Ali Engin Yurtsever: İktidar ve Muhalefet Çelişkisi

Yazarlar

Diyalektik materyalizmin yasalarından biri de “zıtların birliği” yasasıdır. Bu yasa, doğada ve toplumdaki değişimin motoru görevini görür. Sürekli mücadele içinde olan karşıtların değişimini ve dönüşümünü belirler. Bu aynı zamanda sonsuzluğa uzanan bir döngünün de eylemcisidir. Nesnelerin içindeki zıtlıkların mücadelesi, hem o nesneleri değişim ve dönüşüme zorlar hem de geçtikleri bir üst aşamada yeniden kurulacak olan bir zıtlığın varlığını ve mücadelesini haber verir.

Doğada ve toplumda “zıtların birliği”ni reddeden ve bunun yerine sürekli olarak varlığını koruyacak bir “uyum” ve sakinlik öngören düşünce bütünselliği, eğer kendini “sol”da değerlendiriyorsa “ütopik” bir sol anlayış; eğer “sağ”da değerlendiriyorsa bulunduğu yerden topluma seslenen bir sağ anlayıştır. Çünkü zıtların birliği sadece sol politik düşüncenin teori dünyasında kendine yer arayan bir gerçeklik değil, hayatın her alanında varlığını gösteren bir gerçektir. İki karşıt görüşün varlığını kabul etmek için gündelik hayatımıza bakmamız bile yeterlidir. Örneğin yeni alınan bir ayakkabı hem “yeni”dir, çünkü hiç giyilmemiştir; ama hem de “eski”dir, çünkü giyildiği anda eskimeye başlamıştır. Kapitalizmin (şimdilik) zaferini ilan ettiği ve toplumsal sınıflar arasında süren mücadelede elinde bulundurduğu iktidarını koruyabilmek için kullandığı mücadele araçlarından biri olarak karşımıza çıkan gerçeklik; karşıt görevini gören muhalefetin asli niteliğinin içini boşaltmak ve onu kendine benzetmeye çalışmasıdır. Elbette bu süreçler bu kadar basit değildir; kendi içinde sayısız iç ve dış çelişkiyi ve geçiş süreçlerini de barındırmaktadır.

Dünya genelinde birbirine geçmiş ve sınırlarını korumakta zorlanan bir mücadelenin, kalın ama güçsüz zincirlerle kendine bağladığı toplumsal kitleler, işte bu belirsizlik hâlinden kaynaklı olarak kendi çıkarlarının mücadelesini örgütlü bir şekilde yürütmekte zorlanıyor ve elde ettikleri kazanılmış hakları birer birer kaybediyorlar. Kendi bağrından çıkan ve kendi ürünü olan bu örgütsel yapılar, açıktır ki mücadele silahını aldığı teorik ve pratik alanı savunan düşünceyi korumakta zorlanmaktadır. Dünya genelinde uzun süredir devam eden bu gerileme, sorunun bir kısmının kendinden kaynaklandığını kabul etmekte zorlanmakta ya da bunu genel geçer kavramlarla ifade etmektedir.

Oysa soru önümüzde net bir şekilde duruyor: Günden güne yoksullaşan insanlar, buna rağmen neden bu yoksulluğu kendilerine dayatan kapitalizme (ya da nasıl tanımlanıyorsa ona) karşı var olan muhalefete katılmıyor? Neden bu kurtuluşu sağlayacak olan “sol” düşüncenin alanına girmekten imtina ediyor? Ve neden mevcut örgütsel yapılar inandırıcı olamıyor?

     Soruyu kendi cephemizden de şöyle sorabiliriz: Bu kadar insan toprağa düştü, gazi oldu; zindanlar, sürgünler ve daha birçok zorluğa rağmen onlarca yıl süren güçlü mücadele anlayışı neden günümüzde zayıfladı? Toplumsal kitleler neden kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmayı bir anlamda suyun akışına bıraktı? Bu mücadelede kendi iç iktidarını elinde tutan yönetimlerin bu anlamda bir sorumluluğu yok mu? Sorunun tahlili, mücadele araçlarının belirlenmesi, amaçların netliği ve dünyayı ve hayatı kavrayacak yeterli bilgi birikimine sahip bir yönetim kadrosu, bu sıkışmışlıktan kurtulmayı nasıl hedefliyor? Muhalefet örgütlerinin inandırıcılığının yitirildiği bir süreç bu. Gerçek anlamda iktidarları zorlayan örgütsel yapılar çok az sayıda ve onlarca soruna karşı ancak sınırlı bir mücadele yürütebiliyor. Ancak kitleleri arkasına alan güçlü bir rüzgâr henüz oluşmuş değil.

