Politika hayatımızın her alanına ve her anına ağırlığını koyuyor. Bu nedenle tanımı yapılırken hepimiz durduğumuz yerden bir tanım geliştiriyoruz. Ancak (belki de) genel olarak üzerinde anlaşabileceğimiz bir şekilde tanım olarak; kitlelerin yaşamlarının daha adil, daha eşit ve daha iyi bir hale getirilmesinin yol ve yöntemleri olarak kabul edebiliriz. Ancak “kitleler” tanımını yaparken de bir bütünden değil, çıkarları gereği iki sınıfa ayrılmış olan kitlelerden bahsetmek gerekir. Ezilen ve ezen veya felsefi olarak proletarya ve burjuvazi diye tanımlanarak ikiye ayrılan kitlelerin varlığını dikkate almalıyız. Bunun sınıfsal ve ulusal bağlamdaki yerlerini de unutmamak gerekir. temel olarak bütün politik pratikler bu nedenle iki ayrı kampa doğru giden yol ayrımlarıdır ve yine bu nedenle her politik teori veya pratik, proletarya ve burjuvazi sınıfının çıkarları doğrultusunda şekillenir.
Henüz toplumsal yapılar iki ayrı sınıfın kavgasına özne olacak şekilde kesin çizgilerle ayrılmadı. Ezilenler henüz “zincirlerini” tam olarak kaybetmediler. Bu nedenle temelinde sınıf kavgası olsa bile içinde sınıfsal özelliği de barındıran savaşlar da sürüyor. Gündemdeki ağırlığını koruyan sorunlardan biri de ulusal sorunu barındıran savaşlardır. Tıpkı sınıfsal sorunlar gibi ulusal sorunlar da kendi içinde bir çelişkiyi barındırıyor. Ne kadar çözüm niyeti taşınırsa taşınsın bir “ayrılık”, bir “rücu” olmadan bulunan çözümler, hep geleceğe ertelenen çözümler olarak duruyor. Öyleyse diyebiliriz ki tıpkı sınıfsal sorunlar gibi ulusal sorunlar da uzlaşmaz çelişkiyi barındıran sorunlar olarak tanımlanabilirler. Günümüzde bu temelde uzlaşı taşıyan ulusal sorun çözümlerinin kendi içinde mayalanmaya devam ederek, ileride ayrılığı dayatacağını unutmamak gerekir. Çünkü geçmişin zalimi hesap vermeden mazlumla eşitlenmiyor ve kitleler kendi hayatlarını özgürce yaşamadan çözüm gerçekleşmiyor.
Kurdistan sorunu herkesin bilebileceği gibi dört sömürgeci devleti de aşarak uluslararası bir niteliktedir. Bu nedenle çözüme yönelik politikalar oluştururken bu gerçekliği de unutmamak gerekir. En büyük parçayı hakimiyeti altında tutan Türk devletinin bu özelliğinden kaynaklanan ekonomik gücünün ağırlığını savaş bütçesine ayırdığını ve siyasi olarak da yasalarını bu temelde faşizan bir nitelikte çıkardığını kendileri de inkar edemezler. “Şark Islahat Planı” devam ediyor ama güncellenerek devam ediyor. Sadece Kürtler için hazırlanan plan dönüp kendilerini de vurdu. O günden bugüne iktidarlar yasama ve yürütmenin gücüyle istedikleri herkesi susturup, dileklerine göre bir muhalefet yaratmanın zevkine erdiler. Örneğin “terör örgütüyle iltisaklı, terör örgütüne üye olmasa bile açıklama veya eylemlerinin terör örgütünün hedeflerine uygun olduğu” gibi maddeler bir kılıç gibi ellerinde duruyor. Eşyanın tabiatına uygun olarak en yakınlarına bile kullanmaktan çekinmeyeceklerdir. Bu aralar içeri atılan iktidar yakınlarına bakarsak daha da anlaşılır olabilir. Ekonomik olarak teknolojinin gelişmesiyle birlikte devasa rakamlara ulaşan bir silah sanayii var. Bu silahlara ihtiyaç olduğuna dair kitlelerde bir inanç yaratıp onları yoksulluğa mahkum etmenin bir zararı da yok. Alınan her merminin boğazlarından çalınan bir lokma olduğunun farkına varamayacak ve yoksulluğun nedeninin araştırmayacak kadar küçük bir dünyada yaşıyorlar.
