var? Elde olan şu; her iki tarafın sürece kendi bakış açısından bir isim koyduğu, bu süreçte ne yapacağını (halkın dışarıda tutularak) kendisinin belirlediği ve sürecin hedefinin de ne olacağına dair kendi beklentisini taşıyan bir süreç olduğu konusunda herkes hemfikir. Perde arkasında yapılmış ve çeşitli aşamaları olan, bu aşamalarda her iki tarafın bağımsız adım atıyor gibi görünerek aslında birbirini destekleyen bir süreci yürüttüğü ve kendi tabanını böyle bir politik adımla besleyen bir anlaşma varsa, açıklanmadığı için çoğunluk olarak bilemiyoruz, diyebiliriz. Bu tutum bir noktaya kadar anlaşılır bir durumdur.
Bir önceki sürece baktığımızda her iki tarafın kendi tabanını “özne” olarak gördüğünü ve geniş katılımlı bir “çözüm” süreci olarak duyurduğunu, ancak aslında Türk devletinin böyle bir niyetinin olmadığını, tek amacının Kurdistan özgürlük hareketini tasfiye ve Kürtlerin bütün kazanımlarını (Kurdistan’ın her parçasında) yok etmek olduğunu, 1915 yılını bir milat kabul ederek günümüze kadar gelmek istediğini, bugünden geçmişe bakarak görebiliyoruz. Elbette bunu o gün de görenler vardı ama kalabalığın alkışları arasında kaybolup gittiler. Günümüzde ise farklı bir süreç izleniyor. Sayın A.Öcalan dünya tarihinde daha önce izlenmemiş bir yöntemle başlangıç yaptı. Bütün benzer savaşlarda (çoğunlukla) önce ateşkes sağlanır, görüşmeler sürer ve anlaşma sağlandığı takdirde silahlar bırakılır, örgütsel yapının askeri ağırlığı kaldırılarak siyasi yönü öne çıkarılır ve toplumsal alana katılım sağlanırdı. Bununla beraber karşılıklı yüzleşme, hesap verme, askıya alınan hakların iadesi ve mücadele edenler hakkındaki tüm hukuksal kararların sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılması gerçekleştirilirdi. Ancak bu sefer süreç sondan başa doğru işletildi ve bir anlamda Türk devletinin gerekçeleri elinden alınmış oldu. Fakat görüyoruz ki, Türk devleti bir gerekçe peşinde değil. İstediği gerekçeyi zaten sürekli üretiyor.
Ortak bir tanımın halen olmaması bir yana, Türk tarafının kullandığı “Terörsüz Türkiye” gibi onur kırıcı tanımı unutmadan, diğer taleplerine bakarsak tek istedikleri Kürtlerin kazanımlarının her yerde “tasfiye” edilmesi. Kurdistan, Avrupa, Türkiye veya neresi olursa olsun. Hiçbir yerde örgütlü bir yapı ve bilinçli bir Kürt olmaması tek hedef olarak öne çıkıyor. Gerisi kolay. İnkar ve imhaya dayalı yeni bir yüzyıla imza atılması ve bir daha bir isyanla karşılaşılmaması için ne gerekiyorsa yapılması … Bu düşünce daha önce defalarca tekzip edildi. Başka ülkelerde başka direniş hareketleri nasıl yok edilemediyse Kurdistan direnişi de yok edilemeyecek. Buna ne Türk devletinin, ne de başka bir yapının gücü yeter. Özgürlüğe giden yolun mücadeleden geçtiğini kavramış, bu uğurda evladı dahil olmak üzere her şeyini vermiş bir halkın yüreğinde atan ülke ve özgürlük damarını kim yok edebilir? Türk devleti süreci uzatmaya dayalı bir politika izliyor.
