Hayat canlı bir organizma gibi sürekli kendini yeniler. Bireyler bu yenilenmeyi kısmen gecikmeli gerçekleştirirler. Bireylerin bazen bir karar alması, pratiğe dökmesi uzun zaman yayılır. Bazen de sadece teorik düzeyde kalır, gerçekleşmesi çok daha uzun zamana ve koşullara ihtiyaç duyar. Bu, genel anlamda toplumsal yapıları ve politik alanı da etkiler. Yüzyıllar boyunca durgun akan bir nehir gibi ağır ağır ilerleyen hayat birdenbire dizginlerinden boşalmış at gibi dolu dizgin koşarak yüzyıllara sığmayan değişimi yıllara, hatta günlere indirir.
Orta Doğu, işte böyle bir değişimin içinde koşmaya başladı. Yüzyılların birikimi patladı ve elbette bu aşağıdan yukarıya bir halk hareketi olarak değil, kapitalist üretim ilişkilerinin yeni pazarlar yaratmak adına giriştikleri bir planlamanın halkların hayatına ne derece etki edeceğini gösteren bir patlamaydı bu. Henüz sona gelmedik, belki ilk adımı kapitalistler attı, belki birçok şeyi planlayarak hareket ediyorlar. Ülkelerin yöneticileri satın alınıyor olabilir, hayatımızın üzerine kabus gibi çöküyor olabilirler ama geçmişten bugüne belirleyici olan ezilenlerin kendi kaderlerine sahip çıkacağı günlerin de mutlaka geleceği ve hayatı değiştireceğidir.
Suriye sayfası henüz kapanmadığı için İran’a doğru süren yolculuk ve devam eden savaş bir mola vermek zorunda kaldı. Çünkü Suriye’de nasıl bir yönetim oluşturulacağı netleşmedi. Şimdilik iktidarı elinde tutuyor izlenimi veren Colani aslında ortaklık içeren bir iktidarın görünürdeki güçsüz yöneticisi pozisyonunda duruyor. Türkiye, İran, Abd, i̇srail, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin topluca yönetmeye çalıştığı bir ülke doğal olarak bu hale geldi. Çıkarların çatıştığı bir alanda bunca yüksek sesin, uyumlu bir orkestra gibi olması mümkün değil zaten. Ancak solo sesleri duyabiliriz. Değil bir insanin ölümü, binlercesinin öldürülmesinin bile bunlar açısından bir önemi yok. Kapitalizmin değişmez yasası; kazanmak, daha fazla kazanmak üzerine kurulu olduğu için bu kazanmanın bedelinin halklar tarafından ödeneceğinin onlar açısından bir önemi yok. Kasalar ve banka hesapları şişkinleşsin de, gerisi önemli değil. Insan ölümleri sadece bir istatistiki rakamdan öteye değil.
“Arka Bahçe” deyimi güçlü devletlerin başka devletler veya bölgeler üzerindeki etkisini göstermek açısından politik literatürde yer alan deyimlerden biri oldu. Örneğin Türk devleti ABD’nin bir arka bahçesidir. Bunu resmi olarak kabul etmeseler bile arka planda böyle olduğu herkes tarafından biliniyor. Orta Doğu kapitalist devletler tarafından bir arka bahçe haline getirilmişti, şimdilerde yaşananlar bu arka bahçenin düzenlenmesine dair eylemliliklerdir. Kim, ne kadar alana ve düzenlemeye sahip olacak sorusunun cevabı verilmeye çalışılıyor. Bir “arka bahçeye” sahip olabilmek için siyasi ve askeri güce sahip olmak gerekir. Bunun dışında iç politikada başta ekonomik olmak üzere, siyasi alanı da kapsayan bir istikrar gereklidir.
Türk devleti “Yeni Osmanlıcılık” hayaliyle başladığı Misak-i Milli hevesini de Kemalistlerin Musul-Kerkük hayalinden ödünç alarak yürüttüğü politikada her ne kadar islamcı görünse bile temelde kuruluş ilkelerinin doğrultusunda bölgenin konjonktürel durumundan yararlanarak adım adım hedefine yürümeye çalışıyor. Dikkate almadığı, hesaplayamadığı ama ileride büyük bir bedel ödeyeceği bir gerçeklikle yüzleştiğinde ne yaptığını ancak anlayacağı bir durum var. Orta Doğu’da savaş yürüten devletler bu adımları bir sabah Hamas saldırdı diye karşılık babından bir iki kurşun sıkmıyorlar. On yıllar öncesine dayanan hedefler doğrultusunda hareket ediyorlar. Türk devletinin Suriye’de karışıklık çıkarıp orayı yöneteceğini sanması, bunu da, günümüzde karşılığı sadece barbarlık olarak tanımlanan, bırakalım devlet yönetmeyi bir mahalle bile yönetmekten aciz bir kaç çete örgütleyip onların eliyle yaptığını sanması, o karışıklığın kendisine de gelmesinin davetiyesidir, başka bir şey değil.
Komedi senaryosu olarak ödül alamayacak bir politik belirleme var karşımızda. Erdoğan İsrail’in Türkiye’ye saldıracağını bunu engellemek için de Kürtlerle barış yapmak gerektiğini dile getiriyor. Ancak bu politika genişleyerek Güney Kurdistan’ı da kapsayan bir “hamilik hareketine” dönüştü. Rojava yönetiminin de kendini işlevsiz bırakarak Colani yönetimine katılmasını istiyor. İçeriği boşaltılmış ama görünürde isme sahip bir yönetim istiyor. Kurdistan’ın kuzeyinde barışıp, diğer bölgelerinde savaşmayı hüner sanan bir devlet politikasıyla karşı karşıyayız. Elbette “hamilik’ sadece kendi istegi ve hevesi değildir.
Orta Doğu’da kendisine biçilen rol, bir anlamda Kürtleri de kapsayan bir “mahalle kabadayısı” rolüdür. Bu plan ilk anda Kürtler açısından tepki çeken ve kabul edilemez bir politik adımdır. Bin yıldır kurtulamadığımız ve ezeli düşmanlıktan başka bir şey bilmeyen bir devletin Kürtlerin haklarını tanıyıp koruyacağını düşünmek hayal dünyasında yaşamaktır. Ancak uzun vadede bu durumun kalıcı olması mümkün değildir. İstenildigi kadar “Türkiye Kürtlerle barışınca büyüyecek” denilsin, bunun maddi karşılığı yoktur. Bu tanımlama sorunludur, çünkü emperyal hedeflere hizmet eder. Türkiye’nin büyümesi başka yerlerin işgal edilerek sömürgeleştirilmesi demektir. Daha da önemlisi Kürtlerin böyle bir hedefinin olmaması gerekir.
Kuruluşundan itibaren kapitalist devletlerin arka bahçesi olmaktan öteye gidemeyen bir devletin kendisine bir arka bahçe yaratması mümkün değildir. Rojava bütün Kürtlerin en güzide bahçesiyken Kürtlerin bunu sömürgeci bir devlete sunacağını sanmak bir hayaldir. Suriye’yi kendilerine arka bahçe yapmaya ve bunda da başarılı olmaya niyetli olanlar olabilir ancak Rojava hariç. Çünküh içbir devlet kanla sulanan bir bahçeye sahip olamaz, o kan onları boğar.