Bir yarımadaya benzeyen Türk devlet sınırlarına bakınca (eğer sınır güvenliğini düşünüyor olsaydılar) doğal olarak deniz gücüne önem vermeliydiler. Ama deniz gücüne göre çok daha fazla bir kara ordusuna sahip. Sayısal olarak da çoğunluğa sahip olanı Kurdistan’da bulunuyor. Bu durum bile kuruluşundan itibaren niyet ifadesidir. Tehlike denilince Kürtleri anlıyorlar. Türk devletinin Kürtlere açtığı savaşın maliyeti kabaca 2-3 trilyon dolar olarak yazılıyor. Bu rakam her geçen gün daha da artıyor, artacak da. Çünkü savaşı bitirmeye niyetleri yok. Böylesine ağır bir tablo doğal olarak kitlelerin yoksullaşmasına ve yoksulluğa bağlı olarak da çürümesine yol açmakta gecikmedi.
Kitleler yoksulluğun pençesinde kıvranırken kendilerine çıkış yolunu pratik olarak öneren bir “öncü” eksikliği var. Içinde “proletarya, adalet veya halkların kardeşliği” yazan programların olduğu partiler görülüyor ki “öncü” rolünü yeteri kadar gerçekleştiremiyorlar. Kitlelerle bir bağ kuramıyorlar. Örneğin Kürt ve sol siyasal partileri yoksulluğun savaştan ve sömürüden kaynaklandığını ifade ediyorlar, bu savaşın bitmesiyle her iki halkın refah döneminin başlayacağını belirtiyorlar ama bunun pratik adımlarının ne olduğunu ifade etmiyorlar. Kitleler nasıl refaha ulaşacak? Hangi iş kolları açılacak, asgari ücret ne kadar olacak, çalışma saatleri düzenlemesi, emeklilik yaşı vb sorular cevabının bilinmesi gereken sorulardır. Kitleler somut değerler üzerinden hareket ederler. Örneğin Erdoğan’ın “2023 yılında uçağımız olacak” dediğinde, bu; o an için somut bir bilgidir. Kitleleri bağlar.
CHP’nin mitingleri doluyor. Gerekçesi farklı olabilir ama oraya gidenler geleceğe dair bir umut arıyorlar. Değişimin olacağı ve hayatlarının daha iyi olacağını düşünüyorlar. Neden bunu ağır bedel ödeyen Kürt siyasal partisi veya sol siyasal partileri sağlayamıyor, neden bizim mitinglerimize katılım düşük oluyor veya bu beklentiye yönelik değer ifade etmiyor? Oysa somut durum ortada: Kurdistan ve Türkiye’de ekonomik hayat yaşanmaz bir noktaya geldi. Siyasal olarak zaten çoktan gelmişti. Kitleler kendilerine öncülük edecek, kurtuluş umudu verecek bir öncü örgütlülüğe ihtiyaç duyuyorlar. Erken seçim konusu dile getirilmiyor, çünkü her partinin dönemden beklentisi farklı. Ancak halk seçimle kurtulacağını düşünüyor. Belki de partilerin kitlelerle bağının zayıflamasının nedenlerinden biri de bu olabilir. Halkın beklentisiyle, kitlelerin beklentisi farklı noktalarda beliriyor. Somut tespit; kitlelere sunulan tek şey teorinin gizemli umudu. Pratik adımdan yoksun partiler bu nedenle taban kaybediyorlar.
“Erdoğan seçimle gider mi, demokratik bir sistemi kabul eder mi?” sorusu ayrı bir yazı konusudur. Ancak bunca suçun hesabının sorulacağının bilinciyle hareket edeceğini düşünmek daha gerçekçidir.
Gelinen nokta Türk toplumunun çürümesinin genişlediğini gösteriyor. Çürümenin kokusu Kurdistan’a da ulaştı, tedbir alınmazsa çürümenin gelmesi de kaçınılmazdır.











