Değişimin sürekliliğin reddedilmesinin mümkün olmadığının ve (bazen gizli de olsa) kabul edildiği bir çağdayız. Ancak bu gerçekliği kabul etmek yine de kolay değil. Halklar veya bireyler ödedikleri onca bedele rağmen tekrarın ısrarına dayalı düşüncelerini sürdürüyor ve değişimin karşısına adeta çelikten bir zırhla donanarak çıkıyorlar. Sanki lanetlenmiş bir coğrafyanın esiriyiz. Hepimiz birer Prometheus olarak ömrümüzü tamamlamaya çalışıyoruz. Sadece sağ-muhafazakar değil, değişimi i̇deolojik bir tutum olarak savunan sol-sosyalist yapıların çoğunluğu da savundukları maddi temele ters bir tutum takınıyorlar. Değişmez bir düşman, değişmez bir savunma hattı ve değişmez bir düşünce üzerinden kurgulanan hayatın değişiminin değişmezliğini sağlamaya çalışarak sürdürüyorlar.
Değişimi ihanetle eşdeğer tutuyoruz. i̇deolojik duruşu ve ilkeleri koruyup ama günün koşullarına uygun hareket edilmesini kabul etmekte zorlanıyoruz. Bir başka pencereden baktığımızda da ilkelerin ayaklar altında ezildiğini, oportünizmin dalga dalga saldırdığı devrimci mevzilerde sarsıntı yarattığını, yenilginin zaferle süslenildiği bir hayatı görüyoruz. Söz gelimi Rojava’nın sosyal ve siyasal koşulları gereği attığı politik adımları ‘devrimci olmayan bir tavır’ olarak görenler Lenin’in İngiltere ve Türk devleti ile imzaladığı anlaşmalar için “devrimin anavatanının ayakta kalması için atılmak zorunluluğu gereken taktiksel adımlar” ifadesini kullanıyorlar.
Hayat akıp gidiyor, her şey değişmek zorunda. Taş bile aynı kalamıyor. Ama içinde bulunduğumuz koşullara baktığımızda sadece Türk devletinin değişime direndiğini, ayak uyduramadığını görüyoruz. Devlet istiyor ki her şey kuruluş yıllarına dönsün ve M. E. Bozkurt’un Ödemiş Yaylası’ndaki konuşmasının kendilerine verdiği huzur ve sükun! ortamının etkisiyle kalsın. Öylesine bir baskı altına almışlar ki toplumsallığı; anayasadan başlayarak en ücra birime kadar yasal her şeyi Türklük ibaresi ile doldurmuşlar: “Türk Barolar Birliği, Türk Eczacılar Birliği, Türk Tabipleri Birliği…” Yıllarca böyle gitti. “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı, bunu durdurmak gerekiyor” diyen M. Tağmaç’ın yanına sıralanıp “biz ortanın soluyuz” diyen I. İnönü’yü, ardından da B. Ecevit’i sosyal demokrat diye kitlelere dayattılar. Kitlelere “sol” diye yutturulan bu isim ve politik anlayışların temelinde cumhuriyetin ilkelerinin devamlılığı sağlanıyordu. Bu gelenek halen sürüp gidiyor.
Mahir, Deniz ve İbolarla başlayan ve keskinleşen mücadele sınıf çizgisinin ne denli sert ve nasıl olması gerektiğini gösterdi. Kurdistan cephesinden ise Dr. Şivan’ın, içinde Türk devletinin parmağının da olduğu bir komployla katledilmesinden sonra içine girdiği sessizlik Kurdistan Özgürlük Hareketi’nin 84 atılımıyla dağıldı. İleride bilimsel temelde sosyolojik araştırmaların daha geniş bir bakış açısıyla ele alınacağı bir sürecin başlangıcıydı bu. Dünyanın en geniş, en büyük ve uzun sureli gerilla mücadelesinin günümüzde de süren örgütlülüğü; gündemi belirlemeye devam ediyor.
