Ali Engin Yurtsever:  Sürecin Adında Anlaşma Oldu Mu?..

Yazarlar

         Aylardır gündemde Kürtler açısından önemli bir yer tutan “süreç” devam ediyor. Ilk zamanlarda basına sızan bilgilere baktığımızda şubat ayında silahsızlanma çağrısı, mart ayında umut hakkı ve en geç haziran ayında da tutsaklar, sürgünler ve savaşçıları kapsayacak şekilde bir yasa düzenlemesi yapılacağı noktasında anlaşıldığı söyleniyordu. Devamında ise demokratikleşme adımlarının atılacağı, böylelikle de başta Kürt sorunu olmak üzere siyasi olarak yaratılan sorunların sonuçlarının nedenleriyle birlikte ortadan kaldırılacağı ifade edilmişti.

Ancak teori ve pratik arasındaki uçurum burada da kendini göstermekte gecikmedi. Her şeyin kağıt üzerinde veya düşüncede planlandığı gibi gerçekleşmeyeceği ortaya çıktı. Türk tarafı kabul ediyor gibi görünse bile yüzeysel açıklamaların ötesine geçmedi. Yapılan bir kaç açıklama, ne gibi bir yetkiye sahip olduğu belli olmayan yasadışı bir komisyonun kurulması, “dostlar alışverişte görsün” mantığıyla yapılan toplantılarda bile dizginlenemeyen ırkçılığın yansıması olarak Kürtçe konuşulmaya tahammül edilememesi, siyasi partilerinin aldıkları tutumlar, Türk tarafının toplumsal alanına ilişkin hiçbir çalışmanın yapılmaması, sürecin, halkın dikkatini bile çekmeyecek düzeyde olması, akademik çalışmaların eksikliği, medya alanında karşılıksızlık…

Uzayıp giden bir liste var. Ama görünürlüğe baktığımızda ise kalemlerinden ve dillerinden bal damlıyor. Tek değişiklik ise sayın Öcalan’a takılan hakaretamiz sıfatların (şimdilik) kullanılmaması, görüşme olanaklarının kısmen sağlanması oldu. Bunun dışında “Türk cephesinde yeni bir şey yok”, varsa eğer “illegal” olduğundan dolayı görünmüyor. Oysa Kürtler en başta güvence olarak kabul ettikleri silahlı yapının feshedilmesini, silahların yakılmasını, merkezi yayın organının kapatılmasını kabul etmiş, kendisinden istenen sayın Öcalan’ın çağrısına uygun olarak adımlar atmıştır. Kurdistan Özgürlük Hareketi elinde esir olan MİT üyelerini (hastalıktan dolayı hayatını kaybeden ve yaşayan) teslim etmiştir. Kürt tutsaklar ise tahliye hakları olsa bile edilmemektedir. Şimdi devletin ayak sürdüğü dile getiriliyor. Elbette henüz bir muhasebe yapılacak noktaya ulaşılmadı. 

       M. Uçum, sürecin adını “geçiş süreci” olarak belirledi. Bu tanımlamayı nevi şahsına münhasıran mı yaptı yoksa Türk tarafının ortak açıklaması mı bilinmiyor. Çünkü başından beri sözcülerin anlaşılır ve açık açıklamaları yerine yetkili görünümlü kişiler tarafından açıklamalar yapılıyor ve bizler de satır aralarından bir şeyler çıkarmaya çalışıyoruz. Bu kadar sürede adını nihayet koyabildilerse bir ilerleme mi, yoksa bir lütuf mü kabul etmek gerekir belli değil. 

     Demokrasi, insan hakları, barış gibi kavramlar mükemmel olmasa bile şimdilik toplumsallıklar açısından kabul edilen değerlerdir. İnsanlık tarihinin yolculuğunun bu noktası ödenen bedellerin karşılığında ulaşılan bir noktadır. Ancak bunların anayasa ve yasalarda yazılı olması benimsendikleri anlamına gelmiyor. Bu değerlerin temsil edildiğine inanılan Avrupa’ya baktığımızda bile temel olanın sınıfsal çıkarları korumak olarak geliştiğini görüyoruz. Elbetteki bu sınıfsal çıkar: Hakim sınıf olan burjuvazinin çıkarını temsil ediyor. Türk devletinin bu değerleri benimsemesi bir yana, ne olduğunu bile henüz kavrayabildiğini söyleyemeyiz. Sayın Öcalan’ın adımı bu değerlerin benimsenmesi ve işlerlik kazanması için ileri bir adımdır. 

