Dışarıdan bakıldığında dünyaya haykıran bir gürültüyle duyurulan ve Sayın Öcalan’ın tanımıyla “Barış ve Demokratik Toplum”, Türk devletine göre de “Terörsüz Türkiye’ye Geçiş” süreci adı verilen ama adı üzerinde de netlik sağlanmayan süreç şimdiye kadar ki gelişimine bakarak aslında sonradan kopacak fırtına öncesi bir “sessizlik süreci” olarak tanımlanabilecek bir noktaya geldi. Erdoğan’ın ABD’den dönüşü ve Sayın M. Abdi ile (DAİŞ temsilcisi) Colani arasında imzalanan anlaşmanın süresinin de aralık ayında dolacağını da göz önünde bulundurarak bu sessizliğin büyük bir gürültüyle dağılacağını yazmak kehanet olmaz.
Hiçbir siyasal veya sosyal durum karşılıklı iki cephenin sonsuza kadar berabere kalacağı bir anlayışla sürüncemede bırakılarak politik alana havale edilmez. Mutlaka taraflardan biri politik-askeri olarak gücü eline alacak ve diğer tarafa diz çöktürecektir. Çokça dillendirilen “onurlu barış, karşılıklı kazanmak, kardeşlik hukuku” gibi tanımlar tarihsel ve gerçeklik olarak yerine oturtmakta zorlanılan tanımlardır. Yazılı tarihe baktığımızda insanlığın yolculuğu sürekli olarak güce dayalı hakimiyetin belirleyiciliği üzerine devam ediyor. Örneğin Trump diğer ülke başkanlarını tesbih taneleri gibi önüne dizerken hukukun üstünlüğüne değil elindeki güce dayanarak hareket ediyordu. Hayatın şimdiki gerçekliği güç üzerine kurulu. Teorik olarak sınıf savaşımı bitip, devlet “sönümlenene kadar” bu gerçeklik ortadan kalkmayacaktır. Bu nedenle barış, adalet ve eşitliğin dile getirilmesi ayrı, yürürlüğe geçmesi çok ayrı bir durumdur.
Sürecin bir şekilde başka bir duruma evrilecek noktada olması en azından netlik sağlayıp, kitlelerin soru işaretleriyle dolu düşüncelerden sıyrılmasının önünü açacaktır. Devletin tüm propagandasına rağmen hiçbir adım atmayıp, beklentilerini sürekli yükseltmesi bir noktada açığa çıkacaktı; çıktı. Başından beri temel sorunun Rojava olduğu hep söylendi. Kürtlerin bir statüye sahip olmasının, başta Türk devleti olmak üzere sömürgeci diğer devletler açısından da “sorun terör sorunudur, bu nedenle güvenlik politikaları geçerlidir” savının çöküşü olacağı için engellemek zorundalar. Bugün Rojava’da sağlanacak bir statünün yarın diğer bölgelere de sıçrayacağını çok iyi biliyorlar. Ancak sorunun bir de uluslararası güçler açısından da şöyle bir önemi var: Kurdistan özgürlük hareketi sonuç olarak sadece sömürgeciliğe baş kaldırmış bir hareket değildir. Aynı zamanda sınıfsal olarak da ezilenlerin temsilcisi, kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü dünyada “sol” kimlikli bir isyan ve ekonomik-politik bir güçtür. Asıl boğmak istedikleri bu gerçekliktir.
Sınıfsal karakter taşıyan ulusal bir hareketin, ulusallığı aşıp diğer halklar ve ezilenlerle bir olarak yeni bir hayat kurmasını istemiyorlar. Kapitalizmin sonsuza kadar süreceğini kabul etmemizi dayatıyorlar. Kapitalizmin gölgesi altında adı ne olursa olsun bir sistemi onaylayacaklar yeter ki ezilenlere yeni bir dünyanın kapısını açmasın. Temel sorun budur. Kurdistan Özgürlük Hareketi özünde yoksulların, ezilenlerin, toplumsal üretimden payını alamayan ve bunlardan ayrı olarak sömürgeleştirilen bir halkın isyanıdır. Bu nedenle devrimci bir öze sahiptir, öyle de kalacaktır. Bu; kendisinin tercihi değil, zorunluluğudur.