Erdoğan iktidarı uzun yıllardır siyasal konjonktürün kendisine sağladığı tüm olanakları kullanarak ilerliyor. Kitlelere ideolojik olarak verebileceği tek şeyi verdi: zamana yayılan bir yoksullaşma ve buna bağlı olarak da toplumsal çürüme. Bunu destekleyen otoriter yönetim anlayışı, yolsuzluk iddialarının artması, muhalefetin “yerli ve milli” hâle getirilmesi (yani itirazın yalnızca teorik düzeyde tutulması) ve geleceğin daha iyi olacağına dair oluşturulan umut algısıdır. Ancak toplumsal curumeye baslamis bir devlet ve halkın yeni döneme ilişkin bir iradesinin olması gerekir. Bu iradeyi göremiyoruz.

Var olan partilerin hiçbiri gerçek anlamda bir muhalefet görevi göremiyor. Gündem yaratmak yerine kendilerine dayatılan gündemin parçalarıyla mücadele ediyorlar. Gerçek anlamda muhalefet görevi üstlenmesi beklenen DEM Parti ise muhtemelen “Kürt sorunu”nun çözümünü sağlama gerekçesiyle sokaklara inmeyi, ekonomik ve siyasal baskılara karşı etkili bir direniş hattı oluşturmayı yeterince yerine getiremiyor; çünkü partiye ve tabanına bir “umut” sunulmuş durumda. Ancak DEM Parti programı ile bir “Turkiye” partisi oldugunu ifade ediyor. Bu bağlamda sadece kuzey Kurdistan’da degil, ayni zamanda Türkiye’nin ekonomik sorunlarına da çözüm üretmek zorundadır. Bu adim devletin DEM Parti’yi icine koydugu çerçeveden de çıkacak, Türkiye halkıyla bir kopru kurmasini saglayacaktir. 

Ayrı olarak ele almak gerekir: DEM Parti eleştirisi, ayrı ve meşru bir zeminde yapılmalıdır; ancak bu eleştiri düşmana hizmet eder bir noktaya taşınmamalıdır. Son günlerde haksız şekilde yapılan bazı saldırılar, “bindiği dalı kesen” bir görüntü vermektedir. Elbette kendimize sormamız gereken sorular ve yapmamız gereken eleştiriler vardır. Örneğin: İki dönem kuralı neden bazıları için uygulanmıyor? Uzun yıllardır aynı konumda bulunan ama pratikte ilerleme sağlayamayan kişiler neden vazgeçilmez oluyor? Mevcut ekonomik ve siyasal sorunlara karşı neden daha kapsamlı adımlar atılmıyor ve neden mesele çoğunlukla yalnızca “Kürt sorunu” bağlamında ele alınıyor? Ekonomik sorun sınıfsal mıdır ve çözümü nasıl olacaktır? Eğer iktidarın bu sorunu çözme kapasitesi varsa neden çözüm için zorlanmıyor; yoksa neden alternatif bir çıkış yolu sunulmuyor? Bunlar içeriden yapılması gereken eleştirilerdir. Ancak dışa karşı ortak bir savunma hattı oluşturmak da ayrı bir gerekliliktir.

      Hâlen “terörsüz Türkiye” söylemini dile getiren, tüm hesaplarını Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi üzerine kuran bir iktidar ve devlet, aşılması gereken bir “çelişki”dir. Eğer bu çelişki aşılamıyorsa, o hâlde onun bir parçası hâline gelmeye başlanmış demektir. Bu durumda çelişki, kendisini aşacak başka bir çelişkiyi doğurur. Çünkü diyalektik bunu gösterir.

 

İlginizi Çekebilir

Kürdistan Bölgesi’nin statü miladı: 688 sayılı BM kararının üzerinden 35 yıl geçti
Haaretz: Yeni bölgesel düzende ‘Daha az Amerika, daha çok Türkiye’ etkisi

Öne Çıkanlar