Ali Engin Yurtsever: Savaşın Yükselen Çekiciliği 

Yazarlar

           İktidarlar bir yandan barışın insanlık için ne kadar vazgeçilmez ve iyi olduğunu halklara anlatırken, diğer yandan da hem sürekli silahlanıyor, hem de kendi aldıkları kararlar doğrultusunda halkları savaşa sürüklüyor ve sayısız i̇nsanın ölümüne neden oluyorlar. Bu iktidarları seçenler de yine kendi halkları oluyor. Öyleyse insanlığın gelişim aşamasının henüz tamamlanmadığını söylemek yanlış olmaz. Elbette defalarca dile getirildiği gibi savaşların niteliği önemlidir. Bir savaşın amacı onu diğer savaşlardan ayırır.

Özgürlük, bağımsızlık, sınıf ve sömürgecilikten kurtulma savaşı veriliyorsa, o savaşlar kapitalizmin şemsiyesi altında çeşitli isimlerle verilen savaşlardan farklı ve değerlidir. Faşizme karşı, sömürgeciliğe karşı verilen savaşların yanlış olduğunu söylemek mümkün müdür? Her türlü sorunu barış yoluyla çözmeyi elbette istemek, zorlamak gerekir ancak hiçbir iktidar buna yanaşmaz. Bu nedenle dünya daha uzun bir süre savaşların egemenliği altında yaratılan kötülüklerin esiri olarak dönmeye devam edecek.

       Bir iktidarın egemenliği altında yaşayan bir halk, o iktidarı barış içinde yaşamaya zorlayabilir ve bu temelde başarılı olabilir mi? Tarihsel örneklere baktığımızda bu tür eylemlerin sonuc alıcı olmasa bile zaman zaman iktidarlara geri adım attırdığı dönemlerin olduğu gerçeğini görebiliyoruz. En yoğun olarak ikinci dünya savaşı sonrasında yükselen toplumsal hareketlerin gücüyle iktidarlar giriştikleri savaşlarda halklar tarafından geliştirilen mücadeleler sonucu rahat hareket edemez ve giriştikleri her savaşta da halkları ikna etmeye yönelik çabaları da elden bırakmamışlardır. Vietnam, Küba ve daha başka yerlerde bunun örnekleri mevcuttur.

Oysa 2000 yılını milat kabul edersek artık iktidarların veya devletlerin bir gerekçeye ihtiyaç duymadıkları ortada. Yapılan bir kaç resmi açıklamaya dayanarak savaş açıp sürdürüyorlar. Yakın tarihe baktığımızda ABD, Rusya ve İsrail tarafından açılan savaşların artık kanıksanması bir yana bir film sahnesi gibi izlenmesi gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu savaşlardan ayrı sömürgeci devletlerin sürdürdüğü savaş ise sürüyor. Barış elinin uzatılması bile onları durdurmuyor. Kapitalizmin uzun süreli savaş propagandası sayesinde günümüzde barış karşılıksız olmak bir yana çaresizlikle tanımlanan bir değersizlik kazandı. 

     Barış isteyenlerin yüksek bir insani değer içeren bu eylemlilikleri bir yana cevapsız bıraktıkları soru şudur: “Savaşın taleplerinin karşısına ne koyacaksınız?” Örneğin sömürgeci devletlere karşı sürdürülen savaşlara karşı barış içinde yaşamayı önermek, sorunu kan dökmeden çözmek anlamında bakacak olursak değerlidir. Ancak bu devletler savaş tavrından vazgeçmiyorlarsa barışa nasıl gelecekler? Savaşla kazanacaklarını barışla kazanmaları mümkün değil. Çözüm yolunu nasıl bulacağız? Sayın Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı temel görevi halklara yüklüyor. Bu teorik olarak doğrudur. Sonuçta halkların çıkarına olan bir davet içermektedir ve bu tür çağrılar kitleler tarafından sahiplenilmediği sürece güçsüz kalırlar ve bir süre sonra anlamını yitirirler.

Kürt halkının çeşitli yöntemlerle destek verdiği bu süreç aynı karşılığı Türk halkından göremiyor. Hatta siyasal alanda da karşılığı yok. Bir çoğumuzun değer biçtiği ve düne kadar en ağır hakaretlerle savaş yürütenlerin dile getirdiği parlak sözlerin etkisi yoktur. Somut adımlar atılmadığı sürece herhangi bir partilinin bir sözünün ne önemi olabilir? Tek somut adım Kürtlerden geldi. Parti, kongre topladı ve fesih kararı aldı. Aynı zamanda ateşkes ilan etti. Kongre tarihinden bugüne görüyoruz ki Türk devleti baskı ve savaş politikasından geri adım atmıyor. Çözümün nasıl olacağını henüz bilemiyoruz. Çünkü sorunun ne olduğu konusunda henüz hangi noktada buluşulduğunun bir açıklaması yapılmadı. Osmanlı’dan günümüze devlet sürekli olarak kendini güçlendirmek adına zaman zaman farklı politikalar geliştirdi. Düşman kabul ettiği her halka elini uzattı, yakaladığı anda da o eli omuzdan koparıp attı. Osmanlı’dan başlayarak cumhuriyet şeklinde yeniden örgütlenen devlet ne zaman çöküşe gittiyse bir değişim dönüşüm değil, günü kurtarma politikası geliştirdi. Bu yüzyıllardır böyle devam etti ve halen de ediyor. 

      Sayın Öcalan tarafından “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı olarak adlandırılan süreç, devlet tarafından ise onur kırıcı bir şekilde “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlanıyor. Gerekçe olarak da Orta Doğu’da değişecek olan sınır ve siyasi durumlara karşı tedbir almak deniliyor. Tedbir denilince de akıllarına gelen tek şey; bütün kimlik ve inançların kendilerini reddederek “Büyük Türkiye” şemsiyesi altına sığınmaları oluyor. Bu fırtınanın arifesinde demokratik, inanç ve kimliklere saygılı, anayasal güvence altına alınmış hakları düzenlemek gelmiyor. Süreci umut dağıtarak uzatıyorlar çünkü İran savaşının sonucunu bekliyorlar. Şam hükümetine de baskı yaparak özerk yönetim ile bağ kurmasını engellemek, özerk yönetimi “terör” seviyesinde tutmak istiyorlar.

     Umut iyidir ama gerçekçi olmak daha iyidir. Henüz Türk devletinin attığı bir adım yok. Geçmişe baktığımızda da attığı adımlar hep kendini tahkim etmek için atılmıştır. Kurdistan Özgürlük Hareketi adı, kimliği ve talepleri ile daha da görünür olduğunda Türk devletinin ne ölçüde yeni dönemi karşılayacağını göreceğiz. Ulusal ve sınıfsal sorunların çözülmediği bir dönemdeyiz. Çözülmediği için de bir üst aşamaya geçecek bir siyasal ve sosyal yönetim anlayışının yeşermesi zorluk içeriyor. Sorunun tanımı henüz değişmedi; bir toprak, kimlik, kültür ve hayatımızın işgali olarak tanımlanan sömürgeciliğin hakimiyetinin kırılması mücadelesidir bu. Türk devletine teklif edilen demokratik toplum önerisi asıl olarak kendilerinin dünya halklarının önüne geçmişin hesabını verip onurla çıkma önerisidir. 

İlginizi Çekebilir

İngilizlerin çoğu yeni bir referandumda AB’de kalmak için oy kullanmak istiyor
Ayşe Yıldırım: Kılıçdaroğlu’nun ‘Kayyım‘ Çarpıtması

Öne Çıkanlar