Herkesin üzerinde anlaştığı konu: Rojava’nın statü sorununun önceliğidir. Kürtler açısından Rojava adeta bir göz bebeği. Oraya dokunulması, saldırılması bir “casus belli (savaş sebebi)” olarak kabul edilecek bir durumdur. Türk devleti eğer kuzeyde bir takım adımlar atarak Rojava’yı işgal edeceğini veya Colani aracılığıyla statüsüz bırakacağını sanıyorsa iyi bilmelidir ki Rojava’da ateşlenen kıvılcım Ankara’da yangına dönüşür. Hiçbir anlaşma veya güç Rojava’yı Kürtlerden alamaz. Erdoğan’ın ABD ziyareti ve görüşmeleri gösteriyor ki, geçici ve sürekli olarak bir izin almış, çoktan beridir hazırlandığı savaşın yoluna girmiştir. Asıl olarak bir senedir uzattıkları süreç bunu gösteriyor. Kürtlerin iradelerini Türk devletine teslim etmeleri, o da olmazsa Rojava’yı çeşitli ülkelerin desteğiyle ele geçirmeleri tek politikalarıydı. Bu yılın sonuna kadar bu sessizlik politik olarak tercih edilebilir ancak yeni yıldan itibaren artık Türk devleti Kürtlerle ne yapmak istediğine karar vermek zorundadır.
Oyalayarak sorunları zamana yayılan sorunlu bir ilişki haline getirmeleri geleneksel politikaları olup bunu başta Kıbrıs olmak üzere her yerde deniyorlar. Ancak tarih kendisiyle daha fazla oynanmasına izin vermeyecektir. Dünya değişiyor ve bu değişime ön ayak olan ise Orta Doğu. Bütün devletler sınır ve yönetim olarak değişirken Türk devletinin muaf tutulması mümkün mü? Hayat böyle bir özgürlüğü Türk devletine neden bahşetsin? Tam tersi bölgenin kangren olmuş ilişkilerinin hemen hemen hepsinde bu devletin parmağı var. Kürtlere dayatılan ve şu an sessizlikle karşılanan “hiçbir şey talep etmeden, her şeyden vazgeçin” onursuzluğu hiç kuşkusuz geri tepecek, hiçbir Kürt bunu kabul etmeyecektir. Bu nedenle İmralı’daki tecrit devam ediyor. Sayın Öcalan’a dayattıkları teslimiyetin karşılığını alamadılar. En geç haziran 2025 tarihinde tamamlanacak diye sunulan süreç bu nedenle halen belirsizliğini koruyor. Kürtlerin onca çağrısına rağmen “üç maymun” rolünü oynamayı devam ettiren bir anlayış var.
Müzakere sürecini başlatmamak için veya başlatıyor gibi görünüp zamana yaymak için çeşitli yöntemler bulabilirler ama çözümden kaçtıkları her gün, ileride karşılaşacakları sorun daha da büyüyor olacaktır. Kabul edilmesi gerekir ki Türk devletinin sadece Kürtlerle sorunu yok. Sosyal ve siyasal sorunları da var, çürümüş, ahlaksızlığı, yalan ve hırsızlığı bayrak edinen bir toplumsal yapısı da var. Bunu aynı zamanda Kurdistan’a da taşıyorlar. Bugün Kurdistan’da uyuşturucu, adi suç patlaması ve siyasallıktan uzak yaşanan hayatın temelinde Türk devletinin müdahalesi ve Kürt siyasal hareketinin müdahalesinin gecikmesi yatıyor.
Geçici zaferler kazanabilirler. Ama son söz Kürtlerin olacak ve tarihin sayfaları o son sözü sonsuza kadar “son zafer” olarak yazacaktır. Uzun süredir bir sessizliğin içindeyiz. Yakındır o sessizliğin büyük bir gürültüyle yırtılması ve duyulacak “bijî serxwebûn” sesinin dünyayı sarsması.