“İlelebet payidar kalacak” olan Türk devleti artık sınıra geldi. Bir şekilde değişmek zorunda, aksi takdirde büyük bir sarsıntıyla yıkılacak. Bölge ulkeleri de “ilelebet payidar kalacaklarını” sanan liderler ve ülkelerle doluydu. Şimdi isimleri bile unutulmak üzere. O eski görkemin ve kitlelerin desteğinin yerinde yeller esiyor.
Yeni dönem her iki tarafın farklılık içeren anlayışına göre ilerliyor. Bir noktaya geldiği düşünülen süreç halen belirsiz. Türk tarafı halen “terörsüz Türkiye” ve “Türkiye’nin geleceğinin” kurtuluşu olarak algılıyor, hiçbir talebi kabul etmeyeceğini ilan ediyor. Kapalı kapılar ardında neler konuşulup, nelerin üzerinde anlaşıldı henüz bilmiyoruz ama bir anlaşma olmadan adım atılmayacağını biliyoruz. Devlet yeni döneme uymadan eskinin koşullarıyla yaşamak istiyor, Kürtler de bu gerçeği görmezden gelerek ilerlemeye çalışıyor. Ama bu koşullarda nasıl ilerleyecek? Sürekli hakaret içeren, görmezden gelen, saygısız bir dille ilerleyen bir süreç nasıl anlaşmalı bir sona ulaşacak? Bizi tanımayan, haklarımızı iade etmeyi bile dile getirmeyen bir devlet ile yapılacak anlaşmayı kim, nasıl yapacak?
Sayın Öcalan yeni donemin Kürt-Türk birliği ekseninde ve değişen Orta Doğu koşullarında iki halkın eşit temelde temsiliyetinin kurulması olarak okunması gerektiğini, silahlı mücadele döneminin bittiğinin kabul edilmesinin her iki taraf için de yararlı olacağını stratejik olarak belirledi. Buna uygun olarak da PKK feshedildi, silahlı mücadele sonlandırıldı ve gerillalar kuzeyden çıktı. Peki Türk devleti bunu nasıl okudu ve ne yaptı? Bir zafer ilan etti hepsi bu. Sorunun kaynağının sömürgecilikten kaynaklandığını kabul etmeyip “terör” boyutuna indirgedi, gasbettiği hakları iade etmedi, itiraz edenleri bir ömürlük tutsaklığa mahkum etti. Şimdi tek beklentisi direnişçilerin “onursuzluğu” seçmesi ve gereğini yapması. Çünkü hayatı algılama biçimleri bu. İnsanlık, onur, adalet denilince bir şey anlamıyorlar. Tek ilgilendikleri kasalarının dolması ve herkese, her şeye düşman olmanın verdiği rahatlık. Önce saygı duymaları sonra da dillerini değiştirmeleri gerekirdi, ısrarcı olunmadı. Unutmamak gerekir ki içinde onursuzluk olan bir barışı kabul etmek, ağır bir yük olarak vicdana yazılır. Zaten onun adı da barış olmaz.
Yeni döneme geçişin ilk koşullarından biri de geçmişin hesaplaşmasını yapabilmektir. Bunu talep eden sayın Öcalan oldu ama karşılık bulmadı. İşlenen suçların tarafsız bir komisyon tarafından tespit edilmesi, o güne kadar esirgenen bütün hakların iade edilmesi, tutsakların bırakılması diye başlayan liste eksiksiz tamamlanmalıdır. Peki bunların hangisi yapıldı, hiç biri. Sürekli istek yükseltiyorlar. Kürtler açısından anlaşmanın temel noktaları bellidir; ana dilde eğitim, öz yönetim, işgal bölgelerinden çıkılması, tutsakların özgürlüğünün sağlanması ve gerekli anayasal düzenlemelerin yapılması.
Yeni dönem yeni koşullarla karşılanmalı. Herkes kendini o koşullara göre değiştirip dönüştürmeli. Bunu başarabilen ayakta kalacak, başaramayan kendi kazdığı kuyunun içinde çürümeye terk edilecek. Türk devleti içinde olduğu kuyuda konjonktürel koşulları kullanarak günümüze kadar geldi. Değişmezse eğer, bundan sonra gideceği tek yer var; kuyudan Kürtlerin yardımıyla çıkıp tarihin çöp sepetine girmek…