Birincisi ve en önemlisi Rojava kazanımlarının yok edilmesi ve statü kazanmasının engellenmesi, ikincisi Kurdistan özgürlük hareketinin elde ettiği her mevzinin parçalanarak işlevsiz hale getirilmesi ve büyük bir tasfiyeye dayalı olarak yönetim ve savaşçı kitlesinin esir alınmasıyla birlikte dayandığı tabanın da umutsuzluğa mahkum edilmesinin ardından dünyaya şu mesaji vereceklerdir:” biz büyük Türk devleti olarak haklı bir direniş örgütlenmesini haksız konumuna düşürdük ve dağıttık. Böylelikle tüm sömürgeci devletler bizi izleyebilirler.” Ama ne dünyanın değiştiğinin, ne Kürt halkının yüzyıl önceki bilinç düzeyinde olmadığının, ne de Kürt halkının direnişten başka bir yolunun olmadığını öğrendiğinin farkındalar. Kürtleri kendi çürümüş, dökülen ve gerçek dünyada sadece faşizmle eş değer bir yerde karşılığı olan ama insani değerler dünyasında karşılığı olmayan bir devlet ve cumhuriyete hapsedeceklerini sanıyorlar.
Elbette tehlike geçmedi. Kazanımlar her an saldırıya uğrayabilir. Uluslararası koalisyon veya başka devletler önce kendi çıkarlarına bakarlar. Bir kaç milyar dolar uğruna Rojava’nın Türk devletine kurban edilmesi umurlarında bile olmaz. Erdoğan ve Trump’un son görüşmesine bakarak alınan iznin her anlamda kullanılacağına hazır olmak gerekir. Türk devletinin “barış ve demokrasi” düzeyine gelmesi görüşmelerle değil, toplumsal kabulle olacaktır. Bu genel anlamıyla her toplum için geçerlidir. Ancak Türk toplumsal yapısı Roma geleneğinden beri tepeden aşağıya örgütlenmiş bir yapıdır. Değişim ve dönüşüm N. Tandoğan’ın deyişiyle:” Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse, onu da biz getiririz, size ne oluyor?” devletin kararı neyse, o olur.
Bu bağlamda devlet demokratikleşme amacında değil. Erdoğan ve Bahçeli böyle bir dünya görüşüne sahip değiller. Umuda bulanmış sözleri söyleyerek zaman kazanmaya çalışan bir iktidar var. Tutsaklar, kayyımlar, işgal bölgeleri, ana dil eğitimi gibi temel hakların dile getirilmesi bir yana, her geçen gün hapishane çemberi daha da genişliyor. Sayın Öcalan üzerindeki tecridin gevşetilmesi gibi şimdilerde görünür olan ve bir lütuf gibi sunulan kısmi hakların bir anda ortadan kaldırılmasının önünde hiçbir engel bulunmuyor. Atacakları adımları mart ayında “umut hakkı” ile başlayarak atacaklardı. Yılı devirdik ama karşımıza geçip iğreti suratlarıyla laf cambazlığı yapmaktan başka bir hünerlerini göremedik. Ayrıca ortada eşit düzeyde bir yaklaşım yok. Ne demek “umut hakkının” dile getirilmesi, bütün tutsakların bırakılması gerekmiyor mu? Ormanları, arazileri, çocukları ve kadınları, rüşvet ve uyuşturucu ağları ve dökülen devlet yapısı önümüzde dururken ve bütün bir Türküm toplumu buna ses çıkarmazken hangi hassasiyetten bahsediyorlar? Katledilen direnişçilerin kemiklerini alıp utanmadan kaldırım taşı yaparak her gün çiğnemeyi sindiren bir toplum bu. idam edilen Ermeni direnişçinin kemikleri yerine köpek kemiklerini ailesine gönderen bir devlet bu.
Ne sorunun tanımında, ne çözüm yolunda, ne de adımlarında ortak bir noktada bulunmak zor. Diyalektiğin gereği iki çelişkiden biri aşılacaktır. Aşılacak olan, statükoyu muhafaza eden Türk devletidir, yeniyi temsil eden Kürtler değil.
Castro savunmasının bir yerinde şöyle der:” Bu savaşı biz kazanacağız, çünkü; bizim sinirlerimiz daha güçlü .” Bunca zulümden geriye inat, ısrar ve onurun koruduğu direniş kaldı, elbette korunacaktır.