     Sürecin bir yansıması henüz görülmedi. Devlet konuşuyor gibi yaparak ilerlediğine inanmamızı istiyor. Oysa çok basit: esir tutsaklar hemen bırakılmalı, bütün siyasi ceza davaları sonuçlarıyla birlikte düşürülmeli, Kurdistan’da işgal edilen yerlerden hemen çıkılmalı, öz yönetim olanağı ve ana dil eğitimi sağlanmalı ve en önemlisi Kürtlerin hükümranlık hakları kabul edilmeli. Bunlardan hiçbirinin yapılmadığı bir barış olabilir mi? Türk halkının hassasiyeti dikkate alınarak ağır ağır gitmek gerektiğini düşünen varsa; on binlerce insanını toprağa veren, işkenceler, zindanlar, sürgünlerle sınanan, yerinden yurdundan edilen, kültürü, dili, kimliği ve vatanı yağmalanan Kürtlerdir, Türkler değil. Hassasiyet gerekiyorsa Kürtlere karşı hassas olunmak zorundadır. Bu nedenle ne yapılacaksa ertelenmeden yapılmalıdır.

Ancak yapılmayacak, bunu her geçen gün daha net olarak gösteriyorlar. Sürekli zamana yayarak ve her gün dile getirdikleri basit bir iki konuyu ilerleme ve çözüm diye göstererek önümüze sürüyorlar. Çünkü açıkça dile getirilmeyen gerçeklik: Rojava’nın geleceğidir. Rojava Kürtlerin göz bebeği konumundadır. Savunulması ve statü kazanması için ödenen bedeller bir yana, yeni bedellerden de kaçınılmayacağı defalarca ilan edildi.

        Türk devleti gerek dışarda, gerekse içerde Rojava yönetiminin bir teslimiyet içinde davranarak, HTŞ’ye bir anlamda DAİŞ’e bağlanmasını istiyor. Bir “hami” olarak davranmak istiyor. Kürtler kendi kendilerini yönetemeyecekse, bir “hami” gereklilikse, onca bedel boşuna ödenmiş demektir. Bütün ekonomik-politik veriler sadece Türk devletinin değil, neredeyse bütün devletlerin bir savaşa hazırlandığını gösteriyor. Bu gerçekliğe aldırmayıp farklı adımlar atılmasını istemek bir anlamda kaybetmeye doğru giden bir yolun adımlarıdır.

Rojava bölgesinde bulunan işgal edilen yerlerin açıklaması var mı, buraları terk etmek gibi bir irade gösterdiler mi, ya Güney Kurdistan’da işgal edilen yerler? Ama Maxmûr kampının ve savunma tünellerinin boşaltılmasını istiyorlar. Açıkça Türk devletinin adım adım uyguladığı plan göstermektedir ki; Misak-i Milli güncellenerek sürüyor. “Geçiş süreci” dedikleri talepleri karşılansa bile yenilerini ileri süreceklerdir. Amaç; bu süreci zamana yayarak içini boşaltıp Kurdistan özgürlük hareketini imha etmek. 

         Komisyonun bir anda dağıtılmasının önünde bir engel var mı, yasal olmayan bir komisyon hangi yetkiyle hareket edecek? Örneğin bu komisyon ile herhangi bir şekilde oluşmuş bir komisyon arasında yasal bir farklılık var mı? Mecliste olmasına anlam yükleniyor. Bir anlam yüklenecekse, yasa çıkaracak gücü varsa anlam yüklenebilir. 

      Bir şeye inanmak iyidir. Çoğu zaman ilerici adımlar atılmasının önünü açar. Ancak gerçekliğe inanmak çok daha iyidir. İnandığımızı gerçek sanmak gibi bir adım atıyorsak o adımın bedellerini de hesaplamalıyız. Çünkü pratik teoriyi çoğunlukla yalanlar. 

İlginizi Çekebilir

Behice Feride Demir: Rojava ve Cogito Ergo Sum
Mecit Zapsu: CHP’ye Yönelik Operasyonlar; Hepimizi İlgilendiriyor

Öne Çıkanlar