Ali Engin Yurtsever:  Sürecin Anayasa Bölümü 

Yazarlar

        Kısa bir süre sonra, halen tanımsızlığını koruyan “süreç” birinci yılına girerken ve geriye dönüp baktığımızda somut olarak önümüzde duran tek şeyin; Kürtlerin attığı adımlar olduğunu görüyoruz: Partinin feshedilmesi, silahlı mücadelenin sonlandırılması, merkezi yayının (gerekçesi belli olmamasına rağmen) kapatılması gibi. Türk devleti tarafına baktığımızda ise “terörsüz Türkiye, büyük devlet, şahlanan yüzyıl” gibi içi boş, gerçeklerden kopuk ve Kürtleri ve temsiliyetini hakaret ve küçümseme ile anan ifadeler dışında bir şey yok. Beklentilerinin bitmemesi ise ayrı bir konu. Rojava özerk yönetimini de dahil edip ellerindeki (neredeyse sapan da) dahil olmak üzere her şeyi istemeleri ve barbarlardan oluşan HTŞ’ye entegre olmalarını ve Avrupa’da bulunan demokratik ve yasal Kürt örgütlerinin dağıtılmasını istemeleri de dikkate alınmalıdır. Amaçları net olarak direnen örgütlü Kürtleri de geçip bütün Kürtlerin teslimiyetini dayatmalarıdır. Diğer süreçlerden farklı olarak açıkça hiçbir taahhütte bulunmamaktadırlar. Kendi talepleri ile Kürtlerin taleplerini eşdeğer gördükleri için olsa gerek hiçbir vaatleri bulunmuyor. Tepki toplasa bile bu açıklık gerçekte iyidir, çünkü, Kürtlerin (gerçekçi olabilirlerse) beklentiye girmemelerini sağlar. 

       Bu süreçte ortak bir hedef belirlenmediği için sonuca nasıl gidileceği, nasıl her tarafın tabanını ikna edeceği belirsizliğini koruyor. Türk toplumsallığı yok ortada. Gelenekselleşmiş bir kaç kelimeden öteye sorunu tarif edecek düzeyde bile bir bilgi ve fikre sahip değiller. Kendilerine empoze edilenden öteye konuşamıyorlar. Devlet aygıtı ise bu konuda çağdaş insani değer ve hakları kabul etmek bir yana, sorunu karşılıklı çözmek yerine kendi çözümünü dayatmayı istiyor. Özellikle Orta Doğu haritası değişirken kendi haritasının sabit kalmasını istiyor. Kurdistan’ın üç parçası sömürge zincirlerini kırarken, kendisi o zincirin son halkasını sıkı sıkıya tutmak istiyor. Şair cevap vermiş yıllar önceden: “Heraklit! Heraklit! Akar suya kabil mi vurmak kilit?” 

      Bir senede elle tutulur bir adım atmadılar. Engellenen tahliyeler, tutsaklar, kayyımlar, işgal alanları, ana dil hakkı, öz yönetim anlayışı diye uzayıp giden listede çözülen bir tek konu yok, olmayacak da. Erdoğan-Bahçeli şimdilik dile getirmeseler bile hedeflerini başkalarına söylettiriyorlar: yeni anayasa, erken seçim ve artık seçimle yıkılması mümkün olmayan, sadece halk hareketinin baskısıyla devrilecek olan D-AKP (Devlet-AKP). Bu noktada, muhalefetmiş gibi davranmasına rağmen yine ekonomik-politik baskılardan bıkmış olan toplumsal yığınları çekebilen kurucu partinin mitingleri ders alınması gereken mitinglerdir. D-AKP bu kitleselliği parçalamak adına CHP’ye yönelik attığı adımların göğüslenmediğini görünce hiç kuşkusuz daha ağır bir şekilde yönelecektir. Yıllardır Erdoğan’ın dile getirdiği “yerli ve milli muhalefet” isteği Kürtler ve devrimci yapılar hariç gerçekleşmek üzere. Ancak şunu da kabul etmek gerekir; gerçek muhalefet olan/olması gereken Kürtler ve devrimci yapılar günlük saldırıları savuşturmaktan başka daha geniş ve kitlesel politika üretemiyorlar.

