Çözülmesi istenmeyen bu nedenle çeşitli gerekçelerle görmezden gelinip ertelenen ve başka gündemlerin arasında boğulmak istenen her sorun, tıpkı bir mayalanma süreci gibi kendi içinde sürekli büyür ve günü geldiğinde masallardan çıkmış, zaptedilemeyen korkunç bir canlı gibi sahneye çıkar ve gömülmek istenmesinin hesabını ürkütücü bir şekilde alır. O güne kadar yerleşik tarihi, ekonomik ve politik tüm kuralları yerle bir eder. kendi koşullarında yarattığı ne varsa onu dayatır. Bu değişime hazır olan ve ayak uyduranlar yeni dönemin “öznesi”dir, geri kalanlarsa birer “nesne” olarak ya tarihe gömülür, ya da gittikçe silikleşerek yaşama tutunmaya çalışırlar.
Rojava, işte böyle bir “özne” olarak daha tamamlanmasa bile tüm görkemiyle tarih sahnesine çıkmaya devam ediyor. Bundan 20-25 yıl öncesine kadar sadece başta Türk devleti olmak üzere diğer sömürgeci devletlerin de değil, Kürtlerin de gündeminde fazla yer almayan bir noktadaydı Rojava. Kimlikleri bile olmayan, diğer parçaları gibi bölünmüş Kurdistan’ın yok edildiği sanılan en küçük parçasıydı. Ancak tarihin en barbar, en kan dökücü ve en vahşi örgütlenmeleri arasında Cengiz Han’dan sonra geldiği kabul edilen DAİŞ çetesinin birer birer dize getirerek ele geçirdiği yerleşim yerlerinde sıra Kurdistan’a geldiğinde o yok sayılan, ertelenen ve tarihe adı kaybedenler arasında geçen Kurdistan’ın yiğit insanları önce bu çeteyi durdurdular ve sonra sadece kendi topraklarından değil, başka topraklardan da kovdular.
Öyle ki “sarı mekap” DAİŞ çetesinin ve destekleyip savunanların korkulu rüyası oldu. Muzaffer bir komutan edasıyla tarihe konuştuğunu sanarak “…Kobane de buyrun düştü, düşüyor” diye ahkam keserek ve Türk devleti adına konuşan Erdoğan aslında o konuşmanın sonun başlangıcı olduğunu henüz anlayamamıştı. Elbetteki bu direnişi destekleyen başka devletler de vardı. Kısaca “koalisyon” diye adlandırılan uluslararası destek hem direnişin büyüklüğü, hem de kendi çıkarları açısından SDG yapılanmasına maddi desteğini sundu. Ancak ödenen bedelin sahibi Kürtlerdi. Kapitalist barbarların medyasına bakarsak zafer onlarındı, oysa sadece petrol kuyularının geliri onların gündemiydi, Kürtlerin direnişi veya hakları değil. Elde edileni herhangi bir gücün himayesine bağlamak binlerce şehit, gazi ve direnişçiyi görmüyor demektir. Daha da ötesi yok i̇deolojik olarak devrimci bir çizgide değildir demektir.
DAİŞ çömezi Colani vekaleten durduğu yerde bir halk direnişinin mücadelesi sonucu durmadığını cok iyi biliyor. Bir yanıyla Türk devleti, diğer yanıyla İsrail’den başlayarak bir çok devletin icazetiyle bir anda elde ettiği başkanlığın, yine aynı şekilde bir anda elden gideceğini iyi biliyor. Suriye’nin merkezi ve tek bir devlet olarak yönetilemeyeceğini Colani başta olmak üzere sahada olan her devlet ve yapı da biliyor. Ama tek merkezi bir devlet olarak devam etmesini savunan Türk devletinden başka yok. Elbette onlar da farkında ama yeni Osmanlıcılık ve güncellenmiş misak-i milli politikası gereği Suriye’de Kurdistan bölgesinde işgal edilmiş alan kazanıp bunu da yeni Orta Doğu haritasında kalıcı hale getirmeyi düşündüklerini saklamıyorlar. Efrin’den başlayarak işgal ettikleri alanda prototip bir devlet yapısı kurmaya çalışıyorlar. Ana devleti ayakta tutmak için sadece baskı ve zulmü kullanıyorlar, yenisini demokratik şekilde mi kuracaklar?
Kurdistan’ın her parçasında inkar edilmez bir bilinç gelişiyor. Eşit düzeyde olmayabilir ama bir vatan bilinci cok daha güçlü bir şekilde geliyor. Bu, Rojava’nın tüm Kürtlerin göz bebeği olduğunu da bir anlamda gösteriyor. Öyle bir kaç devletin birleşerek Türk devletine göz yummasının gerçekliği yoktur. Belki kısa vadede olabilir ama, uzun vadede olmayacaktır. Daha taşlar yerine oturmadı. Bu nedenle Türk devleti gündemde olan süreci varla yok arasında tutuyor. Zamana yayarak Rojava’da elde edilecek olan bir statüyü engellemeye çalışıyor. Bir anlamda güneşin doğuşunu engellemeye çalışıyor.
Enerji yolu Hindistan’a kadar uzanacak. Güçten düşürülmesi gereken Çin, Rusya ve bütünlüğünün bozulması gereken Iran var. Henüz Lübnan, Suriye ve Irak tam anlamıyla kapitalist devletlerin istediği bir şekle bürünmediler. Yüz binlerce i̇nsanın ölümü göze alınarak buralar paramparca edilecek. Garip bir şekilde “terörsüz Turkiye” atesiyle kıvranan Türk devleti, nedendir bilinmez Kürtlerin her yerdeki örgütlü yapısının dağılmasıyla Orta Doğu ateşinin sönmesini bir tutuyor. Kürtler siyasi ve askeri olarak dağıtılıp, katledilmeye hazır hale getirilecekse ve katledilecekse Türk devleti gerçekleşecek bu durumla nasıl bir kurtuluş sağlayacak? Herhangi bir akıl ürünü olabilir mi; Kürtlerin zayıflamasının İsrail’e karşı koz olarak kullanılacağı politikasının uygulamaya konulacağına inanmanın?
Güç dengesi kapitalizmden yana. Coğrafyanın yakılıp yıkılmasının önünde bir direniş hattının oluşturulması çok zor görünüyor. Dünya genelinde sadece Orta Doğu değil, bir çok yerde, bir çok şey için bir direniş gelişemiyor. Direnişi geliştirecek sol ağır darbeler aldı, yetmediği gibi kendi içinden de ağır saldırıya uğruyor.
Bin yıldır katledilen Kürtler, toprakları alınan, kültürleri talan edilen binbir türlü zulümle sınanan bir direnişin çocukları şimdi geri dönüyorlar. Bin yıllık birikmiş bir kötülük silsilesinin intikamı alınmak zorunda. Hiçbir halk yarasının sarıldığını görmeden barışamaz, bu maddenin doğasına aykırıdır. Çözülmeyen, gömülen sorunların daha sonra dirilerek, daha büyük bir şekilde geldiğini bir kez daha göreceğiz. Bizi bekleyen huzur ve kendine ait bir hayat, karşı tarafın kabusu olacak, olsun.










