Rojava; insanlığın kanayan vicdanı olmaya devam ediyor. Rojava; günümüz dünyasında iyiler ve kötüler, haklı ve haksız ve doğru ile yanlış arasındaki savaşın bir yansıması olarak tarihi öneme sahip bir noktada duruyor. Rojava bir öncekine benzer bir şekilde ağır bir saldırı altındayken ateşkes anlaşması imzalandı. Ancak sevinmek için henüz erken, hem de çok erken. Her an bozulabilme tehlikesini hiç unutmayalım. Orta Doğu’da henüz taşlar yerine oturmadı, önümüzdeki uzun yıllar boyunca da oturmayacak. Hiç şüphesiz pratik anlamda söz ve karar sahibi olanlar tarafından yapılan hatalar ve edinilen kazanımlar ve kayıplar gerçekçi bir yöntemle masaya yatırılıp incelenecektir. Çünkü bir daha yaşanmaması gibi bir hedef önümüzde duruyor.
Rojava devrimi i̇deolojik olarak öz yönetime dayanan, devlet tarzı yönetimi reddeden ve ilgili coğrafyada yaşayan halklar, kimlikler ve inançların özgürlüğüne dayanan bir devrimdi. Her devrim gibi iktidar ele geçirildiği andan itibaren daha da görünür bir şekilde başladı ve ilerledi. Ancak Türk devleti destekli kravatlı yeni DAİŞ saldırıları başladığında bu devrimin içinde yer alan Arap aşiretlerinin bazılarının karşı safa geçtiği görüldü. Geçmişte bir çok ülkenin devrim sürecinde bu durumlar yaşanmıştır, yeni değildir. Ancak bu duruma karşı bir hazırlık yapılmış mıydı, işte bu soru cevaplanması gereken bir sorudur. Çünkü ileride benzer durumlar yeniden gerçekleşebilir, bu bağlamda aynı sonu yaşamamak için hazırlık yapilabilir.
Karşı saldırıyı gerçekleştiren ve büyük oranda Türk devleti destekli bu çete-devletin halklara vereceği tek şey sömürgecilikle bezenmiş Orta Çağ karanlığından başka bir şey değildir. Ancak görünen gerçek şu ki; şimdilik Colani yönetiminin altında bir Suriye oluştu, bu oluşum (şimdilik) devam edecek ama uzun vadede kalıcı olması zor görünüyor. Yönetim anlayışının katılığı, Suriye’de var olan kimlik ve inançların özgürce yaşamasına engel görünüyor. Çünkü 1400 yıllık ve değişimi kabul etmeyen i̇deolojik bir sisteme sahip. Elbette uzun süredir devam eden “şeriatı yumuşatma” çalışması “Arap Baharı” adı altında bölgede S. Arabistan başta olmak üzere bir çok yerde kendini göstermiştir, bu nedenle Suriye’nin de bundan kendini kurtarması çok zor. Bu nedenle bu iki anlayış arasında yaşayacağı çatışma ister istemez kendi dışına da yansıyacaktır.
“Bugüne nasıl geldik” sorusunun cevabı şimdilik buradan çıkış yolunu gösterecek netlikte değil. Çünkü daha tam anlamıyla ciddi bir muhasebe yapmak için çok erken olduğundan dolayı bilemiyoruz. Ancak bulunduğumuz noktada bu soru ve cevap yerine önümüzde duran daha başlamamış savaşın kazanılmasının zorunluluğu duruyor. Aksi takdirde bütün Kurdistan’ın ağır bir saldırı sonucu teslim alınmasına yönelik stratejik bir saldırı planının kazanması ihtimaliyle karşı karşıyayız. Rojava devriminin gerçekleşmesini emperyalist uşaklığa! bağlayan devrimci! pratik şimdi de bu (geçici yenilgiyi) aynı gerekçeye bağlıyor. Muhtemelen tekrar kazanıldığında da aynı gerekçeye bağlayacaktır.
Oysa defalarca belirtildi; bir savaşta geçici ortaklıklar olabilir veya dağılabilir. Dünya devrim tarihi bunun örnekleriyle doludur. Önemli olan politik bir öngörüye dayanarak zamanını belirleyebilmektir. Belki “bugüne nasıl geldik” sorusuna bir ölçüde yanıt olabilen bir adımdır. Sayın Karayılan bu bağlamda bir soruyu dile getirmişti zaten. Bugün dağılan taktik ortaklıklar yarın yeniden kurulabilir, bu temelde hazır olmak gerekiyor. Diyalektik temelde yapılan bir analiz bizi bu sürecin Iran’a doğru giden yolda bir durak olduğunu gösterecektir. Suriye dosyası henüz kapanmadı. Irak ve İran süreci yakınlaştığı için geri cephe olarak ertelendi hepsi bu.
Filistin’e destek ve dayanışma eylemleri daha kitlesel ve daha bağımsız bir örgütlenme tarzında gerçekleşti. Filistinliler tarafından derinlikli bir diplomatik çalışma yürütülmedi. Bu konuda eksikliğimizi görmek gerekir. Neden aynı kitle Kürtlerle dayanışmaya yeteri kadar özen göstermedi, insanlığın vicdanı neden Kürtler için harekete geçmedi? Medyada sürekli yer alan ve kendilerini “dostlar” olarak adlandıran bireylerin rol modeli olarak önerdikleri Rojava saldırıya uğrayınca cılız bir sesle var oldular. Bütün dünyada yankılanan itiraz sesleri Kürtlere aitti. Oysa onca yıl Kürtlerin yönetim modeli üzerine söylevler verip toplantılar düzenlediler. Bunca yıl içinde kendi kamuoylarını oluşturabilirlerdi. Saldırılar başladığında en önde yürüyebilirlerdi, sadece bir kaç zayıf ses Kürtlerin direnişine katıldı. Bir kez daha gördük ki dünyanın acı gerçekliğiyle karşı karşıyayız; Bir Sartre yok. Konforlu alanlarından çıkmayıp Kürtlere övgü düzenler var.
Şimdi Irak ve Iran’a yönelik savaş için ABD-İsrail ile işbirliği yapacak olan Türk devletinin bu kriz dönemini kendi lehine çevirip işgal ettiği alanları genişletmesini beklemek hayal değildir. Bu ateşkes anlaşmasını sessizlikle karşılamaları onların memnun olduğunu gösterir. Ancak kolu kanadı kırık da olsa, Kürtler tam olarak ismi konulamayan bir statüye sahip oldular. İstenilen sonuç olmasa bile bir adım atıldı. Garantör olarak belirlenecek ülkelerin katılımı gerçekleşirse/sağlanırsa bunun ilerideki yansımasını olumlu olarak göreceğiz. Irak’ta gerçekleşecek kaos ortamından yararlanmak isteyen Türk devleti “Türkmen soydaşları” adına Kurdistan’ın güneyine de resmi olarak girip işgal ve ilhaka giden yolu açmaya çalışacaktır.
Yerin derinliğinde bin yıldır suskunluğunu koruyan bir fay hattının büyük bir gürültüyle kırılarak yeryüzüne çıkması gibi ortaya çıkan ulusal birlik isteği gösterdi ki “Kurdistan yek e.” Önümüzdeki dönem kırılıp parçalanmış ülkemizin yeniden birleşmesine giden yolun temel taşlarının döşenmesi gerektiğini göstermektedir. Engellemeye çalışan güçlerin bu yolda basıp çiğnenen birer taş olmaktan öteye başka bir vasıfları olmayacaktır.