Oysa devrimci mücadele sadece saldırıları göğüslemek değil, aynı zamanda umutsuz kitlelere kurtuluşun yolunu gösterebilmek ve düşmana saldırabilmektir. Örneğin DEM Parti’ye atanan kayyımlar unutuldu, gitti. Ya zindanlara hapsedilen seçilmiş yöneticiler ve üyeler? Daha da uzatabiliriz soruları; ekonomik baskıların ağırlığı altında ezilen kitlelere çıkış yolu olarak ne öneriliyor? Parti programlarının güzelliği hayatla sınanmadıktan sonra ne anlam ifade edebilir ki. Başka bir deyişle: Maddi yığınlar tarafından desteklenmeyen düşünceler güçsüzdürler.  Sadece “Kürt sorunu çözülsün, barış ve demokratik toplum olsun” demek bir talebin ilk adımıdır ancak gerçekleşmesi için o toplumun sorunlarına da çare bulabilmek gerekiyor. Belirleyiciliği tartışılmaz olan ekonomik politikalar üzerine çözüm adına söylenenler kitlelerde bir umut yaratamıyor. AKP-MHP iktidarının “geçiş süreci” adını verdiği bu sürece ilişkin Kürt tarafından itiraz gelmedi, “Barış ve Demokratik Toplum” olarak tek taraflı kullanıldığı, ortak bir anlayış olmadığı her iki taraftan da dolaylı olarak kabul edilmiş oldu.

Süreç ilerledikçe görülüyor ki iktidar tarafı çözümden daha çok son bir seçimle iktidarını artık seçimsiz olmak üzere kalıcı hale getirmek, bunun için de anayasal değişikliklere ulaşacak veya referanduma gidebilecek sayıyı bulabilmek dışında bir şey düşünmüyor. Toplumsal desteğini yitiren, mahkemeleri de kendi kolluk kuvveti olarak görüp kullanan, her itirazı baskıyla veya hapishaneyle susturmaya çalışan bir iktidarın Kürt sorununu çözeceğini düşünüyorsak, bu düşünceyi derinleştirmek zorundayız.

Örneğin Rojava’ya ilişkin bakış açısı nedir, işgal ettiği bölgelerden çıkacak mıdır, kayyım atamaları geri alınacak mıdır, ana dil eğitimi ve öz yönetim sağlanacak mıdır? Bunlara ilişkin her defasında kesin bir yalanlama ve reddetme gündeme geliyor. Kürt tarafından da aksi söylenmiyor. Fırsat bulduğu anda Rojava’ya saldıracağı kesin olan devletin olası bir planı olarak gerçekleştirmek istediği; İsrail veya Rojava ile üst düzey bir gerginlik çıkararak olağanüstü hal veya sıkıyönetim ilan etmek, buna dayanarak seçimler ve demokratik hakları askıya alarak devam etmektir. Ne ölçüde gerçekleşebilir, bunu zaman gösterecektir. Sayın Öcalan ile görüşmeler bir süre sonra bir sonuca ulaşmak zorundadır. Zamana yayılan bir çözüm trafiği konuyu çözümsüzlüğe mahkum etmek demektir. Sayın Öcalan tarafından aylar önce yapılan açıklamada da son derece hızlı hareket edileceği söylenmiştir. 

      Bir yanda Orta Doğu’da değişecek sınırlar ve her alanda yıldızı parlayan Kürtler, diğer yanda ise çürümüş toplumsal yapıların döküldüğü devletler ve bu dökülmeye aday Türk devleti. 

İlginizi Çekebilir

Behice Feride Demir: Bir Kumaş Fantomu 
Pirtûk:Nîşandayîna Jiyana Gelê Kurd di Nava Edebiyata Ermenî ya Sovyetê de derket

Öne Çıkanlar